96/Alak, 1-5; Kavram, 208
· Kırâat/Okuma; Anlam ve Mâhiyeti
· Yazma
· Alfabe;
Yazının Temel İşaretleri
· Okuma-Yazma
Kavramıyla İlgili Diğer Yakın Kavramlar
· Namazda
Okumak; Kıraat
· Kur’an’ı
Okumak (ve Ona Tâbi Olmak); Tilâvet
· Tertîl
· Kur’an’ı Nasıl
Okumalı, Nasıl Anlamalıyız?
· Kur’ân-ı Kerim’de Okuma, Yazma ve İlim
· Hadis-i Şeriflerde Okuma, Yazma ve İlim
· Kalem
· Kitab
· Bilgisizlik Olarak Cehâlet (Cehl)
· Günümüz İnsanı ve Okuma
بِسْمِ
اللهِ
الرَّحْمنِ
الرَّحيم
اقْرَأْ
بِاسْمِ
رَبِّكَ
الَّذِي
خَلَقَ
خَلَقَ الْإِنسَانَ
مِنْ عَلَقٍ
اقْرَأْ وَرَبُّكَ
الْأَكْرَمُ
الَّذِي
عَلَّمَ
بِالْقَلَمِ عَلَّمَ
الْإِنسَانَ
مَا لَمْ
يَعْلَمْ
“Yaratan Rabbinin adıyla (besmele
ile) oku!
O, insanı bir alaktan yarattı.
Oku (ve öğren)! Rabbin ekremdir/en
cömerttir.
O, kalemle (yazmayı) öğretendir.
İnsana bilmediklerini öğretendir.” (96/Alâk, 1-5)
Okuma: Yazılı bir metnin harflerini tanıyarak ne yazıldığını
anlamak, kıraat etmek, tilâvet etmek; yazılı bir metnin muhtevâsını kavramak ve
öğrenmek demektir. Okumanın hayatımızdaki yerini ve önemini bilmeyen yoktur.
Ama, günümüzde ekonomik problemler, kapitalist düzenin çalışma şartları,
televizyon, bilgisayar gibi teknolojik ve eğlenceye dayalı araçlar, boş vakitlerin
okuyarak değerlendirilmesine engel olmaktadır. Okumayı bilmek yetmemekte,
okumaktan zevk almamız da gerekmektedir. Gerekli gördüğümüz yerleri not alarak,
tartıp tartışarak, düşünüp üreterek tekrarlayıp yankılaştırarak, benimseyip
sindirerek, genişletip tazeleyerek, gözleyip örnekleştirerek, hayatta nasıl bir
yer aldığını ve nasıl uygulanacağını değerlendirerek okumalıyız. Açlık yemekle
giderildiği gibi, bilgisizlik de okumakla giderilir. Okumak bir gâye değil, bir
araçtır. Niçin okuduğumuzu, okuduktan sonra bizde nasıl değişiklik olması
gerektiğini değerlendirmemiz gerekir. Bir kitabı okuduktan sonra, eskisinden
daha akıllı, daha şuurlu hareket edebilmeliyiz.
Okuma eylemi, çok kapsamlı ve oldukça
karmaşık bir eylemdir. İstenilen sonucu elde edebilmek için göz ve beyin
arasında dikkatli bir işbirliği gerekir. Yani sayfada yazılı olan harflerin
anlattığı fikirlerin tamamen kavranması şarttır. Aynı zaman okuma amaçlarımız
da farklılık gösterir. Değişik okuma tekniklerine ve hızlı okumaya âşina olmak çok
önemlidir. İlgili yazının uzunluğu, zorluğu ve konusuna göre doğru tekniğin
seçilmesi gerekmektedir. Okumada kullanılan başlıca üç teknik; taramak, gözden
geçirmek ve detaylı okumadır. İyi okumak, anlayarak okumak demektir. Okurken
bütün akıl, bilgi birikimi ve hayal gücü harekete geçirilmelidir. Gözlerin
kelimeler üzerinde dolaşması yetmez. Durulması ve düşünülmesi gereken yerler
vardır. Altı çizilmesi, notlar alınması gereken yerler bulunabilir. Bütün
benliği vererek açık bir zihinle okumanın gereği, fikir veren ciddi kitaplarda
daha fazla ortaya çıkar.
Kitap, size istediğiniz zaman ders
vermeye hazır bir öğretmendir. Büyük insanlarla oturup sohbet etmenin, onlarla
konuşmanın yolu “okumak”tır. Bir kitabı dikkatle okumak, onun yazarıyla
saatlerce sohbet etmek demektir. Kitaplar, insanlar, ülkeler ve asırlar
arasında bilgi alışverişini sağlayan araçlardır. Değerli kitaplar, insana
düşünmeyi de öğretir. Okumak, anlama yeteneğini geliştirir, duyguları
güzelleştirir, sezgi gücünü arttırır, olayları ve insanları anlamakta,
problemleri çözmede yol gösterir. Mesleğinde, bulunduğu konumda yükselmek,
başarılı olmak isteyenlerin yapması gereken en önemli işlerden biri okumak
olmalıdır.
Sadece kitap değildir okunması gereken.
İnsan, tüm eşyayı, tüm varlığı, tüm olayları, hayatı ve öteki hayatı,
duyguları, her şeyi okumalı, okuyabilmelidir. Eşyanın dilinden anlayacak
şekilde, yabancı ve yerli dile sahip olmalıdır. “Oku!” emrinin yöneldiği şey,
tek bir şey değildir. Ama, okunacakların içinde kitap, kitapların içinde de “O
Kitab” baş sırayı alır.
Okumayı tavsiye ederken,
Peygamberimiz’in “faydasız bilgiden Allah’a sığındığını” unutmayalım. Mideyi
nasıl zararlı gıdalarla doldurmak zararlı ise, zihnin gıdası olan kitaplar için
de aynı durum sözkonusudur. Beynin ve gönlün hastalanması, midenin
hastalığından elbette çok daha kötüdür. Hazmedilmeyen gıdalar nasıl
hastalıklara sebep oluyorsa, özümsenip hazmedilmeyen kitaplar ve okuma da
kafanın ve gönlün hastalanmasına sebep olabilir. Bilgi, sindirildiği zaman
hayata dönüşür. Bir kısmı düşünceyi,bir kısmı duyguyu, bir kısmı da eylemi
besler. Beslemeyen bilgi, kendisinden Allah’a sığınılması gereken faydasız
bilgidir. Gıda zehirlenmesi gibi bilgi zehirlenmesi de olabilir. Bilgiyi ölçme
ve değerlendirmenin, bilgiyi elde etmek kadar, belki daha fazla önemi olduğunu
unutmamalıyız. Elimize geçen her kitabı okumak, bazen ciddi zararlara sebep
olabilir. Her kitabı değil, bizim için faydalı olacağına inandığımız güzel
kitapları seçerek okumalıyız. Faydalıdan ziyade, en faydalı olanları seçmek ya
da güvenilen bir büyüğün tavsiye ettiği kitaplardan, program dâhilinde okumak
en güzelidir.
Okumak, sadece boş zaman işi değildir.
Okumayı boş zaman işi kabul edenler, onu çekirdek çitlemek, pul koleksiyonu
yapmak türünden çok basit görmüş ve teferruat saymış olurlar. Okuma dürtüsü,
bilgi ve hikmet sevgisinden kaynaklanmalıdır. O zaman okumak, bir zahmet değil;
bir lezzet halini alacaktır. Bu zevki tadan biri, okumayınca rahatsız olur,
sanki bir tarafının eksildiğini hisseder. Kitaplar sadece bilgiyi öğretmezler,
aynı zamanda hayatı da öğretirler.
Elektronik ve dijital yazıların, çağdaş
insanı olanca kuşatmasına reğmen, kitabın önemi devam edecektir. Kitaplar,
bilginin en sâdık taşıyıcıları olmayı sürdürecektir. Kitaba alternatif olarak
çıkartılan bilgi taşıma araçlarının hayli baştan çıkarıcı câzibesi bile kitabı
tahtından etmeyi başaramamıştır. Her alanda ve her şeyde olduğu gibi, doğruyu,
iyiyi, güzeli kitap konusunda aramak, okurların başta gelen görevidir.
Ciddi kitapları ve özellikle Kur’an’ı
bütün dimağımızı, bütünü ruhumuzu ve şuurumuzu vererek okumalıyız. Okuduklarımız
üzerinde düşünmeli ve hayatımıza daha iyi yön verebilmeliyiz.
Unutmayalım, bütün kitaplar bir Kitab’ı
daha iyi anlamak için olmalı, ya da bütün kitapları bir tarafa koyarak Allah’ın
Kitabı Kur’an’ı, hayata tatbik edip hâkim kılmak için, canlı Kur’an olmak
gâyesiyle okumalıyız.
Kur'an'ın ilk iki sûreye okumanın ve yazmanın
önemini vurgulayarak başladığını biliyoruz (96/Alak, 1-6; 68/Kalem, 1-2). Zaten
okumak anlamına gelen “Kur'an” kelimesinin bu kitaba ad olması bir tesadüf
değildir. Henüz vahyin ve mücâdelenin ilk yıllarında, geceleyin kalkıp Kur'an
okuma ve bunun metodu konusunda özlü bilgiler veren Müzzemmil sûresinin ilk âyetlerinin
uygulamasıyla ilgili olarak aynı sûrenin son âyeti, Rasûlullah (s.a.s.) ile
birlikte bir topluluğun geceleyin Kur'an okuduğunu bizlere haber vermektedir (73/Müzzemmil,
1-8, 20). Bir âyet-i kerimede hem okumak için hem de insanlara okutmak için Kur’an’ın
parça parça indirildiği ifade edilir (17/İsrâ, 106). Bu âyette "insanlara
okuman için" ifadesinden, Rasûlün başkalarına Kur'an öğretmesinin
istendiği açıkça anlaşılmaktadır.
Kur’an’da, okumayı emreden çok sayıda âyet
vardır. Bu âyetlerin uygulanıp hayata geçirilmesi ile ilgili olarak belirtmemiz
gereken bir hususa dikkat çekmek istiyoruz. Mekke'deki mücâdelenin, Rasûlün
önderliğinde bir avuç arkadaşı tarafından gizlice yürütüldüğünü dikkate
alırsak, bu âyetlerin gereği olarak resmî birtakım eğitim kurumları görme
beklentisine girmemiş oluruz. Zira Mekke mücadelesinin tarzı gereği eğitim
kurumları da sivil ve gizli bir özellik arzetmektedir. "Erkam'ın
evi" örneğinde olduğu gibi, bu iş için, daha çok, dikkat çekmeyen
emniyetli yerler seçilmiştir. Yine dönemin hassasiyeti gereği Rasul (s.a.s.),
Mekke'de okuma-yazmaya ağırlık verme yerine daha çok sohbet şeklindeki bir
eğitime önem vermiştir. Zira başka çalışmalara zaman yoktu. Müslümanlar çok
kısa zamanda Kur'an’ı ve mücâdeleyi öğrenmek zorundaydı. Dahası Rasul, göstermelik
şekilciliğe değil, bilakis eğitimin muhtevâsına önem veriyordu. Dolayısıla bu
zor şartlar altında insanların eğitilmesi, bireysel ve sosyal bir değişimin
gerçekleşmesi çok daha önemliydi. Nasıl ve ne şekilde bir eğitim uygulanacağı
ise şartların elverdiği ölçüde insanın inisiyatifine bırakılmıştı. Neticede bu
gibi durumlarda sözlü eğitim, yazılı eğitime oranla zaman kazandırma ve
takibatlarda risk önleme açısından daha müsaitti ve bu sebeple tercih
edilmişti. Yazılı eğitime ve kurumlaşmaya ise Medine döneminde geçilmiştir (Tuncer
Namlı, Ahlâkî Kavramlarda Anlam Arayışı 1, Fecr Y., 176-177).
Rasûl-i Ekrem (s.a.s.)'e Kur'an'dan,
önce 'ikra" âyeti inmiştir. Oysa, daha henüz Rasûl'ün elinde okuyacağı
bir şey yoktu. Öyleyse, Rasûl'e daha ilk başta okuması emredilen neydi? Bu
konuda, birkaç seçeneği belirtmeyi uygun görüyoruz.
1. Bilginler 'Kur'an'ın bir gecede
indirildiğini, 'inzalini' belirten âyetler konusunda ayrılıklara düşmüşlerdir.
Bu noktada, genellikle kabul edilen görüş, Kur'an'dan ilk âyetin Kadir gecesi
indiği, daha doğrusu, Kur'an'ın Kadir gecesi inmeğe başladığı şeklindedir. Bu,
yanlış bir görüş değildir. Çünkü, Kur'an'a dikkatle bakanlar, gerek Kitap,
gerekse Kuran kelimesinin, bütün olarak Kitap ve Kur'an için kullanıldığı gibi,
Kur'an'ın bir bölümü için de kullanıldığını görürler. Şu halde, Kur'an'ın bir
tek kelimesi bile Kur'an'ın bütünü yerine geçmektedir. Kur'an âyetleri,
kelimeleri, hattâ harfleri birbirleriyle iç içe bir örgü halindedir. Bu
bakımdan, bir âyetin, hattâ bir kelimenin tam olarak anlaşılabilmesi için
Kur'an'ın bütünüyle anlaşılması gerekir. Bunu, Yunus Emre bir deyişinde, “dört
kitabın manâsı saklıdır bir 'elifte”, bir diğer deyişinde, “dört kitabın
manâsı Lâilâhe illallah” şeklinde ifade etmekte, aynı zamanda, üzerinde büyük
tartışmalar olan “Lâ ilâhe illâllah
diyen Cennet'e girer” (Sahih-i Müslim, hadis no: 43, 44, 45) hadisini de gâyet
güzel açıklamış olmaktadır. Bu noktada, Hz. Ali'nin de şöyle bir sözü vardır:
“Kur'an hamd sûresinde toplanmıştır, hamd sûresi besmelede toplanmıştır,
besmele başında b harfinde toplanmıştır, b altındaki noktada toplanmıştır, ben
o noktayım.” Sufîler, Kur'an'ın ilk kez toplu halde Peygamber'in kalbine
indirildiğini, sonra da yerine ve zamanına göre parça parça indirildiğini
belirtir ler ki, bu da yaptığımız açıklamalarla aynı anlama gelmektedir. Şu
halde, 'ikra' = Kur'an' diyebiliriz.
2. Peygamber' den okuması istenen kâinat
da olabilir. Gerçekten, kâinat da Allah'ın âyetlerinden oluşmakta, Kur'an da
Allah'ın âyetlerinden oluşmaktadır. Daha önce de belirttiğimiz gibi, Kur'an
Kâinatın durulmuş ve sözle, ya da yazıyla ifade edilmiş biçimidir; insan da
'küçük kâinattır', şu halde insanı da okumak gerekmektedir. Temelde, bu
açıklamayla, yukarıdaki açıklama birbirini tamamlamaktadır.
3. Bu “ikra” emrinden şu çok önemli
gerçeği ortaya çıkarıyoruz: İlk çağlarda insanlar, kutsal metinlerini yazıya
dökmenin, onlara karşı bir saygısızlık olacağına inanırlardı. Bu yüzden, eski
kutsal metinler ağızdan ağıza aktarılırdı. İnsanlar yazmaya başladıktan sonra,
ezberleme ve sözlü aktarım güçleri zayıfladı. Eskiden beri, geleneğin, eğitim
ve öğretimin en etkili aktarım aracı esasen sözlü aktarımdır. Sözlü geleneğin
çok büyük bir toplam oluşturan dizeleri, yüzlerce yıldan beri kuşaktan kuşağa
aktarılmış ve korunmuştur (Martin Lings, Antik İnançlar Modern Hurafeler,
Yeryüzü Y. İst. 1980). Bu gerçeği İslâm da vurgulamış ve bir yandan
Peygamber'in ümmîliği üzerinde dururken, bir yandan da ona “yaz” değil, “oku” emrini vermiştir. Okumak, illâ kitap okumak demek değildir;
okumak öncelikle ezberden okumayı ifade eder. Bu yüzden, Hz, Peygamber'e bir
kitaptan okuması emredilmiyordu; ruhundan, kalbinden okuması emrediliyordu;
çünkü, ortada yazılı bir kitap yoktu okunacak. İslâm'da hadisler de ağızdan
ağza aktarılmış ve ancak 160-150 yıl sonra kâğıda geçirilmiştir. Gerçi İslâm
yazmayı yasaklamaz, teşvik de eder. Fakat, aslolan yazmak değil, okumaktır. Bu
bakımdan, İslâm' da Kur'an'ın belki yazılmasından çok, ezberlenmesi üzerinde durulmuştur.
Ama, ne zaman ki yazı okumanın önüne geçmiş, modern medeniyet hep yazı üzerinde
durmuş, o zaman sözlü aktarım ve kalpten okuma önemini yitirmiş, bilginlerin
pek çoğu 'ilim' değil, Kur'an'ın diliyle, “kitap yüklü eşekler” haline
gelmişlerdir (Ali Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, Beyan Y., 72- 73).
Yazı: İsteklerimizi anlatmak için
kullandığımız sözlerin, birtakım şekiller halinde gösterilmesidir. İnsanların
birbirleriyle iletişim kurmak için kullandıkları, dil denen sistemin belli işaretlerle
belirleyen ikinci bir sisteme yazı diyoruz. Yazı, sözün resimleşmiş
(şekillenmiş, simgelenmiş) biçimidir. Yazı, alfabe denen ve seslerin yerini
tutan işaretlerden oluşur. Yazı, zihnimizde oluşan sözlerin kâğıt üzerine
dökülmüş şeklidir.
Yazının insanlık tarihindeki önemi hayli
büyüktür. Peygamberlerin bir kısmına Kitap verilmiş, bir kısmı da önceki
Peygamber’e gönderilen kitapla hükmetmiştir. Kitaplarda yazı vardır. Ve genel
kabule göre ilk peygamber Hz. Âdem’e de küçük kitap (suhuf) verilmiştir.
Yazma: Harfleri, heceleri veya fikir
anlatan işaretleri yan yana getirip istenilen şeyi anlatan şekiller ortaya
koymaktır. Söz uçar, yazı kalır. Bir atasözünde: “Âlim unutmuş, kalem
unutmamış” denir. Yazıyı boşluğa dağılan sözlerden üstün kılan unsurlardan
biri, insanı geleceğe taşımasıdır. Yeryüzündeki bütün kitapların ve defterlerin
yakılması halinde birçok şeye yeniden başlamak gerekecektir. Dolayısıyla yazı,
geçmişten büyük hazineler devralmamızı ve gelecek nesillere bırakmamızı sağlar.
Güzel yazmak için; iyi düşünmekle beraber, anlatım açık, cümleler kısa,
kelimeler yerli yerinde, cümleler dilbilgisi kurallarına uygun, istenen konunun
düşünceleri kafada iyice yoğrulmuş, gereksiz kelime tekrarlarından arınmış
olmalıdır.
Peygamberimiz Zamanında Yazı ve Yazılı
Eğitim: Mekke'de yazılı bir eğitime ağırlık verilmemiş; daha çok okuma, teşvik
edilmişti. Medine artık müslümanların özgür vatanı idi, yetki ellerine geçmiş
ve devlet olmuşlardı. Nasıl ibâdetlerini evde yerine getirme zorunluluğundan
kurtulup mescid edinmiş ve orada cemaat olarak açıktan ibâdet etme hürriyeti
elde etmişlerse, eğitimi ve öğretimi de mescidde açıktan icra edecek hale
gelmiş ve kurumlaşmışlardı. Daha Medine'nin ilk iki yılında, gelmiş olan Bakara
sûresinde, alış verişte yazışma ve kâtiplerden bahsediliyor, iş akitlerinin
yazılması emrediliyor (2/Bakara, 282-283; 24/Nûr, 33). Tıpkı gayr-i müsiimlerle
yapılan sözleşmede olduğu gibi, yazılı hukuka bile adım adım geçiliyordu.
Hepimizin çok iyi bildiği gibi Bedir esirlerinin okuma yazma öğretmeleri
karşılığında serbest bırakılması bu gelişmelerin bir parçasıdır. Hatta,
esirlere verilen bu görev, Rasulün (s.a.s.) daha önceden başlatmış olduğu
atılımın sadece bir uzantısıdır. Vatandaşların (müslümanlann) eğitimi o kadar
önemli ki müslüman olarak gelen Mekkeli kadınların imtihan edilmesi
emrediliyordu. Toplumsal düşünce ve inancın korunması açısından bu samimiyet
denemesi çok ileri bir adımdır (60/Mümtehine, 10). Sahabenin dolayısıyla
müslümanlann eğitimi konusunda Allah Rasülünün bu kadar titiz olmasının en
büyük teşvik edicisi Kur'an'ın ilmi ve öğrenmeyi emreden âyetleriydi şüphesiz (Tuncer
Namlı, Ahlâkî Kavramlarda Anlam Arayışı 1, Fecr Y., 177).
Dilin seslerini gözlerimizle ayırmaya
yarayan işaret sistemine “yazı” denir. Yazı, çeşitli işaretlerle gösterilir.
Dilde kullanılan sesleri gösteren işaretlere de “harf” adı verilir. Bir dildeki
harflerin belli bir sıraya göre dizilmesine ise “alfabe” denilir.
Alfabelerin
Ana Özelliği: Her kavim ve ulus,
inandığı kutsal kitabın yazıldığı alfabeyi kullanmaktadır. Tarihte de böyle
olmuştur. Dünyada hiçbir kavim ve ulus yoktur ki, din değiştirmeden alfabe
değiştirmiş olsun. Alfabe değişikliği, toplumun tümüyle değişmesini ve
tarihiyle bağlarını toptan koparmasını gerektireceğinden dolayı komünist
ülkeler, ihtilal yapanlar (ve Rusya, komünizm rejimine geçince) bile alfabe
değiştirme cesaret ve cür’etini göstermemişler, böyle bir girişimi köklerine,
tarih ve kültürlerine bir ihânet olarak kabul etmişlerdir.
Çin alfabesi beş bin karakterden, daha
doğrusu resim-kelimeden oluşmaktadır. I. Dünya Savaşı sırasında James Yen
adında bir Çinli, bu alfabeyi sadeleştirerek bin karaktere indirdiği bir alfabe
ile okuma yazma öğretmede devrim sayılacak gelişmeye öncülük etti. Hâlâ
Çinliler, binlerce harfden oluşan alfabe
kullanmaktadır. Japonya’nınbazı kabilelerinde de, bin harften fazla harfi olan
alfabe kullanıldığı halde, bu yazılarını değiştirmeyi akıllarının uçlarından
bile geçirmemektedirler. Kutsal kitaplarının yazılı bulunduğu bu alfabeyi terk
etmeyi, önce dinlerine ve kültürlerine bir ihânet olarak görmekte, bu
alfabeleriyle teknik gelişmelerde Batıdan hiç de geri kalınmayacağını da ispat
etmektedirler.
Türklerin
Tarihten Beri Kullandığı Alfabeler: Türkler
de tarihlerinde birkaç din değiştirmişler, yeni bir dini kabulleriyle beraber,
o dinin yazılı metinlerinin veya kutsal kitabının yazısını/alfabesini de kabul
etmişlerdir. Bu alfabeler şunlardır: Göktürkçe, Uygurca, İslâm alfabesi, Latin
alfabesi.
Türkler, İslâmiyet’i seçmeleriyle
birlikte kabul ederek kültür birikimlerini o yazıyla eserlere geçirdikleri
alfabeyi (elifbâyı) 900 yıl kadar benimseyip kullanmışlardır. Bu yazıya,
bazıları yanlış olarak “Arap yazısı” demektedir. Fakat, Kur’ân-ı Kerim’in
sadece o yazıyla doğru olarak yazılabildiğinden ve bütün Müslümanların ortak
yazısı olduğundan, bu yazı çeşidine Kur’an yazısı veya İslâm alfabesi denilmesi
daha doğru olur. Türkler bu yazıyı öylesine benimseyip kabullenmişlerdi ki, bu
yazıya Osmanlıca denmeye başlanmış, değişik stiller (hat, yazı çeşitleri)
katarak, yazıyı daha da zenginleştirmişler, nâdîde hat ve hattatları kültür
dünyasına kazandırmışlardı.
Türkleri, İslâm kültüründen ve
Kur’an’dan koparmak isteyen düşmanları, bunun yazı değişikliğiyle en kolay bir
şekilde gerçekleşeceğini biliyorlardı. Bundan dolayı, Osmanlı Devletine akıl
vererek Türklerin diğer kurum ve hayat tartında olduğu gibi, yazıda da Batıyı
taklit etmesini tavsiye ve telkin ediyorlardı. Defalarca yetkililer tarafından
reddedilmesine rağmen, sık sık Osmanlı devleti ve halkının yüzlerce senedir
kullandığı alfabeyi atıp Batının yazısını kabul etmesini teklif etmişlerdi.
Komünizm ihtilaliyle bile kendi yazısını değiştirmeyen Rusya, 1870 yıllarından
itibaren defalarca elçiler göndererek Türkler için yeni Batı alfabe taslakları
sunmuşlardır. Fakat, eski hayat tarzındaki bunca değişikliğe ve Batının nice
bâtılına kapılarını açmakta tereddüt etmeyen son dönem Osmanlı yönetimi,
yazısını/alfabesini değiştirecek kadar bir teslimiyete düşmemiş, bu teklifleri
hep reddedebilmiştir.
Latin
Alfabesinin Kabulü: Harf devriminden
bu yana Türkçe konuşup yazan her insan, Atatürk devrimlerini benimsemeyen
Müslümanlar dâhil, herkes (ilk zamanlar devlet zoruyla, sonraları artık çaresiz
normal karşılayarak) Latin alfabesini kullanmaya ve giderek benimsemeye
başlamıştır. Bu alfabeye bazıları Türk alfabesi demektedir. Bu, tümüyle
yanlıştır. Çünkü ne eski Türkler böyle bir alfabe kullanmışlar, ne de bu
alfabenin Türk ve Müslümanlarla bir ilgisi olmuştur. Bu yazı çeşidi Batılı
ülkelerin kullanageldikleri bir alfabedir. Latin alfabesi, Batıyı her alanda
taklit eden, eskiyle ve özellikle İslâm’la bağları kökünden koparmak için
devrimler yapan yeni Türkiye Cumhuriyeti rejimince 1 Kasım 1928 tarihinde ve
1353 sayılı kanunla kabul ve tesbit edilmiştir. Bu kanuna göre Türk alfabesi
olarak kabul edilen Latin alfabesinin Türkçe uygulamasında 29 harf vardır. Bu
yazı sisteminde her ses için ayrı bir harf ve her harf için de yalnız bir ses
ilkesi göz önünde tutulmuştur.
Başka bir medeniyetin alfabesinin
kabulü, o uygarlığa teslimiyetin bir sembolü kabul edilebilir; teslimiyetin ve
onda erimenin bir göstergesi. Alfabe ve medeniyet değişikliği, tüm tarihin,
kültürün, çağdaş insanı eskiye ve İslâm’a bağlayan nice köprülerin yıkılması
anlamına gelir.
Evet, dünyada din değiştirmeksizin
alfabe değiştiren tek kavim olarak Türkler gösterilmektedir. Harf devrimi ve
diğer devrimlerle birlikte, ortak bir medeniyeti paylaştıkları tüm kavimlerden
laiklik ve kurumlardaki kıyafet gibi birçok konuda farklı bir yol izlenmiştir.
Tüm Arap ülkeleriyle birlikte, İranlılar, Hintliler, Afganlılar, Pakistanlılar,
Malezya, Endonezya gibi ülkelerdeki Müslümanlardan, tüm Müslüman
Afrikalılardan, onların medeniyetlerinden kesin çizgilerle farklılaşılmış; eski
bağ ve ilişkilerin terk edilmesine, bir de yazı değişikliği gibi aşılması
mümkün olmayan duvarlar örülmüştür. Ülkemiz, bunun yanında, Batılılar
tarafından da sürekli dışlanmış, onların bu ülkeden şikâyetleri de bir türlü
bitmek bilmemiştir.
Bu yazı değiştirmede gerekçe bellidir:
Batı uygarlığına girmek, eskiyle bağları koparmak ve eski harflerin zorluğu,
yeni harflerin kolaylığı.
Yazıyı değiştirmekle, Batının teknik ve
bilimsel gelişmelerine ne kadar ayak uydurduğumuz her zaman tartışılmış, ama
Müslümanlarla, İslâmî eserlerle ve Kur’an’la bağımızın kolayca koptuğunu herkes
rahatlıkla görebilir. Eski harflerin zorluğu ve yeni harflerin öğrenilmesinin
kolaylığı ise tam bir yutturmaca ve aldatmacadan başka bir şey değildir.
Latin alfabesini kullanan ülkelerle yazı
birliği oluşturup onların gelişmelerinden yararlanmak iddiasının gerçekliği ise
çok götürmektedir. Öncelikle belirtelim ki, Batıdan alındığı halde, bu alfabe,
Batının kullandıklarıyla bile tam uyum sağlamaktadır. A, e, ı, i gibi birçok
harf Batıda değişik şekilde okunup seslendirilmektedir. Batıda kullanılan
birçok harf, kullandığımız bu alfabede yer almamaktadır: Q (q), W (w), X (x)
gibi. Yine, iki, hatta üç sesli harfin veya bir sesli bir sessiz harfin yan
yana gelip değişik bir ses meydana getirmesinin Türk alfabesinde bulunmayışı
gibi problemler söz konusudur. Ayrıca, kullandığımız bu alfabedeki birçok
harfi, Batılı hiç tanımamaktadır: Ç, ğ, ö, ş, ü gibi. Latin harflerinin
Batıdaki kullanımında bu harflerin bilinmemesinden dolayı, bilgisayarlarda, özellikle
internet üzerinden iletişimlerde bu harflerin yazımı büyük çapta problem
olmaktadır. Batılılar nice harfi de bizdekinden çok değişik telaffuz
etmektedir. Renault yazıp reno okumaktalar. Bizim Cek diye yazıp okuduğumuz
ismi, onlar Jack diye yazmaktalar. Bu tür örnekleri çoğaltmak kolay. Söz gelimi
bir Arap, eğer ille Latin alfabesiyle yazacaksa veya bir Batılı bir kelimeyi
yazıya geçirecekse, Türklerin yazıya geçirdiğinden çok farklı olacaktır bu.
Meselâ şeyh kelimesi shaıkh şeklinde yazılmakta, ama şeyh diye okunmakta…
Devlet zoruyla da olsa, rejimin
politikası gereği, okuma-yazma oranı Türkiye’de % 90’ların üzerine çıkmış
olabilir, ama halkın kültür seviyesi acaba nasıldır? Okuma-yazma bilenlerin
kaçta kaçı acaba hayatta gazeteden başka bir eseri hiç okumamış, mektup yazmada
bile zorlanıp dilekçelerini hep arzuhalcilere yazdırmaktadır? Bu anketi kim
yapacaktır? Çinliler ve Japonlar, alfabe değiştirmedikleri (alfabeleri
gerçekten çok zor ve çok fazla harfli olduğu) halde, niye Türkiye’den daha geri
değiller? Türkiye, alfabesini değiştirdiği halde, niye yeterli kalkınma yapıp
ilerleyemedi? Halkın kültür seviyesinde niye ciddi gelişmeler olmadı; geçim ve
seçimden başka bir şey konuşmayan ve anlamayan duruma düştü?
Kullandığımız Latin alfabesi, Türkçe
kelimeleri doğru olarak, eksiksiz biçimde karşılayamamakta ve iddia edildiğinin
aksine eski harflerden daha kolay belletilememektedir. Bunlardan daha acısı,
Kur’an, bu harflerle okunamamakta ve yazılamakta, dilimize Arapça ve Farsça’dan
girmiş binlerce kelime yanlış yazılmakta, yanlış okunmakta, dilimiz de küçük
düşürülmektedir.
Kur’an yazısında, dolayısıyla 900
senedir kütüphanelerimizi dolduran eserlerde bulunan harfler, tam olarak
Türkçeye yeni harflerle aynen yazılıp aktarılamamaktadır. Çünkü eski
alfabemizde bulunan nice harfin tam karşılığı yeni alfabede bulunamamaktadır:
Se, ha, hı, zel, dat, ayın, kaf, lâm, vav; eski alfabemizdeki bu harfler, yeni
yazıda tam karşılıkları olmayan harflerdir. Ayrıca birçok eski harfin karşılığı
tam olarak tesbit edilemekte, eski alfabedeki birkaç harf, aralırnad okunuş
farkları olduğu halde, yeni alfabede tek harfle gösterilmekte, telaffuz ve
anlam karışıklığına götürmektedir. Örnek verecek olursak:
Elif ve ayın harfleri a harfiyle
karşılanmakta, sesler birbiriyle karışmaktadır.
Te ve tı harfleri, t harfiyle harfiyle
karşılanmakta, sesler birbiriyle karışmaktadır.
Se, sin ve sat harfleri, s harfiyle
karşılanmakta, sesler birbiriyle karışmaktadır.
Ha, hı ve he harfleri, h harfiyle
karşılanmakta, sesler birbiriyle karışmaktadır.
Dal ve dat harfleri, d harfiyle
karşılanmakta, sesler birbiriyle karışmaktadır.
Zel, ze, zı ve dat harfleri, z harfiyle
karşılanmakta, sesler birbiriyle karışmaktadır.
Kaf ve kef harfleri, k harfiyle
karşılanmakta, sesler birbiriyle karışmaktadır.
Ayrıca, eski alfabede kef harfinin dikey
çizgisine sağa doğru iki tane eğik çizgi eklenerek veya kef harfinin içine üç
nokta konularak gösterilen nazal n (yani genizden gelen n sesi hiçbir harfle
artık yazılamamakta, vav sesinin kalın ve yuvarlaklığı “v” sesiyle
verilememekte, he harfinin göbekten geliyormuşçasına değişik fonetik özelliği
“h” harfiyle tümden kaybolmakta, ha, hı ve ayın harflerinin boğazdan çıkan
değişik telaffuzları yeni alfabe sâyesinde tarihe karışmaktadır. Yine, uzatma
işaretlerinin aynı zamanda inceltme işareti olarak da kabul edilmesiyle, önceki
harfin uzun mu, yoksa ince mi okunacağının karıştığı ve bilgisayarlardaki
zorluk da eklenerek artık bu işaretin tümden kaldırılması, Arapça ve Farsça’dan
dilimize girmiş yüzlerce kelimenin hecelerinin uzun okunamayışı ile telaffuzun
ve şivenin bozulması gibi problemler eklenebilir. Türkçe’deki ince ve kalın
“e”leri de bu alfabe ile ayırt etmek mümkün olmamaktadır.
Kur’an, Latin alfabesiyle doğru bir
şekilde yazılıp okunamadığı gibi, Kur’an terimleri, dinî tabir ve kavramlar da
doğru bir şekilde okunmak, kökü bilinmez, anlaşılmaz hale gelip kolayca
unutulması veya anlamlarının yozlaştırılması sağlanıyordu. Eski yazı denildiği
halde, Kitab’ımızın yazısı olduğu için eskimeyen ve eskimeyecek olan bu
yazımuz, sağdan sola doğru yazıldığından, gözün yapısına uygunluk arzediyor,
gözü bozmuyordu. Onun için, eski Türklerde ve hâlâ İslâmî alfabeyi kullanan
kavimlerde gözlük takana (veya lens kullanmak zorunda kalana) fazla
rastlanmaktadır. Ayrıca, şimdiki harflerin şekillerinin sert ve donukluğuna, bu
harflerle sanat ve üstün beceri gösterilememesine karşılık; Kur’an harflerinin
güzel yazılması, hârikulâde tablolar ve sanat eserleri meydana getiriyor,
hattatların ve kâtiplerin kabiliyeti güzel bir estetik oluşturuyor, okuyanları
ve hatta sadece harflere bakanları tabii zevke gark ediyor ve sanat gösterisine
dönüşüyordu.
Var mısınız, günlük işlerimizde kendi
yazımızı kullanalım, en azından kendi aramızda hilâl/kamerî takvimini
kullanalım, kendi medeniyetimize uygun kıyafetleri kuşanalım! Gücümüz
yettiğince ve kendi çapımızca devrimleri devirelim…
İlim
Kur'an'ın, 854 yerde ilimden bahsetmesi,
bilmeye, öğrenmeye verdiği önemi gösterir. Ayrıca Allah, Kur'an'ın bilgiye
dayalı bir kitap ve yol göstermek için bir rahmet olduğunu ifade ediyor (7/A’râf,
52). Bilmeksizin zan ile konuşmayı yasaklıyor (3/Âl-i İmran, 66; 4/Nisâ, 157).
Bilenlerle bilmeyenlerin bir olmayacağından (39/Zümer, 9), Allah'tan en çok âlimlerin
korkacağından (35/Fâtır, 28), iman edenlerle, kendilerine ilim verilenlerin
derecelerinin yükseleceğinden (58/Mücâdele, 11) bahsediyor. "Rabbım ilmimi artır, de" (20/Tâhâ,
114) âyetiyle de mü'minin ruhuna şiddetli bir ilim ateşi yakıyor. Ancak ilmi,
amaçsız bir şekilde kendi başına bir değer olarak alıp kutsamıyor. Onun salt
bir bilgi yığını olarak biriktirilmesini yeterli bulmuyor, bir gâyeye hizmet
etmesini ve topluma aktarılmasını da istiyor. İşte tebliğ ve inzarın böyle bir
fonksiyonu vardır.
Tebliğ
ve inzâr
Kur'an, tebliğ kelimesinden yaklaşık 25
defa çeşitli şekillerde bahsediyor. Açıkça "sana
indirileni tebliğ et" diyerek bunu farz kılıyor (5/Mâide, 67). Ayrıca
Kur'an 130 defa inzardan ve uyarıdan bahsediyor. Rasulün tebliğci, uyarıcı ve
müjde-leyici (mübelliğ, münzir ve beşir) olduğunu zikrediyor (26/Şuarâ, 115, 13/Ra'd,
7; 14/İbrâhim, 52; 24/Nûr, 52). Tebliğ ve inzar deyince yüzeysel olarak
gerçeği, insanlara bir defa duyurmakla tebliğin tamamlandığı gibi bir anlayış,
şimdiye kadar düşüncelerimize hakim oldu. Ancak Kur'an, olayı bu kadar yalın
olarak ele almıyor. Inatlaşmış inkârcıların ve iman etmeyecek olanların tekrar
uyarılmasına gerek görmezken, Allah'tan korkan ve Kur'an'a uyan kimselerin
uyarılmasını (inzar) istiyor (36/Yâsin, 6-11). Uyarılan kimse Allah'tan
korkuyor ve Kur'an'a tabi oluyorsa niçin uyarılacak, bu sorunun cevabını
bulmamız gerekiyor. Hem bu âyet Mekkîdir ve imanla ilgilidir. İşte buradaki
"Korkan ve tabi olan" kimsenin uyarılmasından maksat o kimsenin
eğitilmesidir. Dolayısıyla bu tür kimseler için tebliğ ve uyarı bitmemiştir,
devam etmektedir. Diğer bir deyişle tebliğ, anlık bir olay değil, düzenli bir
süreçtir ve eğitimcinin yaptığını yapmaktadır. Bu sebeple kendisinin davetçi
olduğunu hissedenler aynı zamanda iyi birer eğitimci olmak zorundadırlar.
İnsanları, İslâm anlamında hayra
çağırmayı Allah emretmektedir. Ancak bu çağırıyı zihinsel ve kültürel
derinliği olmayan, yüzeysel ve yalın bir tellallık olarak algılamak, kavramı
anlamından saptırmak olur. Çünkü Allah bu çağrının hikmetle ve güzel öğüt
(va'z)le yapılması gerektiğini söylüyor (Nahl/125). Burada hikmet ve mev'ıza
kelimelerinin muhtemel aniamiarı-nı kısaca belirtmek gerekirse, bu iki
kelimenin, muhatabın gönlüne ve dimağına işleyen bir eğitim ve öğretimden
bahsettiği muhakkaktır. Çünkü Bakara ve Ali İmran sûrelerinde kitabın ve
hikmetin öğretilmesinden bahsediliyor, Peygamberin de bunun için gönderildiği
açıkça söyleniyor (2/Bakara, 129, 151; 3/Âl-i İmran, 164). Dolayısıyla dâvet
kavramının eğitimden ayrı düşünülmesi mümkün değildir.
Tezkir kavramında da böyle bir öğütten
ve eğitimden bahsedildiğine inanıyoruz. Sen müzekkirsin (öğüt veren), öğüt vermek
fayda verecekse öğüt ver, öğüt mü'minlere fayda verir bu sebeple öğüt ver ve
Kur'an'la öğüt ver (88/Ğâşiye, 21; 87/A'lâ, 9; 51/Zâriyât, 55; 50/Kaf, 45) âyetlerinde
anlatılmak istenen, eğitimin ve eğitim yönteminin ta kendisidir. Özellikle
mü'minlere fayda verecek "Kur'an'la öğüt" bunu çağrıştırmaktadır.
Hatta, öğüt almak anlamında kullanılan
tezekkür kelimesi öğrenmek anlamında kullanılmaktadır. "De ki hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Ancak akıl
sahipleri tezekkür eder (öğüt alır)." (39/Zümer, 9) âyetinde geçen
tezekkür öğrenme anlamındadır. Çünkü konu bilmek ve bilmemektir. Zaten kelimelerin
Türkçe anlamı üzerinde düşünüldüğü zaman öğüt vermek öğretmek, öğüt almak da
öğrenmek anlamına gelir.
Aynı şekilde Kur'an, iyilik ve doğruluk
anlamına gelen Rüşd'ün (2/Bakara, 256), öğrenilmesinden ve öğretilmesinden
bahsediyor (18/Kehf, 66). Dolayısıyla Kur'an, mürşid kavramını, kişiye doğruyu
öğreten eğitimci anlamında kullanmaktadır. Yine Allah, Rasûlü aracılığı ile
mü'minlere İmanı sevdirdiğini, inkârı ve isyanı kötü gösterdiğini belirtiyor.
Buna uyanları da Raşidier olarak niteliyor (49/Hucurât, 7). Dolayısıyla Allah
ve Rasûlü onların mürşidi oluyor.
Bu kavramları Kur'an, bilgiyi öğreten
açısından değil, kendisine bilgi sunulan kimselerin anlaması ve düşünmesi
açısından kullanıyor ve edilgen kalıplarda zikrediyor. Tefekkür, ye-tefakkahu
veya yefkahu şeklinde (Muhammed Fuad Abdulbâki, Mucemül Müfehres li-Elfâzı’l
Kuran). Sonraki dönem İslâm âlimleri sıkça kullandıkları fıkıh ve fakih, fikir
ve mütefekkir kelimelerini Kur'an'ın bu ifadelerinden alarak
kavramlaştırmışlardır. Benzer şekilde Kur'an, irfan kelimesini bizim
kullandığımız kalıpta kullanmamış, örf-mâruf şeklindeki kalıplarda
kullanmıştır. Her iki kelimeyi de kişiler için "tanınan" ve soyut
ifadeler için "âdet olmuş uygulamalar" anlamında kullanmıştır (2/Bakara,
146; 7/A'râf, 46). Bazen aynı kelimeyi iyilik anlamında kullanırken (2/Bakara, 235),
bazen de bilmek anlamında kullanmıştır (2/Bakara, 89; 7/A'râf, 199). Sonraki
dönemlerde irfan kelimesini kavramlaştıranlar, daha çok bu anlamda
meşhurlaştırmışlardır. İlim-irfan görmüş" deyimine bakılırsa daha çok
terbiye anlamına kullanıldığını farkederiz. Daha sonraları tâlim ve terbiyenin
kullanılması, bundan hareketle olmalı diye düşünüyoruz.
Terbiye kavramına Kur'an'da
"Rabb" kelimesinin dışında rastlayamıyoruz. Ancak Araplar, bu
kelimeyi "çocuğu büyütüp beslemek, doyurmak vs." anlamında
kullandıkları için terbiye kelimesinin İslâm ümmeti tarafından bu anlamda
kavramlaştırıldığını görüyoruz. (Mevarid, Rabb kelimesi). Edeplendirme
anlamında tedip kelimesinin herhangi bir türevini de zikretmez Kur'an. Ancak
Medrese, Müderris ve Tedris kavramlarının aynen olmasa bile türevlerinin
Kur'an'da kullanıldığını görüyoruz. Kitabı okumak ve öğrenmek anlamında
Kur'an'da 7 âyette geçmektedir. "Kur'an'ı indirdik ki Kitap sadece bizden
önceki iki gruba indirildi, biz onların kitabını okumaktan fdiraset)
habersizdik" demeyesiniz" (6/En'âm, 156). Hicri II. asırdan itibaren
kurulup gelişen eğitim kurumlarının adı olan medrese, okutulan ders ve müderris
kelimeleri hep bu mastardan türetilmiştir.
Tanzimattan itibaren medreseden ayrı
olarak açılan modern okulların ve eğitim işlerinin tanziminden sorumlu
bakanlığın kurulmasında farklı kavramların kullanıldığını görüyoruz. Söz konusu
bakanlık önce Mekâtib-i Umumiye Nezâreti (1846), daha sonra da Maarif-i Umumiye
Nezâreti (1856) adları ile anılmıştır. Cumhuriyetle birlikte ise Tâlim-Terbiye
ve Eğitim-Öğretim kelimeleri yaygın olarak kullanılmıştır.
Kur'an'ın
Eğitime Yönelik İlkeleri
Okumaya, yazmaya ve ilim öğrenmeye
yönelik olarak Kur'an'ın söylemi konusunda daha önce bilgi vermiştik. Bunlara
tekrar girmeden eğitime yönelik teklif ettiği ilkeleri de kısaca ortaya koymak
gerekir. Çünkü ilâhi kitap, insanın eğitimini belirsizliğe terk etmemiştir.
Ancak bu ilke ve kurallar, daha çok genel bir nitelik arzetmekte, teknik
düzenleme işlemlerini insan düşüncesine bırakmaktadır. Şimdi bu ilkelere kısaca
göz atalım:
Her şeyden önce bilmeyi, anlamayı ve
düşünmeyi öngören ilâhi vahiy; bilmeden konuşmayı (3/Âl-i İmran, 66),
yapmadıklarını söylemeyi (61/Saff, 2) yasaklıyor; insanın bildiklerini
uygulamasını istiyor ve uygulamayan kimseleri kınıyor (62/Cum'a, 5).
Dolayısıyla eğitimcinin tutarlı olmasını istiyor. Öğretmedikçe sorumlu tutmuyor
(17/İsrâ, 15). İnsanın sorumluluğu ile bilgilendirilmesini doğru orantılı
olarak görüyor. Kolaylaştırmayı emrediyor, zorlaştırmayı çirkin buluyor (22/Hacc,
78); yumuşak muâmeleyi emrediyor (3/Âl-i İmran, 159; 20/Tâhâ, 44), muhâtabın
seviyesine göre ve anlayacağı bir dille öğretilmesi gerektiğini öneriyor (2/Bakara,
233, 286; 41/Fussilet, 44). Affedici olmayı, ceza ve sert muameleye tercih
ediyor (57/Hadîd, 199).
Faraziyeler üretmekten sakındırıyor (5/Mâide,
101, 102), hedefi olmayan salt bir eğitim kutsamasını kabul etmiyor. Hem uzun
vadeli hem de kısa vadeli hedefleri gözönünde bulunduruyor, fakat uzun vadeli
olanları ön plana çıkarıyor (25/Furkan, 77; 15/Hicr, 56; 74/Müddessir, 45; 75/Kıyâmet,
20, 21). Bu nedenle inançlı bir eğitim ve öğretim öneriyor (96/Alak, 1),
seküler ve dinsiz bir eğitimi reddediyor (38/Sâd, 26). İnançlı bir eğitimde,
ferdin ve âlemin, kısaca tabiatın parçalanmasını kabul etmiyor, bütünleştirici
ve tevhidi bir dünya görüşü kazandırmayı hedefliyor (17/İsrâ, 44; 13/Ra'd, 16).
Bu tevhidi bilinçle Allah'tan başka kimseden korkmayan, kendine güven
kazanmış, şahsiyetli bir fert ve ümmet yetiştirmeyi amaçlıyor (5/Mâide, 3, 44; 2/Bakara,
150).
Yöntem olarak telkin, soru-cevap (26/Şuarâ,
70-75), tartışma (56/Vâkıa, 58-72; 16/Nahl, 125), tekrar, kıssa, meseller ve
örneklemeye sıkça baş vuruyor. Dahası eğitimcinin örneklik etmesi ve
kendisinden örnek alınması gerektiğini söylüyor (33/Ahzâb, 21; 60/Mümtehine, 4,
6). Tümden gelim ve tüme varım metodlarının her ikisini de kullanıyor (10/Yûnus,
31; 2/Bakara, 255).
Kur'an'ın
Çocuk Eğitimi ile İlgili Hükümleri
Bu tür ilkeleri çoğaltmak mümkün, ancak
yazımızın sınırlarını zorlamak istemiyoruz. Zira konumuzu daha çok çocuk eğitimi
ilgilendiriyor. Dolayısıyla bu bilgiler ışığında kısaca çocuk eğitimine
değinmemiz gerekiyor. Çünkü Kur'an'ın çocuk eğitimiyle ilgili de birçok hükmü
vardır şöyle ki:
Her şeyden önce Kur'an'ın tesbit etmeye
çalıştığımız eğitimle ilgili genel prensipleri çocuklar için de geçerlidir.
Zira Allah yetişkinlere karşı yapmadığımız şeyleri söylememizi nasıi abes
olarak telakki ediyorsa çocuklara karşı da benzeri bir tutuma girmek haydi
haydi abestir. Yani çocuklara karşı da tutarlı olmak zorundadır eğitimci. İster
ebeveyn olsun, ister öğretmen olsun farketmez.
Allah Teâlâ yetişkinleri bile uyarmadan
sorumlu tutmuyorsa ve cezalandırmıyorsa, sorumluluğu olmayan çocuklar, nasıl
cezalandırılır ve dövüiür? Hatta genel bir ilke olarak Allah'tan başkasından
korkmayı yasaklayan Kur'an'ın hükmüne rağmen çocuklar nasıl korkutularak
eğitilir? Dolayısıyla dayak nasıl cennetten çıkarılır? Büyüklere bile yumuşak
muameleyi emreden Kur'an'ın bu hükmü, çocuklar için daha da öncelikli olarak
geçerlidir. Büyüklerin gücüne göre sorumluluk yükleyen Kur'an, çocukların
seviyesine göre yük yüklemeye de aynı şekilde öncelik vermiş olur. Zira
kolaylaştırmaya çocukların, büyüklerden daha çok ihtiyacı vardır.
Özel olarak da Kur'an, çocukların
eğitimine yönelik hükümler koymuştur. "Kendinizi
ve ehlinizi ateşten koruyunuz." (66/Tahrîm, 6) âyeti, bunun en bariz
örneğidir. Mallarımızı Allah yolunda harcamamız nasıl imtihansa, çocuklarımızı,
Allah yolunda yetiştirmemiz de, aynı şekilde imtihandır (8/Enfâl, 28).
Ayrıca Allah, Lokman (a.s.)'ın dilinden
çocuğa öğüt verme konusunda çok ciddi bir örnek sunmaktadır. Allah'a ortak
koşma (31/Lokman, 13), namazı kıl, iyiliği emret, kötülükten me-net, başına
gelene sabret (31/Lokman, 17), insanlardan yüz çevirme, şımararak yürüme,
çünkü Allah kibiriileri sevmez (31/Lokman, 18), yürümende ve konuşmanda
mutedil ol.” (31/Lokman, 19). Allah, terbiye konusunda iman, amel ve ahlâk eğitimini
bütünlük içinde sunmaktadır. Anne-babaya itaati öğütlerken, çocuğun şirk
koşmasını dayattıkları zaman onlara bile itaat etmemesini isteyerek (31/Lokman,
14, 15), çocuğa sınırlı bağımsızlık ve şahsiyet kazandırmaktadır. Ancak
ebeveynine karşı üf bile demeyecek vefalı bir insan olarak yetiştirilmesi ve
merhamet duygusunun kazandırılması çok önemli bir hedef olarak önümüze
konmaktadır, (17/İsrâ, 23, 24).
İşte Rasûlün, çocuk eğtimindeki
hassasiyetinin altında Kur'an'ın bu hükümleri yatmaktadır. Benzeri bir
duyarlılıkla bizler de benzeri ibretleri yakalar ve uygulayabiliriz (Tuncer
Namlı, Ahlâkî Kavramlarda Anlam Arayışı 1, Fecr Y., 178-185).
Kıraet, 'harflerin ve kelimelerin 'tertîl'
üzere birbirlerine ulanması' demektir. Bu yüzden, ağızdan tek bir harfin
çıkmasına 'kıraet' denmez (Müfredat, 402). Kıraet temelde dilin irâdeye dayalı
bir eylemidir. Akıllı ve konuşan bir insanın ağzından, seslerin kendilerine
özgü yerlerine göre çıkmasıdır. Bu nedenle, Cebrail'in eylemine 'kıraet'
denmez; İlâhî eylem de bir kıraet değildir. Aynı şekilde, insanın dışındaki,
sözgelimi, bir mikrofondan, taştan veya teypten çıkan sesler de kıraet olmaz;
bu sesler ister doğrudan kendilerinden çıksın, isterse bir insan sesinin
yansımaları olarak çıksın farketmez. Bir kitabı sessiz okumak 'kıraet' olmadığı
gibi, bir çalgıda çınlayan ses de kıraet değildir. Şu kadar ki, bu, teypte
çalınan (okunan değil) Kur'an'ın dinlenmeyeceği anlamına gelmez. Ama, teypte
Kur'an'ı çalmak bir 'kıraet' değildir (Hak Dini Kur'an Dili, IV; 2361).
Öte yandan, Kıraet, Kelâm'ı rastgele
söylemek, ağızdan çıkarmak değil, düzenli ve güzel bir biçimde, harfleri ve
sözleri birbirine ekleyerek çıkarmaktır; çıkarma işlemi gizli olarak da
yapılabilir, açık olarak da yapılabilir. Gizli ve açığın 'hafî, celî, sir,
cehr' gibi dereceleri vardır. Kur'an,
namazda ne sesin çok fazla yükseltilmesini, ne de duyulamayacak derecede
kısılmasını değil, bu ikisi arasında orta bir yol tutulmasını emreder
(Isra: 110). Bunu, Hz. Peygamber, gündüz namazlarında (öğle ve ikindi) kendi
duyacağı kadar, sabah, akşam ve yatsı namazlarında ise daha sesli okumak sûretiyle
tesbit etmiş ve uygulamıştır (Rasûl-i Ekrem'in namaz kıldırırken sesini fazla
yükselttiği, bunun üzerine müşriklerin Kur'an'a ve onu indirene, getirene
küfrettiği ve İsrâ sûresi 110. âyetin indiğine dair rivâyetler vardır: Örnek
olarak bk. Sünen-i Tİrmizî Tercemesi, c. 5, hadis no: 3352, 3353. Rasûlullah'ın
akşam, yatsı ve sabah namazlarında cehrt, gündüz namazlarında yanındaki
kişinin duyacağı kadar 'içten' okuduğu mezhepler yanında kabul edilmekle
beraber değişik rivâyetler de yok değildir -Bk. İbn Mâce, h. no: 829, 830-).
(Ali Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, Beyan Y., s. 68-69)
Kıraat, okumak demektir, Namazda kıraat
ise; namaz kılanın kendisi işitecek şekilde, diliyle harflerini çıkararak
Kur'ân-ı Kerîm âyetlerinden bir miktar okuması demektir. Kıraat, namazın bir
rüknü olarak farzdır. Okuyanın kendisinin bile işitemeyeceği okuma, kıraat
sayılmaz. Ancak imama uyan kimse bundan müstesnâdır.
Nâfile ve vitir namazının bütün
rekatlarında, farz namazların ise herhangi iki rek'atinde kıraat farzdır.
Kur'ân-ı Kerîmde şöyle buyurulur: "O
halde Kur'ân'dan kolayınıza geleni okuyun" (73/Müzzemmil, 20).
Buradaki emir vücub içindir. Hz. Peygamber de şöyle buyurmuştur: "Kıraatsiz namaz olmaz"
(Müslim, Salât, 42; Ebû Dâvud, Salât, 132, 167).
Farz olan kıraat miktarı Ebû Hanîfe'ye
göre, en az altı harfli bir âyet kadar olmalıdır. "Sümme nazara (sonra
baktı)" (74/Müddessir, 21), "Lem
yelid (O doğurmamıştır, baba değildir)" (112/İhlâs, 3) âyetleri gibi.
Bu ikinci âyetin aslı "lem yevlid" olduğu için aslî harfler altıya
tamamlanır. Ebû Yusuf'a, İmam Muhammed eş-Şeybânî'ye ve Ebû Hanîfe'den başka
bir rivâyete göre, namazda kıraat, farkı olan her rek'atte en az kısa üç âyet
veya böyle üç âyet miktarı uzun bir âyettir. İhtiyata uygun olan da budur
(el-Kâsânî, Bedâyîu's-Sanâyi', Beyrut 1328/1910, I, 110; İbnü'l-Hümâm,
Fethu'l-Kadîr, Kahire, t.y., I, 193, 205, 222, vd.; ez-Zeylaî, Tebyînü'l
Hakâik, l, 104, vd.; İbn Âbidîn, Reddü'l-Muhtar, Mısır, ty., I, 415).
Kıraatin, dört rek'atlı farz namazlarda
ilk iki rek'atte ifası farz değil vâcip hükmündedir. Hz. Ali'nin (ö. 40/660);
"ilk iki rek'atteki kıraat, son iki rek'atteki kıraat yerine geçer"
dediği nakledilir. Abdullah b. Mes'ud (ö 32, 652) ve Hz. Aişe (ö. 57/676), farz
namaz kılanın son iki rekatte dilerse Kur'ân-ı Kerim okuyacağını, dilerse
tesbihle meşgul olabileceğini belirtmişlerdir. Fâtiha, başka bir sûre veya uç
âyetin okunması da böyledir (ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî ve Edilletuh, Dımaşk
1405/1985, I/646).
Namazda Fâtiha Sûresi'ni okumak Hanefî
fakîhlere göre farz değil vâciptir. Gizli veya açık okunan namazlarla, imam
veya cemaatin okuması hükmü değiştirmez. Hz. Peygamber, namazını yanlış kılan
(musî') sahâbeye, namazın kılınış şeklini tarif ederken kıraatle ilgili olarak;
"Sonra, Kur'ân'dan ezberinde olan,
sana kolay geleni oku" (Buhâri, Husûmât 4, İsti'zân 18, İstitâbe 9,
Eymân 15; Müslim, Salâ, 45; Ebû Dâvud, Salât 144, Tatavvu' 17, Vitr 22;
Tirmizî, Salât 110, Kur'ân 9; Nesâî, İftitâh 7, 37, Tatbik 77; İbn Mâce, İkame
72; Ahmed bin Hanbel, Müsned, I/40, 43, II/437) buyurmuştur.
Çoğunluk İslâm hukukçuları namazda
Fâtiha'nın okunmasını farz kabul ederler. Onlar "Kur'ân'dan kolayınıza gelen yeri okuyun" âyetini Fâtiha
olarak tefsir ederler. Çünkü hadislerde şöyle buyurulmuştur; "Fâtiha okunmadıkça namaz olmaz"
(Müslim, Salât 42; Ebû Dâvud, Salât 132, 167; Tirmizî, Salât 116; Ahmed bin
Hanbel, II/307, 428, 443), "Ümmü'l-Kur'ân'ı
(Fâtiha) okumayan kimsenin namazı yeterli olmaz" (Tirmizî, Mevâkît,
29, 116), "Ben namazı nasıl
kılıyorsam, siz de öyle kılın" (Buhârî, Ezân 18, Edeb 27, Ahad 1)
Hanefiler
bu konuda aşağıdaki delillere dayanırlar:
a. Kur'ân'dan kolayına gelen yeri okuma
emri mutlaktır. Bu emir, Kur'ân adı verilen herhangi bir yerden en az kıraatla
gerçekleşir. Diğer yandan, namaz dışında Kur'ân okumanın farz olmadığı icmâ ile
sabittir. Durum böyle olunca namazda kıraatın farz olusu kesinleşmiş bulunur.
b. Namazda Fâtiha'nın okunmasını
bildiren hadisler âhâd haber türündendir. Farz oluşu kesin Kur'ân delili ile
sabit olan bir hükmün üzerine âhâd haberle ziyade yapmak câiz değildir. Bununla
Fâtiha'nın okunması vacip olarak sâbit olur. O'nu terketmek tahrîmen mekruhtur.
Yanılarak terkeden veya geciktiren sehiv secdesi yapar
c. Namazını yanlış kılan sahabeye Hz.
Peygamber; "Namaza kalktığın zaman,
tam olarak abdest al, sonra kıbleye yönelerek tekbir getir, sonra Kur'ân'dan
bildiğinin kolay gelenini oku" (Buharî, Husûmât 4, İsti'zân 18,
İstitâbe 9, Eymân 15; Müslim, Salât 45; Ebû Dâvud, Salât 144; Tirmizî, Salât
110, Kur'ân 9; Nesaî, iftitah 7, 37) buyurmuştur. Eğer Fâtiha'nın okunması farz
veya rükun olsaydı, bunun yanlış namaz kılan bu sahâbeye Hz. Peygamber'in
bildirmesi gerekirdi.
d. Ubâde b. es-Sâmit (r.a)'ten (ö.
34/654) rivâyet edilen; "Fâtiha'yı
okumayan kimsenin namazı yoktur." (Müslim, Salât 42; Ebû Dâvud, Salât
132, 167; Tirmizî, Salât 116) hadisi, faziletin yokluğu anlamına gelir Namazın
sahih olmadığını ifade etmez. Nitekim; "Mescid'e
komşu olanın namazı mescidde kılmadıkça geçerli değildir" hadisinde
de; "fazileti eksik olur" anlamı vardır (ez-Zeylaî, Nasbu'r-Râye, I/365,
366; ez-Zühaylî, a.g.e., I/647). Ancak Dârekutni'nin naklettiği bu hadis
zayıftır.
Hanefîlere göre, ne Fâtiha'nın ve ne de
başka sûrelerin başındaki besmeleler âyet değildir. Sadece, 27/Neml Sûresi'nin
otuzuncu âyetindeki besmele bir âyettir. Enes (r.a)'ten (ö. 91/717) şöyle
dediği nakledilmiştir: "Rasûlullâh (s.a.s), Hz. Ebû Bekir (ö.13/634), Ömer
(23/643) ve Osman (ö. 35/655) ile birlikte namaz kıldım. Bunlardan hiçbirisini
besmele çekerken, işitmedim" (Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 264, 273, 275,
278).
Tek başına namaz kılan kimse
Sübhânekeden sonra gizli olarak eûzü besmele okur ve her rek'atte Fâtiha'dan
önce besmeleyi tekrar eder. Fâtiha bitince "âmin" der. Anlamı: “Ey
Rabbimiz, duamızı kabul buyur” demektir (ez-Zühaylî, a.g.e., I, 646, 647).
İmama
Uyan Cemaatin (Muktedî) Kıraati:
Hanefîlere göre, imama uyan için kıraat
yoktur. Dayandıkları deliller şunlardır:
a. Kitap. Âyette şöyle buyurulur:
"Kur'ân-ı Kerîm okunduğu zaman onu dinleyiniz ve susunuz ki merhamet
olunasınız" (7/A'râf, 204). Ahmed b. Hanbel, bilginlerin, bu âyetin namaza
ait olduğunda görüş birliği içinde bulunduklarını belirtir. Âyet;
"dinleme" ve "susma"yı emretmektedir. Birinci sabah, akşam
ve yatsı namazları gibi sesli (cehrî) okunan namazlara âittir. Susma ise, açık
veya gizli okunsun. Bütün namazları kapsamına alır Buna göre namaz kılanların
sesli namazda dinlemeleri, sessiz kılınanlarda ise susmaları vacip olur. Bu
prensibe uymamak tahrimen mekruhtur.
b. Sünnet. hadiste şöyle buyurulur: "Kim imanın arkasında namaz kılarsa,
imamın kıraati onun da kıraatidir.” (İbn Mâce, İkâme 13). Bu hadis, gizli
ve açık okunan bütün namazları kapsamına alır. Başka bir hadiste söyle
buyurulur: "İmam, kendisine uyulmak
için öne geçirilmiştir. Bu yüzden, o tekbir alınca siz de alınız. Okuduğu zaman
ise susunuz" (Buharî, Salât 18, Ezân 51, 74, 82, 128, Taksîru's-Salât
17; Müslim, Salât 77, 82).
Hz. Peygamber bir gün ikindi namazını
kıldırırken, arkasında cemaatten bir adam "Sebbihi'sme Rabbike’l-a'lâ"
sûresini okumaya başladı. Rasûlullah (s.a.s), namazın sonunda cemaate dönerek,
okuyanın kim olduğunu sordu. Bir adam kendisinin okuduğunu söyleyince Hz.
Peygamber: "Ben, sizden
bazılarınızın benimle münâkaşa ettiğinizi sandım" (Müslim, Salât 48)
buyurdu. Bu hadis, gizli okunan namazda cemaatın kıraatte bulunmaması
gerektiğine delâlet eder. Sessiz kılman namazda böyle olunca, sesli okunan
namazlarda öncelikle gerekli olur.
c. Kıyas. Cemaat üzerine kıraat
gerekseydi, diğer rükünlerde olduğu gibi, namaza imam rukuda iken yetişen
(mesbûk) kıraatten sorumlu tutulurdu. Ama rükû'da yetişen kimse o rek'ate
yetişmiş sayılır. Böylece, cemaatin kıraati, cemaate sonradan yetişenin
(mesbûk) kıraatine kıyas yapılmıştır (el-Kâsânî, a.g.e., l, 110 vd.;
ez-Zühaylî, a.g.e., l, 648)
Hanefilerin dışında kalan çoğunluk İslâm
hukukçularına göre, namazda kıraat olarak Fâtiha'nın okunması gerekir. "Fâtiha okumayanın namazı yoktur",
"Kendisinde Fâtiha okunmayan namaz yeterli olmaz", "Namazı ben
nasıl kılıyorsam, siz de öyle kılınız" hadisleri bunun delilleridir
(bk. İbn Rüşd, Bidâyetü'l-Müctehid, Mısır, ty., I, 119 vd.; İbn Kudâme,
el-Muğnî, 3. baskı, Kahire, ty., I, 376-491, 562-568; eş-Şîrâzî, el-Mühezzeb,
Matbaatü'l-Bâbî el-Halebî, I, 72). Her namazın ilk iki rek'atında Fâtiha'dan
sonra bir sûre okunması ise sünnettir. İmama uyan kimse, gizli okunan (sırrı)
namazda Fâtiha ve bir sûre okur. Mâlikî ve Hanbelîlere göre sesli okunan
(cehrî) namazda hiçbir şey okumaz. Şâfiîlere göre ise, cehrî'de yalnız
Fâtiha'yı okur. Ahmed bin Hanbel'in, açıklık kazanan görüşüne göre, cemaat,
imamın ilk ara verişinde, Fatihâ'nın yarısını, ikinci arada ise geri kalanını
okur. Bu ikisi arasında, imamın okuyuşunu dinler (ez-Zühaylî, a.g.e., I, 649).
İslâm bilginleri, namazda Arapçanın
dışında bir dille yapılacak kıraatin yeterli olmadığı konusunda görüş birliği
içindedirler. Çünkü Kur'ân'ın dili Arapçadır, Âyetlerde; "İşte böylece, Biz onu Arapça bir Kur'ân olarak indirdik" (20/Tâhâ,
113). "Şüphesiz Biz, kâfirlerin: ‘Bu
Kur'ân'ı, Muhammed'e bir adam öğretiyor’ dediklerini çok iyi biliyoruz.
Kendisine isnatta bulundukları bu adamın dili yabancıdır. Kur'ân ise açık,
fasîh arapçadır" (16/Nahl, 103); Kur'ân-ı Kerîm lafız ve mânâsı ile mûcizedir.
Lafızlar terceme ile değiştirilirse Kur'ân, nazım özelliğini kaybeder. Bu
sebeple terceme, ne Kur'ân ve ne de benzeri (misil) sayılmaz. Ancak, O'nun
tefsîri sayılabilir. Tefsîr, tefsir edilenden başkadır. Bu arada, bazı
Hanefîler'e göre Fâtiha'yı okumaktan âciz olan kimse, (Fâtiha'yı öğreninceye
kadar Arapçadan başka bir dille geçici olarak tercümesini okuyabilir
(el-Kâsânî, a.g.e., I, 112). (Hamdi Döndüren, Şamil İslâm Ansiklopedisi)
Kıraat, bilindiği gibi, okuma demektir.
Kıraathane de okuma evi, okuma yeri anlamına gelir. Eskiden kahvehanelere
kıraathane denilirdi. Gazete ve dergilerin, kitapların okunduğu yerlerdi de
onun için bu ad veriliyordu. Bir nevi kültür merkezi görevi üstlenen
kahvehanelerde kitap okunması, meddah hikâyelerinin anlatılması, şiir
söylenmesi, bu yerlerin “kıraathane” ismiyle anılmasına da sebep olmuş, bu
isim, günümüze kadar varlığını sürdürmüştür. İsim olarak hâlâ kahvehanelere
kıraathane denilmekle birlikte, içinde kitap ve dergi okunan kahvehane yok
gibidir. Bugünkü haliyle tam bir tembelhane, kumar ve bira içimi gibi büyük
günahların açıkça işlendiği yerler olarak görev yapmaktadır kahvehaneler.
Tilâvet kelimesi, Arapça
"t-l-v-" kökünden türemiş bir mastardır. Sözlükte; bir kimseye uyup
ardından gitmek, tâbî olmak; okumak gibi anlamlara gelmektedir (Âsım Efendi,
Kâmus, IV, 886-887). Tilâvet, her sözü okumak için kullanılırsa da, genel
olarak tilâvet denilince, Kur'an-ı Kerîm'i okumak anlaşılır olmuştur. Kur'an'ı
ve bir kitabı okumakla birlikte mânâyı düşünmek de bu kelimenin taşıdığı
anlamlar içinde bulunmaktadır (Râgıb, Müfredât, 99).
Kur'an-ı Kerîm'de bu kök, belirtilen her
iki anlamda da kullanılmaktadır. Meselâ, Şems sûresi, 2. âyetinde "Ve'l-kameri izâ telâhâ"
ifadesinde, uymak, tabi olmak, izlemek anlamındadır: "Onu (güneşi) izlediği zaman aya yemin olsun" (91/Şems,
2). Müfessirler bu âyeti, "ayın güneşi izlediği zaman" şeklinde
yorumlamışlardır. (bkz. Müfredat, 100). Bakara sûresi, 44. âyetinde de; "tetlûne'l-kitâb” ifâdesinde,
okumak anlamındadır: "Kendinizi
unutursunuz da insanlara iyililikle mi emredersiniz? Halbuki siz Kitab'ı
(Tevrât'ı) okuyup durursunuz. Artık akletmez misiniz?" (2/Bakara, 44).
Bakara sûresi, 121. âyetindeki "yetlûnehû
hakka tilâvetih" ifadesi de hem gerçek anlamda, gönüllerine
sindirerek, anlayarak okumak, hem de "tam mânâsıyla tâbi olmak"
anlamlarında yorumlanmıştır.
Kur'an-ı Kerîm'de tilâvet; Kur'an,
Allah'ın âyetleri, Kitab, Allah'ın haram kıldıklarının okunması, Peygamberlerin
kıssalarının aktarılması gibi konularla ilgili olarak geçmektedir (bkz. 2/Bakara,
252; 6/En'âm, 151; 7/A'râf, 175; 10/Yûnus, 15; 26/Şuarâ, 69; 28/Kasas, 45).
Tilâvet; Kur'an'ı, Kitâb'ı ve Allah Teâlâ'nın âyetlerini okumakla birlikte,
bunlar üzerinde iyice düşünmek, gereğince amel etmek anlamlarını da
içermektedir. Bu bakımdan kıraat, genel bir anlam ifade ederken, tilâvet daha
özel bir anlam taşımaktadır. Onun için her tilâvet kıraattir, fakat her kıraat
tilâvet değildir, denilmiştir (Müfredât, 100).
Tilâvet denilince, yukarıda
belirttiğimiz anlamlarla birlikte genel olarak Kur'an'ın tilâveti, okunmasının
anlaşıldığını söylemiştik. Âlimler, Kur'an'ın tilâveti konusuna büyük önem
vermişler ve bunun için uyulması gereken birtakım âdâb ve kurallar sunmuşlardır. Kur'ân
tilâvetinin insanın ruhuna işlemesi ve onu yükseltmesi için, insanın Kur'an
karşısındaki durumunu çok iyi anlaması gerekmektedir. Tilâvetin mânevî yönü ile
ilgili birtakım hususlar bulunmaktadır.
Bunları şöylece özetleyebiliriz: Kelâmın büyüklüğünü ve ulviyetini anlamak,
okunan kelâmın beşer sözü olmadığını Allah'ın olduğunu idrâk ederek, O'nun
büyüklüğünü kalbinde hissetmek; kalp huzuru ve nefsin dedikodularını terketmek;
düşünmek, anlamak, Kur'an'ı anlamaya engel olan hallerden sıyrılmak, Kur'an
okuyan kimsenin O'nun bütün hitaplarında kendisinin kastedildiğini kabul etmek,
vb. gibi konular (bu konuda daha geniş bilgi için bkz. İsmail Karaçam, Kur'an-ı
Kerîm'in Faziletleri ve Okuma Kâideleri, 434-454).
Kur'an-ı Kerîm'de secde âyetleri
bulunmaktadır ve bunların sayısı da 14'tür. Bunlara tilâvet secdesi adı
verilmektedir. Kur'an'ı okuyan veya işiten kimsenin, bu yerler geldiğinde secde
etmesi gerekmektedir. Ebû Hanîfe'ye göre Kur'an'ı okuyan ve dinleyen üzerine
tilâvet secdesi vaciptir. bu secde namazın içinde, dışında yalnız veya bir
imama uymak sûretiyle cemaat halinde de yapılabilir. (Erdoğan Pazarbaşı, Şamil
İslâm Ansiklopedisi)
Tilâvet, 'Te-Lâ' fiil kökünden gelir.
'Gerek cismen, gerekse yaptıklarına uymak sûretiyle birinin ardına düşmek,
ardından gelmek, demektir. Türkçe'de kullanılan ve 'ikinci derecede' anlamına
gelen 'tali' kelimesi de 'te lâ'dan türemedir (Müfredat, 75). 'Ve'l-kameri izâ telâhâ' âyetinde, 'ay
onu(güneşi) izlediği zaman' (91/Şems, 2) anlamı verilmiştir. Burada
'izlemek', güneşten sonra doğduğu, nurunu güneşten aldığı gibi çeşitli
şekillerde yorumlanmıştır. Ragıp el-İsfahanî, 'güneşin yolunda gittiği,
ışığını ondan aldığı' şeklinde tefsir etmektedir. İ. Kuteybe de, 'güneşi
izlediği zaman' şeklinde yorumlamıştır (Tefsîru Ğarib'il-Kur'an, s. 529).
Bu âyetin dışında, Kur'an'da tilâvet, 'Allah'ın haram ettikleri,
Zülkarneyn, Adem'in iki oğlu' gibi kıssalar, Kur'an, Allah'ın âyetleri ve
Kitapla ilgili olarak geçer; yani 'kitabı tilâvet,
Allah'ın âyetlerini tilâvet' gibi
(6/En'âm, 151; 27/Neml, 92; 28/Kasas, 45; 2/Bakara, 252; 7/A'râf, 175; 26/Şuarâ,
69; 10/Yûnus, 15 vs.). Tilâvet, 'Kur'an'ı, Kitab'ı veya Allah'ın âyetlerini
okumakla birlikte, üzerlerinde düşünmek, bir hadiste buyurulduğu gibi, azapla
korkutulan âyetler okunurken Allah'a sığınmak, müjdelerle ilgili âyetlerde
hamdetmek, âyetlerin gereklerini yapmak, haramları anlayıp inanmak ve
işlememek, emirleri ise yerine getirmek' anlamlarını da içerir. Bu yönüyle,
Kıraet genel bir anlam ifade ederken, Tilâvet daha özel bir anlam ifade eder.
'Her tilâvet kıraettir, fakat, her kıraet tilâvet değildir.' 'Onu tilâvetin hakkı olan bir tilâvette
tilâvet ederler' (2/Bakara, 121) âyetinde bu gerçek ifade edilmekte,
Kitab'ın ilmine vâkıf olma ve Kitapla amel etme durumu açıklanmaktadır. “Şeytanların tilâvet ettiklerine uydular”
(2/Bakara, 102) âyetinde, şeytanlardan hem ins, hem cin şeytanları kastedilmektedir.
Kur'an, vahy'i açıklarken belirttiğimiz gibi, şeytanların da kendi adamlarına
vahyde bulunduklarını, yani, birbirleriyle anlaşabilecekleri bir dilde konuştuklarını,
şeytanların fısıldama ve vesvese sûretiyle vahyde bulunduğunu, insandan olan
şeytanlarınsa gizli gizli toplantılarda Allah'ın vahyine karşı
fısıldaştıklarını anlatır. İşte, bu âyette belirtilen 'şeytanların tilâveti'
böyle bir tilâvettir; kendi vahylerindeki emir ve yasakları fısıldamaları,
gizli gizli birbirlerine ve adamlarına aktarmaları ve kendilerine tilâvet
olunan kişilerin de, gerek tilâvet sözcüğünün anlamında yer aldığı, gerekse,
'uydular' kelimesiyle de belirtildiği gibi, bu emir ve yasakları yerine
getirdikleri bildirilmektedir, Bu âyetteki tilâvet kelimesini İ. Cerir
et-Taberî 'rivâyet etme' anlamında kullanmıştır (Nakl. İbn Kuteybe, a.g.e., s:
59). Yaptığımız açıklamada bu anlam da vardır; insandan ve cinden olan şeytanlar
birbirlerine kendi işleriyle ilgili olarak rivâyette, yani aktarımda
bulunmaktadırlar (Ali Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, Beyan Y., s. 69).
Tertîl kelimesi, Arapça "rtl"
kökünden "tef'l" ölçüsünde bir mastardır. Sözlükte; sözü güzel,
yerinde ve düzenli söylemek, bir şeyi doğru yapmak, düzenlemek, sıralamak, açık
açık hakkını vererek açıklamak gibi anlamlara gelmektedir (bkz. Râgıb,
Müfredât, 273). Aralarında çok az açık bulunan ve gâyet düzgün görünen dişler
için de "sağr retl" ifadesi kullanılır (Elmalılı Hamdi Yazır, Hak
Dini Kur'an Dili, VIII, 5426). Bir metni okurken yavaş yavaş, acele etmeksizin,
tâne tâne, her bir harfin edâsının, nazmının ve mânâsının hakkını vermek sûretiyle
okumaya da tertl denmektedir. Kur'an okunuşuyla ilgili olarak, kelimeleri
ağızdan kolaylıkla ve düzgün bir biçimde çıkarmak anlamındadır (İbn Kuteybe,
Tefsîru Garîbi'l-Kur'an, 262). Kıraatta tertîl; yavaş yavaş, acele etmeden,
harfleri ve hareketleri dizilmiş inci taneleri gibi açık bir şekilde, mana ve
hikmeti düşünerek metni tâne tâne okumak anlamında kullanılmaktadır (Kurtubî,
Tefsîr, I, 17).
Kur'an tertîl üzere nâzil olmuştur. Hz.
Peygamber; "Allah, Kur'an'ı indirildiği şekilde okuyanı sever"
sözleriyle Kur'an'ı tertîl ile okumayı teşvik etmişlerdir (İbnü'l-Cezerî,
en-Neşr, I, 207). Nitekim Kur'an-ı Kerîm'deki "Kur'an'ı açık açık, tâne
tâne (tertîl ile) oku" (Müzzemmil, 73/4) âyet-i kerîmesi de bu konuyu açık
bir şekilde anlatmaktadır. Âlimler bu âyetle ilgili olarak bazı yorumlarda
bulunmuşlardır. Fahreddin Râzî, "Kur'an'ı tertîl ile okumak; mânâsını
anlayarak, âyetlerin içerdiği gerçekleri iyice düşünerek okumaktır. Allah'ın
azametini belirten âyetleri, bu azameti gönlünde hissederek, tehdîd ve müjdeyi
içeren âyetleri de, ümit ve korku duygularıyla dolup taşarak okumaktır"
(bkz. Râzî, Tefsîr, XXX, 174) demektedir. Gazâlî de, Kur'an okumaktan maksadın,
mânâsını anlamak ve üzerinde düşünmek olabileceğini; bunun için de Kur'an'ın
tertl üzere okunmasının gerekli olduğunu vurgulamıştır (bkz. Gazâlî, İhyâ, I,
289). Bu açıklamalar ışığında Kur'an'ın tertîl ile okunmasını; onun anlamını
düşünerek, harflerin çıkış yerlerine ve tecvide dikkat ederek, anlamına göre
sesi yükseltip alçaltarak, bir hadiste belirtildiği gibi, hitap ifade eden
yerlerde karşıdakine hitab eder gibi bir ses tonuyla, durulacak yerde durup,
geçilecek yerde geçerek, ağır ağır, Kur'an'ın gerçek amacını hem duyup, hem de
dinleyenlere duyurarak okumaktır, şeklinde açıklayabiliriz (bkz. Ali Ünal,
Kur'an'da Temel Kavramlar, 71).
Âlimler, Kur'an-ı Kerîm'i sür'atlice
okuyup, çok okumanın mı, yoksa ağır olarak okuyup az okumanın mı daha üstün
olduğu konusunu tartışmışlar, bir kısmı "Tertîl ve tedebbür ile az okumak
diğerinden daha üstündür" demişlerdir. İbn Abbas ve İbn Mes'ud bu görüşü
savunmaktadırlar. Bu görüşün sahiplerine göre, kıraatten maksat; Kur'an'ı
anlamak, düşünmek, içindekileri bilmek ve onunla amel etmektir (İbn Kayvim
el-Cevziyye, Zâdü'l-Meâd, I, 88). Buhârî, Sahîh'inde Kur'an'ın tertîl ile
okunmasının gerekliliğine ve sür'atli olarak okumanın mekruh olduğuna dâir bir
bab açmış ve bu şekilde okumanın hoş olmadığını Abdullah b. Mes'ud'dan rivâyet
ettiği bir hadisle açıklamıştır (Buhârî, Sahîh, VI, 109 vd). İbn Kayyim, İbn
Mes'ud'dan şu rivâyeti nakleder: "Alkame, İbn Mes'ud'dan Kur'an okurdu,
sesi güzel bir kimse idi. İbn Mes'ud ona "Anam babam sana feda olsun,
Kur'an'ı tertl ile oku, çünkü tertîl onun süsüdür" dedi. Yine İbn Mes'ud:
"Şiir söyler gibi Kur'an okumayın, çürük hurma atar gibi dağıtmayın. O'nun
incelikleri üzerinde durun, kalbinizi onunla harekete geçirin" (İbn
Kayyim, Zâdü'l-Meâd, 1, 89). Bu konuda İbn Abbas'tan da şöyle bir rivâyet
nakledilmektedir: İbn Abbas'a Ebû Hamze: "Ben süratli Kur'an okuyan bir
kimseyim. Çoğu zaman bir gecede Kur'an'ı bir veya iki defa okurum"
deyince, İbn Abbas: "Benim ağır ağır bir sûre okumam, bana senin bu
yaptığından daha güzel geliyor. Eğer sen bu işi yapacaksan, kulakların duyacağı
ve kalbin anlayacağı bir kıraatle oku" demiştir (İbn Kayyim, Zâdü'l-Meâd,
I, 89). Süratli okuyup, çok okumanın daha fazîletli olduğunu söyleyenler de kim
ne kadar fazla Kur'an okursa, o kadar çok sevap kazanacağını belirten hadisi
(bkz. Şerhu Sahîhi't-Tirmizî, XI, 34) hareket noktası yapmışlardır. Üçüncü bir
görüş daha vardır ki, o da konuyu insanın tabiat ve alışkanlığı ile
değerlendirenlerin görüşüdür. Yani Kur'an'ın kıraatini sür'atli veya ağır
şekilde okumaya alışmış olan kimseler, alıştıkları şekilde okumalarıdır (geniş
bilgi için bkz. İsmail Karaçam, Kur'an-ı Kerîm'in Fazîletleri ve Okunma
Kâideleri, 189-191).
Kur'an-ı Kerîm'de "r-t-l" kökü
dört defa ve hepsi de "tef'îl" ölçüsünde geçmektedir. İkisi Furkan sûresi,
4. âyetinde "ve rattili'l-Kur'âne
tertîlen" şekillerinde geçmektedir. Furkan, 32’de, inkâr edenlerin Hz.
Peygamber'e, Tevrat ve İncil'de olduğu gibi, Kur'an-ı Kerîm'in de parça parça
değil de, hepsinin birden indirilmesi gerektiği yolundaki sözlerini anlatan âyetin
devamında "Biz onu senin kalbine
iyice yerleştirmek için böyle (parça parça indirdik) ve onu tane tane
(ayırarak) okuduk" (25/Furkan, 32) ifâdesinde, Kur'an'ın parça parça
indirilmesinin sebep ve hikmetleri anlatılmakta, Müzzemmil, 4.'de de, daha önce
açıkladığımız gibi, Kur'an'ın tertîl ile; açık açık, tane tane okunması
istenmektedir (73/Müzzemmil, 4). Bu Kur'an ifâdelerinden anlaşıldığına göre,
"tertîl" kavramı hem Kur'an'ı kalbe iyice yerleştirmek amacıyla
bölümlere ayırmak, açıklamak (bkz. Sâbûnî, Safvetü't-Tefâsir, II/573), hem de
onun mânâsını düşünmek, anlamak ve yaşamak amacına yönelik olarak ağır ağır,
dura dura okumak anlamlarını ifâde etmektedir (Bkz. Sâbûnî, III/728; Erdoğan
Pazarbaşı, Şamil İslâm Ansiklopedisi)
Tertîl, Kıraet'in bir şeklidir. 'Ra-Te-Le'
fiilinden 'tef'îl' babında masdardır. 'Bir şeyi doğru yapmak, dosdoğru
düzenlemek, kusursuz bir düzen içinde, açık açık hakkını vererek açıklamak
demektir. Aralarında pek az açık bulunan ve gâyet düzgün görülen ön dişlere
'sağr retl denir (Hak Dini Kur'an Dili, VIII, 5426). Yani, 'tertîl', 'şeyleri
aralarında az bir açıklıkla oldukça düzgün bir şekilde düzene koymak' anlamını
taşımaktadır. Kur'an'ın okunuşuyla ügili olarak, 'kelimeleri ağızdan kolaylıkla
ve düzgünce çıkarmak' anlamını verir (İbn Kuteybe, a.g.e. 262). Allah, “Kur'an'ı tam bir tertîl üzere oku” (73/Müzzemmil,
4) buyurmaktadır. Bu, Kur’an'ı anlamını düşünerek, harflerin çıkış yerlerine ve
tecvide dikkat ederek, anlama göre sesi yükseltip alçaltarak, bir hadiste
belirtildiği gibi, hitap ifade eden yerlerde karşıdakine hitap eder bir ses
tonu vererek, durulacak yerlerde durup geçilecek yerlerde geçerek, ağır ağır
ve Kur'an'ın gerçek amacını hem duyup, hem de dinleyenlere duyurarak okumak
demektir.
Kur’an’ı Anlamak Farzdır; Kur’an,
Anlaşılması Zor Bir Kitap Değildir
Allah’ın insanlığa sunduğu en son ve
mütekâmil din olan islâm’ın ana kaynağı Kur’an’ın önündeki en büyük engel, onun
ortalama insanlar tarafından anlaşılması zor hatta imkânsız bir kitap olduğu
tarzındaki “zan”dır. Maalesef bugün,
müslümanlar arasında doğrudan Kur’an’la muhatap olmanın günah olduğu, Kur’an
meâli ya da tefsirini okumanın mahzurlu olduğu, dahası Kur’an’ı kendi başına
okuyanın sapıtacağı veya küfre düşeceği tarzındaki kanaatler-kasıtlı ya da
kasıtsız olarak-hayli yaygınlaştırılmış bulunuyor. Bu yüzdendir ki, günümüz
müslümanı ile inandığı dinin esasını açıklayan Kitab-ı Mübin arasına konulan
kalın duvarlar bir türlü aşılamamaktadır. Kur’an’i bir temele dayanmayan birçok
sözde dinî, mezhebî, tasavvufî yaklaşım, bâtıl anlayış ve hurâfenin müslümanlar
arasında bu denli yaygınlaşmasının biricik nedeni, Kur’an’dan kopuk olmak,
Kur’anî kültüre sahip olmamak ve Kur’anî bakış açısından yoksun bulunmaktır.
Kur’an, ısrarla kendisinin Allah
katından bütün insanlar ve inananlar için rehber, yol gösterici, uyarıcı, açıklayıcı, kolaylaştırılmış bir
kitap olarak, bir rahmet olarak gönderildiğini hatırlatır dururken; O’nun zorlaştırılmış, kapalı, şifrelerle dolu
veya sadece uzmanların çözüp anlayabileceği
bir kitap olduğunu söylemek, gaflet değilse ihânettir. Kur’an’ın kapağını
açıp da birkaç sayfa okuyan bir müslüman, Allah’ın kitabının ne kadar kolay
anlaşılır, ne kadar cezbedici ve ne kadar kuşatıcı bir kitap olduğunu hemen
farkedecektir. Kur’an’ın Arapça’dan
herhangi bir dile yapılan çeviri ya da meâlindeki kapalılık, hata, dil yanlışı
veya isabetsizlikler, Kur’an’ı okumamanın veya O’nu anlamaya çalışmamanın
mâzereti olamaz. Üstelik, meâl, tercüme veya tefsirlerdeki- bir yerde doğal
karşılanması gereken- beşerî hatalarda, öyle sanıldığı kadar büyük ve
düzeltilemez yanlışlar değildir. Kaldı ki, bu engelleri aşmak da yine Kur’an’la
doğrudan muhatap olması gereken müslümana düşmektedir. Ancak, görünen o ki,
müslümanlar arasında yaygınlaştırılan anlayış, bu tür meâl ya da terceme
yanlışlarına karşı ihtiyatlı olmak değil, tam tersine şudur: “Sakın ha,
doğrudan Kur’an’la muhatap olmayın; onu her önüne gelen anlayamaz; binâenaleyh,
onu anlamak için mutlaka bir aracıya başvurmak zorundasınız.” İşte Kur’an’la
müslüman arasındaki en büyük engel budur ve kafalardaki bu betonlaşmış
zihniyeti yıkmadan da müslümanların iflah olması mümkün değildir. İslâm
dünyasının ve Türkiye müslümanlarının içinde bulundukları düşünce tembelliği,
zihin kirliliği, karamsarlık, üretimsizlik, bağnazlık, kısırlık,
parçalanmışlık, rezalet ve sefalet bu granitleşmiş zihniyetin bir sonucu olarak
“Kur’an’ın terkedilmiş bırakılmasından” kaynaklanmaktadır.
Kur’an’ın kapalı, muğlak, ne dediği
anlaşılmayan ya da aracısız anlaşılması mümkün olmayan bir kitap olması
Allah’ın sünnetine ve adaletine ters düşer.
Bir kere İslâm, Allah ile insanlar
arasındaki bütün put, vesen, ilâh, sihirbaz, cibt, rahip vs. türünden ne kadar
aracı ve vasıta varsa hepsini ortadan kaldırmak için gelmiştir. Allah, kendisi
ile kulu arasında hiçbir engeli kabul etmez.
“Dikkat
edin! Katıksız din yalnızca Allah’a aittir. O’ndan başka veliler edinenler, “Biz bunlara bizi
Allah’a daha fazla yaklaştırsınlar diye ibâdet ediyoruz” derler. Doğrusu Allah,
hiçbir yalancı kâfiri doğru yola iletmez.” ( 39/Zümer, 3 )
Bu yüzdendir ki Allah, yüce kitabında doğrudan “insanlara” ve
“inananlara” hitab eder; uzmanlara, aracılara veya din adamları sınıfına değil.
Kur’an sayfalarını şöyle bir karıştıran herkes, bu gerçeği kolayca farkeder. Bu
gerçek, hiçbir zaman, bir başkasının bilgi, tecrübe ve araştırmalarından
yararlanmamak anlamına gelmez. Ancak, tekrar hatırlatalım ki, Kur’an’ın
doğrudan muhatabı birey olarak insandır.
İkincisi; Allah âdildir ve asla kullarına zulmetmek istemez.
Dolayısıyla, Kur’an’ın bizim anlayış seviyemizin üzerinde, ağır ve kavranılması
güç bir kitap olduğunu söylemek, hâşâ Allah’a zulüm izafe etmek olur. Bu tür
iddialarda bulunanların şu Kur’an beyanlarından habersiz oldukları âşikârdır:
“Allah
kimseye gücünü aşan bir sorumluluk yüklemez.” (2/Bakara, 285) “Allah sizi
zorlamak istemez; Allah sizi arıtıp üzerinize olan nimetini tamamlamak ister
ki, şükdesiniz.” (5/Mâide, 6) “Tâ, Sin.
Bunlar, Kur’an’ın ve apaçık olan kitab’ın âyetleridir.” (27/Neml, 1) “O,size Kitab’ı açıklamış olarak
indirmiştir.” (6/En’am, 114) “Allah,
dinde sizin için bir zorluk kılmamıştır.” (22/Hacc, 78)
Üçüncü olarak, insanları dünya ve âhiret
mutluluğuna kavuşturmak, onların yanlışlara düşmesini önleyip iyi ve güzel
davranışlarda bulunmasını sağlamak, insan ve toplum hayatını a’dan z’ye
düzenlemek amacıyla gönderilmiş olan bir dinin herkesçe “anlaşılabilir” ve
“kavranabilir” ilkeler ve kurallar ortaya koyması, tabiatının gereğidir.
Kur’an, insanları irşat ve uyarmak için geldiğine göre, mesajı ve içeriği
kapalı, anlaşılmaz ve soyut olamaz.
Kur’an’ı
Nasıl Okumalıyız? Kur'an'ı nasıl
okumak, onunla nasıl ilişki kurmak gerektiğine dair çok sayıda âyet vardır. Bu
âyetlerde bir hidâyet kitabı olan Kur'an'ı özüne ve amaçlarına uygun olarak
okumanın yolları gösterilmiştir. Söz konusu yollar, aynı zamanda onun
tefsirinin de yöntemine ilişkin köşe taşlarını da belirleyecek bir
yeterliliktedir. Kullarına karşı engin bir rahmet kaynağı olan Rabbimiz
mehametinin bir tezahürü olarak indirdiği Kur'an'da yorumlama kılavuzu yerine
geçecek köşe taşları mesabesindeki ilkeleri de beyan etmiştir. Bize düşen,
arınmak ve arındırmak, vahiyle yenilenmek yenilemek için kılavuza uygun düşecek
tutumlar içerisine girebilmektir.
Kur’an’da
Nâsih ve Mensuh Var mıdır?
Nesh, bir şeyi yerinden yok etmek mânâsındadır.
Bir şeyin yerine başkasını yerleştirmek demektir. Güneş gölgeyi nesh etti, onun
yerine geçti. İhtiyarlık gençliği nesh etti de aynı manaya gelir.
Neshin şer’î ıstilâh olarak mânâsı,
herhangi bir hükmün hilâfına diğer bir delilin o hükmü kaldırması veya
değiştirmesidir. Nâsih, hükmü kaldıran; mensuh, hükmü kalkan âyettir.
Kur’an’da nâsih ve mensûh var mıdır, yok
mudur; çok mühim bir bahistir. Biz burada bu bahsi aydınlatmak istiyoruz.
Her şeyden evvel şu noktayı belirtmek
isteriz ki, Kur’an’ı Kerim’den herhangi bir âyetin neshedilmiş olduğuna dair
bir tek hadis-î şerîf rivâyet edilmemektedir.
Hz. Peygamber, böyle bir şeyden
bahsetmediğine göre, bunun nereden çıkmış olduğunu anlamak çok kolaydır. Demek
ki, Asr-ı Saâdet’ten sonra, birbirini tutmadığı görülen iki âyet karşısında
kalanlar, bunlardan birinin diğerini neshetmiş olduğunu sanmışlardır. Halbuki
Kur’an’ı Kerîm, nasıl tefsir edilmesi gerektiğini anlatan kaideleri beyan
ederken bütün kitapta birbirine uymayan, birbirini tutmayan iki âyet
bulunmadığını belirtmiştir. Diğer bir âyet-i kerîmede, Kur’an’ın âyetleri
arasında hiçbir ayrılık bulunmadığını anlatarak, “...Bu Kur’an Allah’tan gayrısı tarafından olsaydı, elbetteki, içinde
birçok ayrılıklar ve âhenksizlikler bulacaklardı.” (4/Nisâ, 82) diyor. Madem ki Kur’an içinde
hiçbir ayrılık, hiçbir âhenksizlik yoktur, nâsih ve mensûh’un da bulunmaması
icab eder. Çünkü, nâsih ve mensûhun temeli, âyetler arasında uygunsuzluklar
bulmaktır. Çünkü, nâsih ve mensuhun temeli, âyetler arasında uygunsuzluklar
bulmaktır.
Nesih meselesini Kur’an’a dayamak
isteyenler, Bakara süresi 106. âyetini delil olarak sunmuşlardır. “Biz bir
âyeti nesheder, yahut unutturursak, ondan daha hayırlısını yahut eşini getiririz.”
Bu âyetin, daha önceki şeriatlerin
neshinden bahsettiği son derece âşikârdır. Çünkü nesihten başka “insâ”dan, yani
unutturulan âyetlerden bahsediyor. Bu ise Kur’an’a uymaz; Bilakis Kur’an’ın
saklanmış ve korunmuş olduğu bildirmekten başka A’lâ süresinde Hz.
Peygamber’e “Biz sana Kur’an’ı okutacağız ve sen asla unutmayacaksın”
deniliyor. Esasen Kur’an’ı Kerim’in âyetleri vahy oldukça hemen yazıldığı için,
onun unutulmasına imkân yoktur. Buna mukabil, İslâm’dan önceki dinlerden ve
şeriatlerden mühim kısımların unutulmuş olduğu şüphe götürmez. Onun için
Kur’an, bu âyetle, daha önce gönderilen şeriatlerin neshedilmiş, fakat ondan
daha hayırlısının İslâm dini ile gönderilmiş olduğunu bildirmektedir.
Elhasıl, Kur’an’ı Kerim kendi
âyetlerinden bazılarının neshedilmiş olduğuna dair vûcuda getirilen nazariyeleri
doğrulayacak hiçbir âyeti ihtivâ etmemektedir.
A-Yöntemin
Temel İlkelerini Kur'an'dan Çıkararak Okumalıyız
Yönteme dair Kur'an'da geçen iki temel
kavramdan söz edeceğiz. Şüphesiz tefsir usûlüne ilişkin olarak ilâhî kelâmın
dile getirdiği çok sayıda kelime ve kavramdan bahsetmek mümkündür.
Diğerlerinin bu ikisi etrafında dönmesinden dolayı, onlara uzun uzadıya
değerlendirmeyeceğiz, Kur'an'ı Kur'an ile tefsirde belki de en belirleyici rol
üstlenen iki kavramdan söz etmek mümkündür: Muhkem, müteşâbih ve buna bağımlı
olarak anlaşılması gereken te'vil kavramı.
B-
Kur'an'ı, Tefsir Usûlü'nün Anahtar Terimlerini Bilerek Okumalıyız
Muhkem
– Müteşâbih Meselesi
Bu meseleyle ilgili anahtar âyet-i
kerime şudur: “Sana Kitab’ı indiren
O’dur. O’nda kitabın anası/temeli olan muhkem âyetler vardır. Diğerleri de
müteşâbih âyetlerdir. Kalplerinde eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve bunları
kendilerine göre yorumlamak için İlâhî kelâmın müteşâbih âyetlerinin peşine düşerler.
Oysa Allah’tan başka kimse onun tevilini/kesin anlamını bilemez. İlimde
derinleşenler ise, “Biz ona inandık; (ilâhi kelâmın) tümü Rabbimizdendir.”
derler. Bunları ancak temiz akıl sahipleri düşünür ve anlarlar.” (3/Âl-i
İmrân, 7).
Muhkem, açık olup mânâsının anlaşılması için bir başka şeye ihtiyaç
göstermeyen, kendi başına kolayca anlaşılabilen âyetlerdir. Müteşâbih ise, mânâsı
kapalı olan, doğrudan doğruya lafzından ne murad edildiği anlaşılmayıp başka
bir âyetle tefsir edilen, birbirine benzer çeşitli anlamlara gelebilen
âyetlerdir.
Muhkem âyetler, farzları, emir ve
nehiyleri, helal ve haramı, vaad ve va’di açıklayan âyetlerdir. Müteşâbih
âyetler ise, bunların dışında birbirlerini tasdik eden âyetler ile kıssa ve
darbı meselleri ihtivâ eden âyetlerdir.
Şatıbî, müteşâbih unsurların Kur’an’da
çok az olduğunu söyler ve buna delil olarak da yukarıdaki âyeti gösterir.
Âyette geçen “onda ümmü’l kitab olan muhkem âyetler vardır.” ifadesinden,
muhkemlerin büyük çoğunlukta olduğu sonucunu çıkarır. “Ümmü’l Kitab,” kitabın
anası demektir; bir şeyin anası ise o şeyin büyük çoğunluğunu ve tamamına yakın
kısmını teşkil eder. Ümmü, aynı zamanda asıl, esas manalarına da gelir.
Kur’an sadece insanlar arasında meydana
gelen anlaşılmazlıkları ortadan kaldırmak ve onların problemlerine çözüm
getirmek için gelmiştir. Müşkil ve açık seçik olmayan bir şey, sadece yeni
açmazlara ve şaşkınlıklara sebep olur ve asla hidâyet ve beyan özelliği
taşımaz. Oysa ki şeriat, ancak bir beyan ve hidâyettir. Dolayısıyla bu da,
müteşâbihin çok olmadığının bir delili olur. Öyle ki, eğer bizzat nass
(delili), şeriatta müteşâbih unsurların bulundurduğunu göstermeseydi,
müteşâbihlikten söz etmeye imkân bile olmayacaktı. Ancak, nass ile varlığı
bildirilen bu müteşâbih unsurlar, mükellefe (sorumluya) iman ve tasdik ötesinde
bir hüküm getirmemektedir ve bu durum gâyet açıktır.
Muhkem: Kur'an'ın
muhkem oluşu her şeyden onun korunmuşluğu ve tahkim kılınışı ile alakalıdır.
Rabbimiz mesajını cin ve insan şeytanlarından hem indiriliş sürecinde hem de
daha sonra korumuştur. Muhkemdir Kur'an. Çünkü hükümleri sağlamlaştırılmıştır;
yerinde sökülüp atılması imkânsız kayalar gibidir. İlâhî ahkamın yerinden
edilmesi, özüne müdahale edilmesi soyut ve somut güçlerin başarabileceği bir iş
değildir.
Rabbimiz âyetlerindeki mesajını beşerin
elinde oyuncak olmaktan, her türlü tasavvurun meşrulaştıncı aracı olmaktan
korumuştur. Bu nedenle Kur'an, kendi bütünlüğünde göreceliğe, hakikatin birbiri
ile çelişen çoğulculuğuna elvermeyecek bir mahiyet taşımaktadır. Kimi kötü
niyetli insanların İlâhî mesajı emellerine alet etme gayreti göstermeleri,
Kur'an ile değil ancak ve ancak Kur'an'a rağmen ve onun dışında olabilir.
Kur'an tarihi boyunca -ki on dört asırdır mesajın bulandırılmasına yol açan iyi
ve kötü niyetli saptırma gayretleri vardır- görülen bu türden çabalar, İlâhî
vahyin özüne ilişkin hiçbir tesirde bulunamamıştır.
Tevhid mücadelesinin sapmasını önleyecek
açıklıkta ilkeler koyan Yüce Rabbimiz, arınmak isteyenler için mesajını muhkem
kılmıştır. Bu bağlamda Kur'an'ın tüm mesajı muhkemdir: "Elif-Lâm-Râ. (Bu) İlâhî bir kitaptır ki, âyetleri her şeyden
bütünüyle haberdar olan hikmet sahibi Allah tarafından (kendi bütünlüğünde)
muhkem kılınmış/birbiri ile izah edilerek açık ve anlaşılır kılınmış ve
mufassalen/ayrıca birbiriyle bağlantılı olarak etraflı bir biçimde dile
getirilmiştir." (11/Hûd, 1). Kur'an'ın, her tür cin ve insan şeytanın
"İslâmî mücâdeleyi saptırarak başarısını gölgeleme gayretlerini boşa
çıkaracak evsafta oluşunu" vurgulayan diğer âyetler için bkz. 22/Hacc, 52;
İlâhî vahyin göreceliğe elvermeyecek açıklıkta oluşunu vurgulayan âyet için
bkz. 47/Muhammed, 20.
Müteşâbih: ‘Ş-b-h’ kök harflerinden türeyen
bir ismi fail olan müteşâbih; kısaca aralarında tenakuz ve çelişki olmayan
şeylerin bir biri ile benzeşen karakterde olması demektir. Kur'an'ın bütün sûrelerinde
yer alan âyetleri mesajın özü itibariyle birbirine benzer; aralarında her hangi
bir çelişki, uyumsuzluk yoktur. İlâhî vahiy, farklı konular üzerinden, farklı
sahnelerde mesajını dillendirmiş olsa da tüm âyetleri arasında açık ve
anlaşılır bir denkliği esas almıştır. Bu nedenle tüm âyetler -muhkemler de
dahil- müteşâbihtir. Müteşâbihin kapalı, muhkemin kapalı manalar ihtivâ ettiği
önyargısı doğru değildir. Eğer müteşâbihler, mânâsı kapalı âyetlerden
müteşekkil olsaydı, "tüyleri diken diken eden, kalpleri yatıştıran
duyarlılığa" nasıl yol açacaktı?
"Allah sözlerin en güzelini, müteşâbihen/birbiri ile uyumlu, kendi
içinde tutarlı, her türlü ifadesini çeşitli çeşitli biçimlerde tekrarlayan bir
İlâhî kelâm şeklinde indirir. Rablerinden korkanların ondan tüyleri ürperir;
(fakat) sonunda Allah'ın rahmetini hatırlayınca kalpleri ve tenleri yumuşar,
sakinleşir.” (39/Zümer, 23)
Kur'an'ın mesajı itibariyle kendi
bütünlüğü içinde ihtilafsız -tertîl ve tertip esasına göre- tutarlı, mesajı
birbiri ile uyumlu ve çelişkisiz bir kitap oluşunu vurgulayan diğer âyetler
için bkz. 4/Nisâ, 82 (İhtilafsız); 25/Furkan, 32 (Tertîlen/tertipli; tutarlı
bir bütün oluşturacak şekilde); 10/Yûnus, 37; 18/Kehf, 1; 32/Secde, 2; 39/Zümer,
28; 98/Beyyine, 3 (Suhufun mutahhara/arı-duru, kirlilik bulaşmmamış); 80/Abese,
11-16 (mutahhar/arı-duru, kirlilik bulaşmamış).
Müteşâbihin
Te'vîli: Te'vil; bir şeyin gerçekleşme zamanı, âhiri, nihai
anlamı demektir. Tefsirde yorum anlamına gelen bu kelime Kur'an-ı Kerim'de terim
olarak müteşâbihle ilişkilendirilmiştir. 3/Âl-i İmrân sûresi, 7. âyete göre,
"müteşâbihin te'vilini/nihai anlamını Allah'tan başkası" bilemez.
Müteşâbihin terim anlamını izah ve te'vili bu bütünlük içinde kavramaya
çalışmadan önce âyeti okuyalım: "...
İlâhî kelâmın özü (temeli) olan mukemler/açık ve kesin hükümlü mesajlar ile
müteşâbihleri/benzetmeler içeren mesajlardan oluşan bu İlâhî kelâmı sana
bahşeden O'dur. Fitne çıkarmak/kalpleri hakikatten sapmaya meyilli olanlar,
sırf kafaları karıştıracak şeyler bulmak için ona (keyfî) anlamlar yüklemek
için müteşâbihleri gündeme getirirler. Oysa onların te'vül'ni Allah'tan başkası
bilemez. Bu yüzden bilgide derinleşenler şöyle derler: 'Biz ona inanırız tümü
(muhkemler de müteşâbihler de) Rabbimizin katındandır. Derin kavrayış
sahipleri dışında kimse bundan düşünüp öğüt almaz." (3/Âl-i İmrân, 7)
Bu âyette müteşâbih, gaybın/görünmez
alemin bilgisinin insan zihnine kavratılması için yüksek teşbihlerle izah
edilmesi bağlamında geçmektedir. Müteşâbihin ilk bakışta öne çıkan;
"benzeşmek, birbirine uyumlu olmak" mânâsı, kavramsal bir mahiyet
kazanarak genişlemiştir. Böylece müteşâbihin terim anlamı şöyle bir mahiyet
kazanmış olmaktadır:
Müteşâbih; Yüce Allah'ın sınırlı kavrama
yeteneğine sahip olan insanoğluna, görünmez âlemin bilgisini yüksek teşbihlerle
beyan ettiği âyetlerdir. Eğitimde de kullanılan "bilinenden bilinmeyene,
somuttan soyuta" yöntemi insanoğlunun sınırlı kavrama yeteneğini harekete
geçirmek için neredeyse tek yoldur. Yani Allah'ın zatını tanıtan sıfatları,
cennet, cehennem, melekler v.b. konular ancak teşbihlerle -müteşâbih olarak-
beyan edilebilirdi. Gayb âleminin başka türlü de -mesela, soyuttan somuta,
bilinmeyenden bilinene doğru- açıklanması, tanıtılması idrâk alanı sınırlı
beşeri noksanlıklar taşıyan insanlara izah edilmesi mümkün de değildir.
Tanımdan da anlaşılacağı gibi, kapalılık
müteşâbih âyetlerin Kur'ân’î lafızlarında değil, yüksek benzetmelerle insan
zihinine yaklaştırılmak istenen konuların sınırları aşan boyutundadır. Bir
örnekle izah edecek olursak; cennet Rabbimizin teşbihlerle biz mü’minlere
anlattığı akidevî bir konu olup, çok sayıda âyette ondan söz edilmiştir. Bu
söz edişler müteşâbih/benzetmeli bir mahiyet taşımakta ve bizim kalplerimizde İlâhî
kelâmın murad ettiği kadarı ile sınırlı bir inanç oluşturmaktadır. Öte yandan
Ahiret hayatında bir mutluluk yurdu olarak mü’minlere va'dedilen cennetin
bilgisi Kur'an'da anılanlarla sınırlı değildir. Fakat insan olarak dünyada
kavrayabileceklerimiz de bize anlatılanlarla sınırlıdır.
Şimdi bu durumda bize anlatılanların
ardına düşmek boşuna bir çaba olmaktadır. İşte gözün kulağın ve kalbin sorumlu
olduğu bu boş çaba içerisine düşenler müteşâbih'in te'vilini araştırmaya kalkmakla
suçlanmaktadırlar. Müteşâbih'in te'vilinin peşine düşenlerin ise, "halis
niyet taşımayan fitneciler" olduğu beyan edilmiştir.
C- Amacına
Uygun Olarak Okumalıyız
İlâhî mesajın temel amcacı,
"muttakileri hidâyete erdirmek"tir. Rabbani bir tebyin olan Kur'an,
kalbini hak söz ile arınmaya açık tutan ve kendine alçak gönüllü olmayı ahlâk
edinen kimseler için hidâyet kaynağıdır. Yoksa O, her insanın sadrına şifa
verecek değildir. Bu nedenle Kur'an'ı her okuma ve anlama çabası hidâyetle
sonuçlarımayabilir. Bunda şaşılacak bir şey yoktur.
Kur'an ile kimlerin hidâyete
erebileceğini aşağıdaki birkaç âyetin mealinden okuyalım: "(Şu) söylenen her sözü (dikkatle) dinleyen ve onların en güzeline
uyan (kullarım)a (müjdeler vardır, çünkü) onlar Allah'ın hidâyetine mazhar
olmuşlardır ve onlar gerçekten) akıl iz'an sahipleridir." (39/Zümer, 18)
"Kur'an
insanoğluna bir rehber (hüden), bu rehberliğin apaçık bir delili (beyyine) ve
doğruyu yanlıştan ayırt edici bir ölçü (furkan) olarak (ilk defa) bu Ramazan
Ayı'nda indirilmiştir..." (2/Bakara,
185). Kur'an'ın bir hidâyet kitabı olduğunu ve "ancak takvâ sahipleri için
rehber olabileceği" ısrarla vurgulayan çok sayıda âyet vardır, bunlardan
bazıları için bkz. 2/Bakara, 1 -3; 3/Âl-i İmran, 101; 6/En'âm, 104; 7/A'râf, 203;
10/Yûnus, 107; 16/Nahl, 104; 17/İsrâ, 9; 45/Câsiye, 29-30 vd.
Kur'an'ın temel amacı, insanları hidâyete
sevk etmektir. Bu nedenle onun bir hidâyet kitabı olduğunu unutarak okumak,
insanı yanıltıcı sonuçların handikaplarına düşürecektir. Mesela, onu bilimsel
gelişmeler hakkında bilgi vermek zorunluluğu ile karşı karşıya bırakmak,
Kur'an'ın hidâyet kitabı olduğunu unutmak demektir. Geçmişte bu tür bir
yanılgı ile Kur'an'a yaklaşanlar, dünyanın düz olduğunu ve dönmediğini İlâhî kelâma
onaylatmak gibi bir handikapa düşmekten kendilerini kurtaramamışlardır.
Tefsir'deki yetkinliğinden kuşku
duymadığımız Fahruddin Razi, 27/Neml, sûresi 61. âyette geçen "yeri sizin döşek kıldık" şeklindeki
nimet vurgusunu, dönemin bilimsel anlayışını belirleyici kılarak tefsir edince
ortaya bugün için gülünüp geçilecek bir yorum çıkmıştır. Razi döşek meselinin
çağrışımlarını, yeryüzünün küre şeklinde olduğunu ama dönmediğini -sakin
olduğunu- ispatlamak için kullanarak şöyle demiştir: "Eğer hareketli olsaydı,
mutlak mânâda o yeryüzü bizim için bir döşek olmazdı. Çünkü yüksekten atlayan
bir kimsenin bu durumda yer yüzüne düşmemesi gerekirdi. Zira yeryüzü kayıp
gitmektedir. Bu insan da boşlukta kalmaktadır.” (Fahruddin er-Râzî, Tefsir-i
Kebir Mefatihu'l-Gayb, Ankara, 1988, cilt: 2, s. 113-114).
"Döşek meseli" aslında Yüce
Allah'ın insanoğluna nimetlerini hatırlatmaktan ibarettir. Bu ve benzer âyetlerin
mesajının amacı dışında yorumlanması son derece yanlıştır. Şükür gerektiren
bir çok İlâhî lutfun hatırlatıldığı diğer âyetlerin mesajı gibi bu da kendi gâyesi
ve bütünlüğü -bağlamı- içinde tefsir edilmelidir. Bu sebeple, yeryüzünün beşiğe
benzetildiği 43/Zuhruf sûresi, 10. âyeti de aynı şekilde "dünyanın
hareketli olduğuna, döndüğüne kanıt olarak kullanılmamalıdır. Çünkü
"bilim"in verileri her zaman için "yanlışlanabilir"
tartışılabilir, hipotetik materyaller ihtivâ etme kabiliyetini haizdir. Bundan
daha fazla değer vermek, Kur'an'ı ikincil kaynak durumuna düşürür; bilimi
birincil-belirleyici, etkin kaynak mesabesine çıkarır. Ki, bu durumda İlâhî
olanın beşeri olan tarafından kuşatılması, belirlenmesi durumu ortaya çıkar.
Böyle bir yanılgı ile günümüzde Kur'an'ı
tefsir etmeye kalkanlar da abesle iştigal anlamına gelecek uğraşlar içine
girebilmişlerdir. Nasıl dünyanın düz oluşuna ilişkin hakim bir yargıyı,
Kur'an'dan delillendirmeye kalkmak yanlışsa, hipotetik-zanni yargılar içeren ve
her zaman "yanlışlanabilir" bîr mahiyet taşıyan kimi moda düşünce ve
kanaatleri -meselâ dünyanın döndüğü ve yuvarlak olduğu gibi- İlâhî vahye
onaylatmaya çalışmak da yanlıştır.
Bu tür yanlışları Kur'an'ı bilimsel
yorumlama kaygısı güden "modern bâtınîler" çokça yapmaktadırlar.
Örneğin, cehennemin bir bölümü ve sıfatı olan "sekar"a, bilgisayar
diyecek kadar modern bilim karşısında kompleksli hareket eden bazı yorumcuların
düştüğü durum, en az dünyanın düz olduğunu söyleyenlerinki kadar traji-komik
bir vehâmet düzeyini imlemektedir (Y. N. Öztürk, Kur'an'daki İslâm, İstanbul,
1993, s. 21).
Yahut da İlâhî kelâmın amaçları arasında
yer almayan "insanlığın aya gidebilme imkânı" hakkında Kur'an'ı
konuşturmaya kalkanlar, zorla kendisinden bilgi devşirmeye çalışmakla
nevalarını Yüce Allah'a onaylatmaya çalışarak aslında zanni olanla yakînî olanı
kuşatma altına almak gibi abes bir görev üstlenmiş olmaktadırlar. Kısacası,
ona olmayan anlamlar yüklemek veya gâyesi dışında bilgiler sağmak maksadı ile
okumak son derece yanıltıcı sonuçlara yol açacaktır. Bu da Kur'an'ın moda bir
akımın, bir felsefi görüşün, bir ideolojinin yedeği, onaylayıcısı durumuna
indirgemek mânâsına gelecektir. İşin vehameti ve traji-komikliği ise, aradan
zaman geçmesi ile anlaşılacaktır. Orta çağda Katolik Kilisesi'nin bu ikrah ile
dayattığı, "dünyanın düz ve kainatın merkezi olduğu" inancı bugün ne
kadar komik karşılanmakta ise, hipotetik/bilimsel bir dille ifade edilmesi
gereken rnoda bir düşüncenin dînî bir ifade ile i'tikad haline getirilmesi gelecekte
o kadar komik karşılanabilecektir.
Her zaman yanlışlanabilir doğrular
içeren bilimsel konuların dînî ifadeler aracılığıyla kutsanmaya çalışılması
veya mü’minlerde varolan kompleksleri giderme gâyesi ile Kur'an'ın
enstrümantal/araç durumuna düşürülmesi son derece yanlıştır. Çünkü bir hidâyet
kitabı olan Kur'an'ın hipotetik bilgiler verme gâyesi yoktur. İlâhî kelâmın gâyesi;
Allah'ın mütevazi, arınmak isteyen kullarına yol göstermektir.
Özetle, Kur'an'ın amacı; ona gönül veren
mü’minler için, insanların etkilerine açık olan itikadı ve amelî alanları
sürekli yeniden onarmayı öğreten hükümler va'z etmektir. Buna ek olarak
yeryüzünde adaleti ikame etme görevini icra ederken karşılaşılan sorunlara
'Ahiretin önceliği ilkesi'nden hareketle çözümler bulmayı mü’minlere
öğretmektir.
1-Allah'ın
Adı ile ve Arınmak İçin Okumalıyız
a) Besmele
ile Başlamak Farzdır: Kendi yaşamının farkında
olup, kaderini tayinde söz sahibi kılınmış bir varlık olan insanoğlu bilinçli
olduğu oranda beşeri zaaflarından arınabilmektedir. Bu nedenle eylemlerini bir
alışkanlık eseri değil de belli bir şuurla yapması insanların tekamülü için
elzemdir. İlâhî vahyi önyargılardan arınarak okumak gerekir. Salt
"Allah'ın adı ile" O'nun rızasını kazanmak maksadı ile girişilen
çabalar, mesajın doğru kavranmasında başarılı olabilecek bir mahiyet
taşımaktadır. Zaten Allah'ın adı ile başlamayan, İlâhî vahyin ölçüleri
anlamlandırılmayan hiçbir fikri arınma ve hiçbir amel İslâmîlik vasfını hak
edemez. Değil mi ki İlâhî vahiy, ilk hitabını "Yaratan Rabbînin adı ile oku!" şeklinde yapmıştır? Öyleyse
O'nun adı ile başlama bilinci taşımayan hiçbir fehm-fıkh ve eylemlilik çabası
Rabbânî rızâya ulaşamayacaktır.
Övülmeye değer bulunan bu bilinçlilik
hali, İlâhî vahyin ilk hitabında şöyle dillendirilmiştir: "Oku! insanı bir alaktan Yaratan Rabbinin adı ile oku! Çünkü
Rabbin sonsuz kerem sahibidir."
(96/Alak, 1-3)
Allah'ın adı ile okumak, O'nun rızasını
ve memnuniyetini arzulayarak mücadeleyi biçimlendirmek anlamına da
gelmektedir. Bu noktada Kur'an okumaları eğer şer odaklarını memnun etmeyi
amaçla" yarak yapılıyorsa, İlâhî rızadan hiçbir iz taşımayan sonuçların
hası olmasına engel olmak mümkün olmayacaktır. Bu nedenle aşağıdaki âyette
beyan edildiği üzere, niyetin halis olması gerekmektedir; Allah'ın adını
yüceltmeyi amaçlamayan okuma hiçbir şekilde İlâhî vahyin bütüncül mesajını
doğru takdir edemeyecektir: "Ama
(hem gece hem de gündüz) Rabbinin adını an! Ve bütün varlığınla kendini O'na ada!"
(73/Müzzemmil, 8)
Önyargılardan arınarak, Allah'ın
rızasını kazanmak için Kur'an'ı okumak, istiâze ile/şeytani olan her tür güç
odaklarından İlâhî vahyin esenliğine sığınarak mümkündür. Hem şeytani güçleri
hem de Rabbi memnun etme amacı taşıyan Kur'an okumaları, yarım gönüllü
münafıkların işidir. Günümüzde bu tür münafıklar, Kur'an'ın aslına nüfuz
edemedikleri için mânâsında, meal ve tefsirinde reform yapma, İlâhî vahyin
te'vili ile tahrif yapmaya yönelmektedirler. Çünkü onlar her işlerinde olduğu
gibi vahyi te'vil etmede de Allah'a istiâze'de bulunmamakta, tâğutlara
sığınmaktadırlar. Oysa sığınmaya değer tek güç Allah'tır: "Şimdi Kur'an okuyacağın zaman, hemen o kovulmuş şeytandan istiâze
yap: Allah'a sığın (Eûzü-Besmele çek). Gerçekte onun İmana erişenlerin ve
Rablerine güven bağlamış olanların üzerinde bir nüfuzu/etkisi yoktur. Onun
yalnızca kendisini izlemeye istekli olanlar üzerinde ve bir de ona tanrısal
nitelikler yakıştıranlar üzerinde etkisi vardır." (16/Nahl, 98-100)
Kur’an’ı
Her Türlü Vesvese ve Önyargıdan Arınarak Sırf Allah İçin Okumak: Kur’an’ın ilk cümlesi “Oku” emriyle başlar; ancak, şöyle devam eder; “Yaratan Rabbinin adıyla...” (96/Alak,1) Yani besmele ile... Allah
adına, O’nun rızasını kazanmak için, O’nun lütfu ve keremi ile, O’nun yardımı
ve inâyetiyle, O’nun koruması ve gözetimi altında...
Buna ilâveten, Kur’an okurken şeytan
iğvâsı ve vesvesesinden Allah’a sığınmak gerekir; “Kur’an okumak istediğin zaman kovulmuş şeytandan Allah’a sığın.” (16/Nahl,
98)
Kafası ve gönlü şeytani vesveselerle
dopdolu ve karmakarışık hale gelmiş, günahkâr, kibirli ve nefsinin esiri olmuş
kimseler Kur’an’ın mânâlarını anlamakta güçlük çekerler, hatta anlamayazlar. Kalb,
şeytani vesveselerden, dünyevi düşünce ve endişelerden kurtulduğu nisbette
Kur’an’ı anlamak kolaylaşır (İhya, 1/807).
Kur’an’a yönelirken kurtulmamız gereken
tek şey, şeytani vesvese ve iğvâlar değildir. Kafamızdaki betonlaşmış
önyargılardan ve kalıplaşmış sabit fikirlerinden de kurtulmak zorundayız. Bu
tür beşerî zaafların cenderesinden kurtulup en azından özgür bir kafa ile
Kur’an’a yaklaşma arzusu taşımadan, onu okuyup anlamayı amaçlayan bir gönül
hazırlığı yapmadan bir kitabın kendine özgü engin ve parlak niteliklerini
kavramak mümkün olmaz.
2) Tâğutları
İnkâr Ederek Okumalıyız
"Günümüzde birtakım çevrelerin
sistemlerin düzenlerin onayını alabilmek için veya zâlimlerden
"aferin" alabilmek için, ya da özgüvenden yoksun kompleksli
kişiliğini doyurmada dünyayı ahirete tercih eden bir ahlâkı tercih ettiği için
Kur'an'ı yorumlamaya kalkan Samiriler vardır. Böyle kimselerin Kur'an'ı doğru
anlama ve doğru tebliğ etmeleri mümkün değildir. Çünkü Onlar Kur'an'ı Allah'ın
adı ile değil tâğutun adı ile okumakta, yorumlamakta, hatta tefsirleri ile
tahrif etmeye kalkmaktadırlar.
Tâğuttan yardım dilemek için, zâlimlerin
rızasını elde etmek için Kur'an'a yapılan tüm müracaatlar telafisi imkânsız
yanlışlara yol açacak, İlâhî mesajın bir kısmının ya neshi/hükmünün ortadan kaldırılmak
istenmesi ile ya da müstekbirlerin hatırı için tahrif edilmesi sonuçlanacaktır.
İslâmî bir dâva, tâğutlardan müdâhane/yağcılık ve ilkesizlik yaparak onların
gönüllerini alma anlamına gelecek hiçbir yardım almamalı, İlâhî mesajı da onların
gözlüğü ile okuyup yorumlamaya kalkmamalıdır. "Saray uleması" diye
geçmişte ünlenen Samiri kılıklı bir takım "dîn!" uzmanlarının
Allah'ın bizim için seçip râzı olduğu İslâm'ı zâlimlerin hizmetlerine
sunabilmek için çeşitli çabalar içerisinde oldukları tarih boyunca vaki
olmuştur. Böyle kimselerin varlığı fitne/sınama vesilesi olarak, Kıyamet'e
kadar da devam edecektir.
Furkanın/doğru ile yanlışı ayırdetmenin
ölçülerini lütfeden İlâhî kelâm, zâlimlerin yanlışlarını onaylama, fasıkların
günahlarına fetva çıkarma aracına indirgendiğinde tabii ki, sonuçta Kur'an
anlaşılamayacaktır. Çünkü Kur'an, sadece kalplerini arınmaya açık tutan,
mütevazi, Rablerine karşı sorumluluk bilinci taşıyan kimseler için bir hidâyet
kaynağıdır. Muttakiler için Kur'an'ın genel mesajı Arapça bilmeseler de meal,
tefsir okumasalar da, ilkesel ve amelî yol göstericiliğe İlâhî rızayı
kazanmaya elverecek açıklıktadır. Çünkü yeryüzünde her zaman İslâm'ı yaşayan
sünnet ile hayatına hakim kılmış bir zümre mutlaka var olmuş, Kıyamet'e kadar
da var olmaya devam edecektir.
Tâğutu inkâr etmeden iman etmek nasıl
mümkün değilse, tâğut adına Kur'an'a başvurmak da fehm-fıkh çabalarında
istenmeyen neticelerin hasıl olmasına yol açacaktır. Aslında Kur'an, bütün
boyutları ile açık ve anlaşılır bir mahiyet taşımaktadır. Fakat asıl sorun,
müstağnilerin, müstekbirlerin, zâlimlerin kısaca arınmak değil saptırmak için
pazarlıklı bir şekilde Kur'an'ın açacağı kapıların önünde bekleşen kötü
niyetli kimselerden ve onlara içerden izinsiz yardım yapmaya kalkan
işbirlikçilerin "Allah'ın adı ile" olmayan çabalarından
kaynaklanmaktadır.
Tâğutların râzı olduğu bir mücadele
nasıl İslâmîlik vasıflarından uzak ise, İlâhî rızayı elde etmede bulanık
niyetler taşıyan her okuma da Kur'an'ı yanlış anlamaktan, yanlış yerlerde
araçlaştırmaktan asla kurtulamayacaktır. Rabbimiz çok sayıda âyette bu
tehlikeye dikkat çekerek loyalist/bağımlı, yamalıkçı, eklemlemeci, entegrist
kişilerin muhtemel saptırmalarına karşı bizleri uyarmakta, mücadelenin ' tagutu
inkâr"la başlaması gerektiğini beyan etmektedir: "O halde tâğuta/şeytani güç ve düzenlere (uymayı) reddedenler ve
Allah'a inananlar, hiçbir zaman kopmayacak en sağlam mesnede/urvetü'l-vüskaya
tutunmuşlardır. Zira Allah her şeyi işitendir, her şeyi bilendir." (2/Bakara,
256)
Burada Peygamberimizin
"müstekbirlerin hatırı için mustaz’afların kalbini kırmakla
sonuçlanabilecek eğilimleri"nin eleştirildiği 80/Abese Sûresi âyetleri
hatırlanmalıdır. Eğer bu eğilime Rabbani izin çıkmış olsaydı, İslâmi mücadele
ana caddesinden, asıl ekseninden sapabilecekti. Öte yandan bundan daha kötüsü İlâhî
vahyin sağladığı olanakları zâlimlerle ilişkilerde, heba etmek de mümkündür.
Bu sebeple Kur'an'ın mesajının
gönüllerde meydana getirdiği kazanımların yok olmasına yol açabilecek, haksızlığı
körükleyici, sömürüye çanak tutucu, zulmü meşrulaştırıcı tutumlardan kaçınmak
şarttır. Aksi takdirde Rabbani mesaj, "mücadelede kazanılanın masada
kaybedilmesi" mânâsına gelebilecek ilişki biçimlerinin meşrulaştırıcı
aracı durumuna düşürülmüş olacaktır. Ki bu tür anlama ve yorumlama şekilleri
ile, İlâhî mesajın doğru kavranması/fıkhedilmesi imkânsızdır. Kur'an ile olan
ilişkide niyetin sonucu nasıl da belirlediğini aşağıdaki âyetleri mealinden
okuyalım: "Ve (gerçeği
anlamamalarından ötürü onlara) Kur'an okunduğu zamanlar seninle Ahiret'e
inanmayacaklar arasına görünmeyen bir perde çekeriz. Ve kalplerine, kalplerine
onu kavramalarına engel olacak bir örtü koyarız ve kulaklarına da bir tıkaç. Ve
bu yüzden Kur'an okunurken ne zaman Rablerinden tek ilâh olarak söz etsen
nefretle sırtlarını dönüp giderler. Seni dinledikleri zaman, Biz onların
aslında neye kulak kesildiklerini ve kendi aralarında görüştükleri zaman, bu zâlimlerin
(birbirlerine): '(Eğer Muhammed'e uyarsanız), düpedüz büyülenmiş bir adama uymuş
olacaksınız.' dediklerini çok iyi biliyoruz." (17/İsrâ, 45-47)
Tâğutlarla ilişkiyi belirleyen bir diğer
ilke de, "müdâhane etmemektir. Müdâhane; şer güçlerin ilgisini, sevgi ve
hoşnutluğunu elde etmek için yağcılık yaparak ilkesiz davranmaktır. Bu
ilkesizlik hali ile yapılan Kur'an okumaları, "Allah'ın adaleti ikame etme
emri"ne hizmet edeceğine, bir kısım âyetlerin içinin boşaltılmasına, bir kısmının
tahrifine ve neshine/hükmünün ortadan kaldırılmasına yol açabilecek tehlikeleri
özünde barındırmaktadır.
Bize göre Kur'an'ın kimi konularını
kimileri ile rekabete sokmak, birbirleri ile üstünlük yarısına sokmak
müdâhanedir. Fariza veya tavsiye içeren âyetleri birbirleri içerisinde
kıymetlendirme hiyerarşisine tabi tutmak, anlatım kolaylığından çok etkisiz
kılma çabasından başka bir şey değildir. Mesela, ilim öğrenmek de, tesettürü
başörtüsü ile taçlandırmak da gereklidir. Fakat bunların birinin diğerinden
daha üstün ve öncelikli olduğunu iddia etmek gayba taş atmaktır. Çünkü
hagisinin Allah katında diğerinden daha öncelikli olduğunu O'ndan başkası
bilemez.
Aynı şekilde Allah'ın bazı âyetlerinin
"yasama ruhu, fiilî yasama ayırımları ile, devir değişti" türünden
bahanelerle neshine yol açabilecek tutumlar içerisine girmek, Kur'an'ı
Allah'ın adı ile değil, tâğutun adı ile okumaktan ileri gelmektedir. Ki, bu
tutum Kitab'ı ikincil kaynak durumuna düşürmekte, seküler aklı birincil kaynak
durumuna yükseltmektedir. İlkeyi değil, icâbât-ı vakt-i hal'i (reel politiği
veya mevcut durumun geçici, dönemsel şartlarını) kutsallaştıran,
müstekbirlerin hatırı için mustazafların gönlünü kırmaya yol açan bu tür
tutumlar, Kur'an mesajının yanlış anlaşılmasına ve yanlış yaşanmasına yol
açacaktır. Aşağıdaki âyetler zâlimlerle olan ilişkilerde Kur'an talebelerinin
takınması gereken onurlu tutuma dair Rabbani buyrukları özetlemektedir. Bu tür
saptırıcılara karşı nasıl uyarıldığımızı ve tehlikelerin her zaman
varolacağını, Peygamberimizin şahsında dile getiren İlâhî vahyin mesajından
okuyalım: "Gerçek şu ki, yalnız
senin Rabbin, kimin kendi yolundan saptığını blîlir ve yalnız O'dur, kimin
doğru yolda olduğunu bilen. O halde kâfirlerin arzu ve özlemlerine uyma. Onlar
senin (kendilerine müdâhane yapmanı/yağcılık yapacak derecede yumuşak
davranmanı isterler ki, kendileri de sana yumuşak davransınlar. Ayrıca yemin
edip duran alçağa uyma, yahut iğrenç dedikodular yapan iftiracıya, yahut
iyiliğe mani olana, (yahut) günahkar zorbaya, yahut ihtiraslarına esir olmuş zâlime
ve bütün bunların ötesinde (insanlara) hiçbir faydası dokunmayana." (68/Kalem, 7-13)
4- Arınmak
İsteyenlere Öncelik Vererek Okumalıyız
"İçlerinden seni dinleyenler vardır. Biz onların kalpleri üzerine
anlamamaları için örtüler, kulaklarına da ağırlıklar koyduk. Her mucizeyi
görseler de ona yine inanmazlar. Seninle tartışmak için sana geldiklerinde o Kâfirler
derler ki; bu öncekilerin masallarından başka bir şey değildir." (6/En’âm,
25)
Arınmak gibi hiçbir niyet taşımayan
-üstüne üstlük mücadeleyi ekseninden saptırmaya çalışan- müstekbirleri kale
alan bir yorumlama yöntemi, İlâhî vahyin neshi ve tahrifi ile, İslâm dâvâsının
yolundan sapması ile sonuçlanabilecektir. Çünkü kendilerini arınmaya muhtaç
hissetmeyen, gurur ve kibir küpü bir kalp ile Kur'an'ın açacağı kapıların önüne
gelen bu kimseler, aslında gereğince iman etmek için değil, saptırmak için
gelmişlerdir. Mü’minlerin bu kimselerin kalıplarına ve dış görüntülerine
aldanarak atacakları her adım, İslâm dâvâsının sapmasına ve Kur'an'ın temiz
gönüllere gidecek mesajının tarihte ve günümüzde zâlimlerin hoşuna gidecek
şekilde İlâhî mesajının önünün tıkanmasına yol açacaktır.
Tarihte İlâhî vahyi tâğutların
istekleri, şirk kültürlerinin etkisi ile yorumlayan işbirlikçi Sâmirî'lerin
örnekleri çoktur. Geçmiş vahiyler bu şekilde asıl amacından, mihverinden
sapmış ve onların şahitlikle görevli ümmetleri geçici olanın büyüsüne kapılarak
saf, an, duru olan Rabbani mesajı bu nedenle bulandırarak sonraki nesillere
aktarmışlardır. Bu duruma en iyi örnek, Yahudiler ve Hristiyanlardır. Hristiyanlar
Yunan pagan kültürü ile zihinleri talan edilmiş ve Roma uygarlığının hakim
putperest paradigmasının etkisi altında yaşayan geniş kitlelerin cazibe merkezi
olabilmek için onların yanlışlarını önce sineye çekmişlerdir. Daha sonra da
sineye çektikleri şirk tezahürlerini İsa Peygamberin şahsında yeniden üretmiş,
yeniden canlandırmışlardır. Aynı şekilde benzer bir yanlışı da kapitalistleşme
sürecinde yapmışlardır. Sanayi devrimi ile birlikte başlayan, 1789 Fransız
Devrimi ile perçinlenen süreçte, "sınırsız maddî olanaklar elde etme,
sonsuz büyüme amacı ile hareket eden" talancı liberal dünya görüşü, her
tür mistik tasavvuru önünde engel olarak görmüştür.
Halen de içinde yaşadığımız bu dönemin
miladı olan Fransız Devrimi'nin laik-seküler idealleri ile Hristiyanlığın
hayata çekidüzen vermeyi amaçlayan nasslarına sokağa çıkma yasağı konulmuştur;
dini bir çok görüntü vicdanlara ve mabedlere hapsedilmiştir. Tabii ki
Hristiyanlığın seküler politikaların emrine verilme süreci başlamamıştır. Maalesef Yunan pagan kültürünün
şirk unsurlarını, M.S. 325 yılında başlayan konsiller zinciri ile, gerçek dinin
tahrifinde kullanmaktan çekinmeyen Katolik Kilisesi, yeni dönemde de liberal
dünya görüşünün "Allah'a alan tahsis etme emeli"ne karşı direnememiş,
sessizliğe bürünerek durumu sineye çekmiştir. Bireylere sınırsız bir hareket
alanı açan, hiçbir güce karşı sorumluluk bilinci uyandırmayan bu dünya görüşü
Birinci ve İkinci Dünya talan savaşlarını örgütlemiştir.
Rabbimiz önyargı ile İlâhî bildirime
yaklaşanlar için hakikatin kapılarını kapatmıştır. Çünkü niyetleri annmak
değil, saptırmaktır. Öyleyse müstekbirlerin kabulünü kolaylaştırmak gâyesi ile
de olsa İlâhî hakikat dili eğip bükerek değil, olanca çıplaklığı ve olanca
açıklığı ile dillendirilmelidir. Çünkü kendini kendine yeterli görüp kibire
kapılanlar, haksız yollarla elde ettikleri menfaatlerinin ve statülerinin
sarsılacağı hiçbir hakikati kabule yanaşmayacaklardır. Eğer zâlimler, tevhid
ve adaletin yegane teminatı olan İlâhî hakikatin kapılarına dayandılarsa
bilinmelidir ki bu, saptırmak içindir desteklemek için değil. Yüce Allah ve
mesajı karşısında takınılması gereken alçak gönüllü tutum yerine, istiğnayı ahlâk
edinen yeryüzünün mağrur putperestleri, yaşadıkları müddetçe İlâhî vahyin saf
kaynağını asıl mihverinden, kendi bütünlüğünde kopararak bozmaya
çalışacaklardır. İsrâ Sûresi'nden konu ile ilgili ufkumuzu açan uyarıcı bir kaç
âyet okuyalım: "(Ey Muhammedi) onlar
(yolunu şaşırmış kimseler), Bizim adımıza, vahyettiğimizden başka bir şey
ortaya atasın diye, seni ayartarak vahyettiğimiz gerçeklerden uzaklaştırmaya
çalışmaktalar, öyle ki, bunu başarabilselerdi, seni kendilerine hemen dost
edinirlerdi. Eğer sen(in imanını) berkitmemiş olsaydık, belki de onlara biraz
olsun eğilim gösterecektin. O zaman sana hayatta da, ölümünden sonra da kat kat
(azap) tattırırdık ve Bize karşı sana yardım edecek kimseyi de bulamazdın!"
(17/İsrâ, 73-75). Rasûlullah'ın Müstekbirler'in saptırma amacıyla tezgâhladıkları
oyunlara karşı Rabbimiz'den tarafından korunduğu, birçok âyette tekrar
edilmiştir; bkz. 2/Bakara, 120, 145; 5/Mâide, 48-49; 6/En’âm, 150; 10/Yûnus, 93;
13/Ra'd, 37; 18/Kehf, 27-28; 28/Kasas, 49-50, 87; 42/Şûrâ, 24; 68/Kalem, 8-10; 69/Hakka,
44-48.
İlâhî vahyin ebedi mutluluğun
anahtarlarını veren hatırlatma ve öğütlerinden, sadece arınmak isteyenlerin bir
nasibi vardır. Yoksa kötü niyetle Kur'an'ın mesajına yaklaşanların ondan bir
hayır elde etmeleri mümkün değildir. Öyleyse tâğutların rızasını elde etmek
amacı ile Kur'an'ı emellerine alet eden okumalardan dolayı, Allah'ın adı ile,
annmak için vahye gönül veren biz mü’minler moralimizi bozmamalıyız. Çünkü
aşağıdaki âyetler, Peygamberimizi bile kuşatacak kadar amellerini süsleyen bu
tür saptırıcıların her zaman bulunacağını beyan etmektedir: "İstiğnâ edene/kendini kendine yeterli
görüp Allah'a muhtaç olduğunu itiraf edecek tevazuya sahip olmayanlarla
gelince, sen bütün ilgiyi ona gösterdin. Halbuki, onun arınmaktan geri
kalmasından sen sorumlu değilsin. Ama sana büyük bir istekle geleni ve (Allah
) korkusu ile (yaklaşanı) sen görmezden geldin! Elbette bu (mesaj)lar yalnızca
birer hatırlatma ve öğütten ibarettir. Kim istekliyse O'nu hatırlayıp öğüt
alabilir." (80/Abese, 5-12)
Sözün özü, Kur'an mağrur ve iflah olmaz
müstekbirleri değil, mustad'aflan kollayan bir bilinçle okunmalıdır. Geçmiş
yüzyıllardaki ve günümüzdeki örneklerini incelediğimizde görüleceği üzere,
"yeryüzündeki küçük dağları ben yarattım edası" ile dolaşan kibir
müptelası zâlimleri celbetmek için, Kur'an'ın mesajında her hangi bir oynama yapmak
doğru değildir. Aksine Kur'an'ı okurken ve hayata müdâhil kılarken,
mustazafları kollayan bir tebliğ usûlü takip etmeliyiz.
İlâhî vahyin korunmuş kaynağı olan
Kur'an'ı kolaylaştırmak, inceltmek adına yapılan yumuşatma çabaları terk
edilmelidir. İlkeyi yumuşatmak yerine da'vet'te "ruveydâ/yavaş yavaş,
planlı bir şekilde, sevgi ile düşmanın kalbini feîh etme ilkesi"ni
hatırlayıp işletmek daha doğru bir tutumdur.
Tâğut olduğu basiretli her mü’mince
hemen takdir edilebilecek güçlerin rızasını elde etmek için Kur'an okumak, her
sûrenin başında yer alan "besmele ilkesi"ne aykırıdır. Ki bu ilke
birincil derecede önemli olup, besmelesiz Kur'an okumak hem şeklen hem de öz
itibariyle haramdır.
İnsanoğlu unutkan bir varlık olduğu için
sürekli hatırlamaya muhtaçtır. Bu nedenle, İlâhî vahyin insan benliğinde
amaçlanan tesiri uyandırabilmesi için, onunla sürekli hemhal olunmalıdır.
İnsanlara asli görevlerini, varoluş gâyelerini hatırlatan Kur'an sürekli okunmalı,
başucu kitabı yapılmalıdır ki, amaç hasıl olabilsin. Yoksa ikinci dereceden
bir kaynakmış gibi, arada sırada başvurulan bir kitap durumuna düşürülmesi mü’minler
için olacak şey değildir. Çünkü Kur'an öncelikle müslimler, sonra da bütün
insanlık için müzekkirdir/İlâhî bir hatırlatmadır.
Sürekli okumanın bir hikmete binaen
olması da şarttır. Yoksa bilinçsiz bir şekilde öylesine okumak, her hangi bir
faydaya haiz olmaktan uzaktır. Bu nedenle İlâhî kelâmı, Rabbimizle iletişim
kurmanın, O'nun buyruklarını öğrenmenin en sağlam en sahih yolu olduğu için
tüm yaşamımızı kuşatacak şekilde okumalıyız. Bu iletişimin amacı, "salt
malumat edinmek için değil, bir derin bilinç, bir yerleşik inanç ve dünya
üzerine ondan kaynaklanan ahiret ekinleri ekmek" için olmalıdır.
"Gerçek şu ki; bu (Kur'an) muttakiler için bir tezkiredir."
(60/Haakka, 48). Bu âyette de beyan edildiği üzere, biz muttakiler kalplerimizi
Allah'ın arındırmasına açık tutup, O'na karşı sorumluluk bilinci taşımanın bir
gereği olarak, şer odakları ile mücadele için savunma ve taarruz yöntemlerini
öğrenmek için Kur'an'i sürekli okumalıyız. Çünkü İlâhî Kelâm, Allah'ın
özellikle gayba iman eden muttaki kullarına öğüt vermek, asli görevlerini
hatırlatmak için gönderilmiş bir zikir kaynağıdır. Gayba iman etmeyen kâfirlerin
ondan okumak sûretiyle amaçlanan verimliliği alması, mümkün değildir. Kur'an'ın
bir tezkire/Rabbani buyrukları hatırlatma elçisi oluşunu vurgulayan diğer âyetler
için bkz. 20/Tâhâ, 3; 69/Hakka, 48; 74/Müddessir, 49; 76/İnsan, 29; 80/Abese, 11.
Kur'an Allah'ın hatırlanması,
hatırlatılması için bir bilinçlenme, bir arınma ve arındırma kaynağıdır. Şan ve
şeref anlamına da gelen zikr, her şeyden önce Rabbimizin gönüllerimize şifa
verecek olan öğütlerini hatırlatan bir elçiliktir. Kalpler ancak ve ancak bu
zikir ile tatmin olur, dinginleşir, huzura erer, doyuma erişir. "Onlar ki, imana ermişler ve Allah'ı
zikir ile kalpleri huzur ve doyum bulmuştur. Çünkü bilin ki, kalpler gerçekten
de ancak Allah'ı anarak huzura erişir." (13/Ra’d, 28)
Kur'an, rahman ve rahim olan Allah'ın
öğüt ve uyarıları ile doludur. Bu öğütlere tabî olanlar, kendisi ile dünyâ ve
Ahiret'te şereflenir, onurlanır, vesveseci cin şeytanlarının süsledikleri
günahlara ve zikri örtbas etmek isteyen velveleci insan şeytanlarına karşı
karşı direnme gücü bulur.
"...
Onlar Rahman'ın zikrini/insanlara asli sorumluluklarını hatırlatan uyarılarını
ört bas ederler; gizleyip saklarlar." (21/Enbiyâ, 36). "... Unutmayın
ki o (Kur'an) bütün insanlığa bir zikirden/asli sorumlulukları hatırlatıcı
öğütlerden ibârettir." (6/En’âm,
90). Kur'an'ın zikrullah oluşunu vurgulayan diğer âyetler için bkz. 7/A’râf, 2;
12/Yûsuf, 104; 15/Hicr, 9, 16; 16/Nahl, 44; 19/Meryem, 97; 20/Tâhâ, 99; 21/Enbiyâ,
10; 25/Furkan, 29; 29/Ankebût, 51; 36/Yâsin, 11, 69; 38/Sâd, 1, 8, 49, 87; 41/Fussilet,
41; 68/Kalem, 51-52; 81/Tekvîr, 27.
1-
Hikmetlerini Tefekkür Ederek Okumak
Kur'an'ı öylesine, her hangi bir kitabı
okuyor gibi okumak amaçlanan verimin kazanılmasını imkânsız hale getirecektir.
Çok sayıda âyet sonunda Rabbimiz "Neden
tefekkür, tedebbür, tezekkür etmiyorsunuz?" buyurarak, gâyeli okuyuşa
dikkatlerimizi çekmektedir.
Bu sebeple Kur'an'ı tezekkür için,
Rabbimize, kendimize ve çevremize karşı sorumluluklarımızı hatırlamak için,
tedebbür için; işin inceliğini kavramak, iyiden iyiye düşünmek, bazı şeylerin
kıyas ile sonucunu önceden kestirecek basiret ölçüleri edinmek maksadı ile
okumalıyız.
Hakikatin kaynağının Kur'an olduğunu
takdir edecek olanlar, sadece ulu'1-elbâb/akıl sahipleridir: "Bu (Kur'an) bütün insanlığa bir
mesajdır. Öyleyse artık onunla uyarı bulsunlar ve bilsinler ki, tek ilâh O'dur;
ve ulu'l-elbâb/sağduyu sahipleri de bunu akıllarında tutsunlar." (14/İbrâhim, 52)
Kâinat âyetleri ile Kur'an arasında
irtibat kurmak için okumalıyız. İkisini birbirine kırdırmak için yoğun çaba
sarfeden bilimi seküler ideolojilerine alet eden tabiat bilimcileri kevnî
âyetler ile İlâhî vahyin hakikatlerini kapıştırmak için bıkmadan usanmadan
çalışmaktadırlar. Biz İbrahim (a) gibi kevnî olan ile vahyî olanı dengeli bir
şekilde okumayı becerecek bir basirete sahip olmalıyız. "Onlar ki ayakta dururken, otururken ve uyumak için uzandıklarında
Allah'ı anar (ve ) göklerin ve yerin yaratılışları üzerinde tefekkür
ederler/iyice inceden inceye düşünürler. (Ve şöyle derler): 'Ey Rabbimiz! Sen
bunlan(ın hiç birini) anlamsız amaçsız yaratmadın. Sen yücelikte sınırsızsın,
sübhansın. Bizi ateşin azabından koru!" (3/Âl-i İmran, 191)
Öyleyse şunu söyleyebiliriz: Yüzeysel
okuyanlar Kur'an'dan gerekli faydayı sağlayamazlar. Kafa yormadan, derin bir
kavrayışı amaçlamadan, işin inceliğine vakıf olma gâyesinden uzak olarak
okumak, İlâhî vahyin mesajını doğru anlamayı engelleyecek olumsuz tutumlar
olarak anılabilir.
Aşağıdaki âyetlerde beyan edildiği
üzere, Kur'an'ı gereğince anlamak, iyice kavramak için "derin bir
tefekkürle, halis bir niyetle, arınmak isteyen bir kalple" İlâhî vahyin
mesaj kapılarını tıklatmak gerekmektedir.
"Öyleyse, onlar bu Kur'an üzerinde hiç düşünmezler mi? Yoksa kalpleri
üzerinde kilitler mi var?" (47/Muhammed, 24)
Gereğince idrâk etmek isteyenler için
Kur'an'ın mesajının anlaşılması Rabbimiz tarafından kolaylaştırılmıştır;
(tabii ki, sadece müddekkirler/sahiden idrâk etmek isteyenler için): "Bu nedenle biz bu Kur'an'ı zikr için/akılda
kolay tutulması için, kolaylaştırdık." (54/Kamer, 17)
Gereğince idrâk etmek isteyenler için
Kur'an'ın kolaylaştırıldığı defalarca vurgulanmıştır; bkz. 54/Kamer, 22, 32, 40.
Derin tefekkür sahipleri, Kur'an'ın lafzı ile mânâsı arasındaki uyumunu idrâk
edebilirler; tedebbür, tefekkuh ve tezekkür sahipleri için mesajın
çelişkisizliği, âhengi, icazı onun Allah'tan indirildiğine dair bir kanıttır:
Bk. 4/Nisâ, 82. Yeryüzündeki ve Kâinattaki eşsiz dengelerin varlığı da tezekkür
edilmesi/üzerinde düşünülmesi gereken bir konudur: 27/Neml, 62.
2-
Sorumluluklarımızı İdrâk Etmek İçin Okumak
İlâhî vahyin mesajını okumanın temel gâyesi,
hidâyete ermek, yani sâlih ameller işlemeye hazır bir benlik kazanmak, arınmak,
bilgilenmek, bilinçlenmek olmalıdır. Rabbimizin öz benliklerimizde oluşturmayı
hedeflediği gâyenin gerçekleşmesi imkânsız değildir. Fakat basit, yüzeysel ve
sıradan bir iş de değildir. Çünkü Kur'an "kavlün sekiyi" dir. Yani
ağır sorumluluklar yükleyen bir mesajın kaynağıdır: "Ey örtülere bürünen! Gece biraz ilerleyince kalk! Gece yarısı
-gece yarısı biraz önce ya da sonra- (kalk) ve Tertîlen/ağır ağır (derin bir
bilinç, düzenli ve gâyeli bir okuyuşla), duyarak-hissederek Kur'an okul Biz
sana kavlen sektyli/sorumluluğu ağır bir mesajı tevdi edeceğiz." (73/Müzzemmil,
1-5)
F-
Bilinçlenmek İçin Okumalıyız
Bilinçli bir şekilde, ibret almak için,
basiretli bir gözle okumalıyız. Kur'an'dan ahiret gününe iman etmeyenler ders
alamazlar. Müddessir Sûresi'ndeki Rabbani beyan'a göre, İlâhî vahy'in mesajının
sadece, öte dünya gerçeğine iman edenler için "faydalı öğüt" niteliği
vardır: "Asla onlar öte dünya(ya
inanmazlar ve on)dan korkmazlar. Aslında bu (Kur'an) bir öğüttür Ve dileyen
herkes ondan ders alabilir. Ama o (öteki dünyaya inanmaya)nlar, Allah
dilemedikçe ondan ders almazlar. Çünkü o (Kur'an'ı indiren Rab), takvâ ve
mağfiretin kaynağıdır." (74/Müddessir,
53-56)
Kur'an'ı gereğince anlayanlar, iyi
niyetle okuyup, bütün benlikleri ile kulak ve gönül verenlerdir. Kur'an gerçeği
gördüğü halde kabule yanaşmayan, ön yargılarının esareti altında olup, kötü
niyetli bir şekilde İlâhî vahye yaklaşanların hakikate karşı körlüklerini
inatlaştıran bir işlev görür. Kur'an'a başvurma amacının, okuma niyetinin
anlama-idrâk etme, ve gereğince kavramaya ilikin sonucu nasıl belirlediğine
ilişkin hakikati dile getiren bir grup âyet için bkz. 5/Mâide, 64-68; 6/En’âm, 25,
39; 7/A’râf, 176; 9/Tevbe, 125; 17/İsrâ, 41, 45, 46, 82; 18/Kehf, 57; 22/Hacc, 72;
23/Mü’minûn, 63, 71; 26/Şuarâ, 200-203; 41/Fussilet, 44; 56/Vâkıa, 79.
Kur'an'dan ancak ulu'l-ebsâr/derin kavrayış sahipleri ders alır: 59/Haşr, 2; 69/Haakka,
50.
Bizi Âlim
Yapacak Bir Okuyuş Hedeflemeliyiz
"Yoksa
siz, gece boyunca secde ederek yahut ayakta durarak/kıyam ederek kendini
Allah'a ibadete adayan, ahirete öncelik veren ve Rabbinin rahmetim dileyen
kimse (ile kendinizi bir mi tutuyor) sunuz? De ki! Hiç bilenlerle (alimlerle)
bilmeyenler (cahiller) bir olur mu? Ancak yalnızca akıl- izan sahipleri bunun
farkındadır." (39/Zümer, 9)
Gece az uyumak övülmüş bir sâlih
ameldir. Yüce Allah cennetini hak eden takvâ sahiplerin özellikleri arasında
"az uyuyup çok ibadet ve zikirle meşgul olmayı" saymıştır: "Gecenin az bir kısmında uyurlardı.
Bağışlanmak için kalplerinin derinliğinden gelerek yalvarırlardı." (51/Zâriyât, 17-18)
Yukarıda meallerini verdiğimiz âyetler
de göstermektedir ki, gece kıyamı huşû ile Kur'an okuyup arınmak ve arındırmak
için gereken bilincin kazanılmasında asla ihmal edilmemesi gereken olanaklar
sunmaya namzettir.
İnsanları birbirinden üstün kılan
hasletin ne olduğunu, tabii ki en sarih bir şekilde Rabbimizin beyanlarından
öğrenebiliriz. Gece kıyamının yüreklerimize katkısını unutmayalım. Çünkü, gece
yapılan ibadet özgüven aşılar, kalbe dinginlik kazandırır. İnsan ve cin
şeytanlarına karşı cihadımızda bilinç hazırlığı sağlar, bizi diğer
insanlarından üstün kılar. Bu nedenle Kur'an'ı huşû ile okumak, İlâhî merama
uygun bir şekilde mesajı kuşanmak, yerinden oynatılamaz bir kaya gibi kalbimize
yerleştirmek için bu imkândan yararlanmak gerekmektedir.
Bizzat kendi öz benliğimizden gelen
kötülük çağrılarına ve dışımızdaki şer güçlerin bizi sürüklemek istedikleri
cehennem çukurlarına karşı silâhlanmak, hazırlıklı olmak zorundayız. Bu
hazırlığın yöntemlerinden biri de düzenli Kur'an okuyuşu ve ibadetle
taçlandırılmış gece kıyamıdır.
"Onların
bu elçiye indirilen (Kur'an'ı) anlamaya başladıkları zaman gözlerinden yaşlar
boşaldığını görürsün, Çünkü ondaki hakikatin bir kısmını tanırlar, (ve) 'Ey
Rabbimiz!' derler. Biz inanıyoruz, öyleyse bizi hakikate şahitlik yapanlarla
birlikte tut!" (5/Mâide, 83). Kur'an'ı
ağlayarak secdelere kapaklanacak bir duyarlılıkla okumak, övülmüştür: 17/İsrâ, 107-109; 19/Meryem, 58; 32/Secde,
15-16).
Kur'an'ı anlamak gözlerden yaşların
boşandığı bir duyarlılığa yol açıyorsa, anlamlıdır. Yoksa arınmayı ve
arındırmayı amaçlamayan, salt mekanik bir bilgilenme aracı olarak görülmesi,
mü'minlerle müşrikler (müslümanlarla-şarkiyatçılar/oryantalistler) arasında varolması
gereken farkları ortadan kaldırır; ki bu farkın ortadan kalkması demek,
Kur'an'ın sıradanlaştırılması demektir.
İlâhî olma vasfı olan bir kitap, her
şeyden önce insan ile yaratıcı arasındaki temel ilişki biçimi olan
"imtihan" araçlarını düzenler. Yoksa insanlar arasında -hele hele mü’minler
arasında- bir bilgi yarışının müsabaka alanı olarak görülemez. Böyle bir
muamele İlâhî vahye ihanet anlamına gelir.
Duygu ve duyarlılık dolu bir gönülle
Kur'an'ın bize açacağı kapılara dayamalıyız tüm kalbimizi. Çünkü mü’minlerin
Kur'an'ı okudukları ve dinledikleri zaman takınması gereken tutum "İmanın
kökleşmesi, kalplerin korku ile titremesi, ümit ile yatışması "dır. Enfal
Sûre-si'nden bir âyet ile, bu örnek gösterilen duyarlılığa dikkatlerimizi yoğunlaştıralım:
"Mü'minler ancak o kimselerdir ki,
her ne zaman Allah'tan söz edilse kalpleri korku ile titrer; Ve kendilerine her
ne zaman O'nun âyetleri ulşatırılsa inançları güçlenir, Rablerine tevekkül
ederler/güven hisleri ile dolarlar." (8/Enfâl, 2).
Kur'an'ı okumak da dahil tüm
eylemlerimizi Allah'a tevekkül ederek, sadece O'na güvenip dayanarak
yapmalıyız; bu konuda Yusuf Peygamberin örnek gösterilen tevekkülü için bkz. 12/Yûsuf,
85-86.
1- Huşû
ile Okumanın Vakitleri
Cahiliyyenin karanlığını bir meşale gibi
ışık huzmeleri saçarak âyetleri ile aydınlatan Rabbimiz huşû ile Kur'an
okumanın övülen bir vakti olarak geceye dikkatlerimizi çekmektedir. Çünkü gece
zamanın idrâkine varmamızı sağlayıcı işaretlerle doludur.
"Rahman'ın
has kulları ki, onlar yeryüzünde tevazu ve vekar içinde yürürler ve ne zaman
kötü niyetli, dar kafalı kimseler kendilerine laf atacak olsa (sadece) 'selâm!'
derler. Onlar ki, gecenin derinliklerinde secdeye vararak ve kıyama durarak
Rablerini anarlar." (25/Furkan,
63-64)
Yüreklere çöreklenmiş olan cahiliyye
alışkanlıklarından arınmak ve gündüz yapılacak mücadeleye hazırlık için,
gecenin uygun bir vakit olduğunu belirtilmiştir. Peygamberimiz gibi öncü
mü'minlere tavsiye edilen gece kıyamı ile ilgili âyetlerde vurgulandığına göre
bu vakitler, öz benliğimizi ve çevremizi Kur'an ile irşad etme eğitimi için huşû
ile göreve kendini vermek için çok uygundur. Bu olanaktan Kur'an'ı gereğince
okuyup, gündüze hazırlanmak için, hem fert olarak hem de toplu olarak
yararlanmalıyız.
Gece "Kur'an ile" Rabbimize
ibadet etmek; benliğimizin kötülüğe çağıran vesveselelerine karşı yenilmez bir
iman donanımı kazandıracaktır. Çünkü geceleyin rukular, secdeler tüyleri diken
diken eden kalpleri yumuşatıp yatıştıran, gönülleri dinginleştiren bir muhteva
kazanmaya gündüzden daha uygundur.
Zor zamanda mücadeleyi üstlenen
Peygamberimiz ve öncü mü’minler, gecenin üçte birini veya daha azını, bazen
daha çoğunu kıyam halinde, uyanık geçiriyor, ibadet ediyor, gündüzü
planlıyorlardı.
Müzzemmil Sûresi'nden öğrendiğimize
göre, gecenin bazı vakitlerinde kalkıp düzenli, planlı bir şekilde Kur'an
okuyup namaz kılmak; gündüzün meşakkatlerine ve her taraftan saldıran şeytani
tuzaklarına karşı, iman ettiğimiz değerlere uygun hareket edebilme azmini
yakalayabilmek ve bizi bekleyen ağır sorumluluklara hazırlık için şarttır.
Kur’an
Okumak İçin En Uygun Zamanı Seçmek: Kur’an’ı,
geneği gibi, duygulanarak okuyabilmek ve üzerinde yeterince düşünüp
kavrayabilmek için en uygun zaman, mekân ve ortam seçilmelidir. Öyle ki, göz,
kulak ve dil ile kafa, gönül ve kalp arasında tam bir harmoni ve uyum sağlanmış
olsun. Bu konstrasyonu sağlamadan Kur’an atmosferine girmek, onu hissetmek ve
anlamak çok zor olacaktır.
Bu yüzden Allah Teâlâ, Kur’an
dâvetçisine “gece kıyamı” nı tavsiye eder ve dil ile kalp arasında sağlanması
gereken uyuma dikkat çeker: “Ey örtüsüne
bürünen! Birazı hâriç gece kalk! Veya bunu artır ve ağır ağır Kur’an oku!
Doğrusu biz sana (sorumluluğu) ağır
bir söz indireceğiz. Gerçekten gece kalkmak, (kalp ve uzuvlar arasında) tam bir uyuma ve sağlam bir kırâate daha
elverişlidir. Çükü gündüz senin uzun süre uğraşacağın şeyler vardır.” (73/Müzzemmil,
1-7)
Görüldüğü gibi, Kur’an’ı huşû içinde
okumaya, üzerinde derin derin düşünmeye en müsait ortamın gece vakti olduğunu
yine Kur’an beyan ediyor. Herkesin uykuya daldığı, insan zihninin en uyanık ve
zinde olduğu, sessiz, sakin ve riyasız bir ortamda gece kıyamında bulunup
ibâdet etmek ve uzun uzun Kur’an okumak... Müzzemmil 6’da geçen “eşeddü vat’en” ibaresinin anlamı bu olmalıdır.
“Gerçekten gece vakti, kalp ile dil arasında tam bir harmoni oluşturmak için
çok elverişli bir ortamdır. Bu ortamda kul ile Allah arasına başka bir engel
giremez; dolayısıyla kişi, diliyle ne söylüyorsa kalbinin sesi de aynı şeyi
söyler. Yine aynı âyette geçen “ekvamü
kıylen” ifadesi de şu anlama gelir; gece vakti, Kur’an’ı sakin, huşû içinde
ve yüreğinde duya duya okumaya, dolayısıyla onu en iyi bir şekilde anlamaya çok
uygun bir zamandır. (Tefhimü’l-Kur’an, 6/457) Gündüz vakti ise, meşgalelerin
çokluğu ve dikkati dağıtan, zihnî çabayı zayıflatan etkenlerin çeşitliliği
nedeniyle okuma, anlama ve kavramaya pek fazla uygun bir zaman dilimi değildir.
2- Makam-ı
Mahmûda Erişmeyi Hedefleyen Bir Okuyuş
İsra Sûresi'nde buyurulduğuna göre
Teheccüd Namazı, nefsi tekamül ettirir; makam-ı mahmuda yükseltir: "Ve gecenin bir vaktinde kalkıp kendi
isteğinle yaptığın nafile (ilave) bir eylem olarak teheccüd namazı kıl! Ki,
böylece Rabbin seni belki makam-ı mahmuda (övgüye değer bir konuma) yükseltir."
(17/İsrâ, 79)
Mü'miminleri makam-ı mahmuda yükseltenin
gece yakarışı olduğunu, Kur'an'ın sarih beyanlarından anlamaktayız. Allah'a
ibadeti amaçlamayan bir Kur'an kıraati asla maksada erişebilme kudretini
kendinde bulamayacaktır. Bu sebeptendir ki, İlâhî övgüye mazhar olmanın
yollarından biri olarak Kur'an'da teheccüd namazı önerilmiştir. Aynı zamanda
bir Kur'an tilavetini de içeren teheccüd namazı, bütün mü’minler için farz
değildir. Ancak peygamberler gibi toplumlara dinin şahitliğini yaparak öncü
olmaya azmetmiş mü’minler için, "zorunluluk derecesinde" bir ibadet
şeklidir. Çünkü sabikûnun orta yolda gidenlerden ve geriden gelenlerden her
bakımdan farklarının olması gerekmektedir.
Gece kıyamında Kur'an'ı düzenli bir
şekilde gâyeli olarak okumak, tek başına olabileceği gibi, mü’minlerden bir
grupla toplu olarak da yapılmalıdır. Peygamberimizin hem tek başına hem de mü’minlerle
birlikte Kur'an'ı geceleyin tertîlen okuduğuna Kur'an şahittir: Tek başına
kıraate örnek olarak bkz. 52/Tûr, 49; 73/Müzzemmil, 18. Mü’minlerle birlikte
yapılan kıraate örnek olarak bkz. 73/Müzzemmil, 20.
Böyle yüce bir gâye ile Kur'an'a gönül
vererek okuyanların yâr ve yardımcısı Yüce Allah olacağından, İlâhî vahyin
mesajını doğru anlamanın teminatı da sağlanmış olacaktır. Çünkü gece kıyamında huşû
ile ibadet edip, düzenli bir şekilde Kur'an okumak, İlâhî vahyin hidâyete
yönelten işlevinden yararlanmanın birinci şartı olan "takvâ"nın aşkın
bir göstergesidir.
"Allah'ın
indirdiği vahiyden bazı kısımları gizleyenler ve bunu az bir kazanç karşılığı
değiştirenlere gelince: Onlar karınlarını ateşle doldururlar. Ve Kıyamet Günü
Allah onlarla ne konuşacak, ne de (günahlarından) onları arındıracaktır.
Şiddetli azap onları beklemektedir." (2/Bakara, 174)
Geçmiş yüzyıllarda -Kur'an'dan önce- İlâhî
vahye muhatap olanların temel yanlışlarından biri yukarıdaki âyette
"Kitab'ı bölmek" şeklinde ifade edilmiş ve bu tutum sahipleri ebedi
azap ile tehdit edilmişlerdir. Kur'an; Rabbimiz tarafından beyan edilen,
tefsir edilen bir kitaptır. Bu nedenle bir yerde genel olan bir hüküm, başka
bir tahsis edilebilmekte, bir âyette kapalı gibi duran hususlar başka âyetlerde
mufassalen, musarrafen açıklanabilmektedîr. Açıklamalar bazen aynı sûre
içerisinde yer alırken, bazen de Kur'an'ın tüm sûreleri içindeki genel mesaja
yayılmış olabilmektedir. Bu durumda arınmak için, sâlih niyetlerle Kur'an'a
gönül verenlerin tek bir âyetin ilk anda akla gelen anlamından hüküm çıkarmak
yerine, mesajın bütünlüğünde mündemiç olan öğütlerin tümüne dikkat ederek karar
vermesi gerekmektedir. Bu konuyu önceki konularda, musarraf, müfesser, mufassal
başlıkları ile açıklamıştık.
Kur'an'ı atomik/parçacı bir şekilde
okuma çabaları "Bektaşi mantığı" diye önlenmiştir. Bu mantık
"hakikatin bir kısmını öne çıkarırken diğer kısmını işine gelmediği için
görmezden gelmeye çalışmak"-diye özetlenebilir.
İnsan yaşamını tüm yönleri ile tevhid ve
adaletin gerektirdiği bir ölçüye göre kuşatmak isteyen İlâhî kelâmın mesajına
karşı düşmanlar hem içerden -dost gibi gözükenler eli ile- hem de dışarıdan
olabilir. Her iki düşman da, 3/Âl-i İmrân sûresi, 7. âyet bağlamında izah
etmeye çalıştığımız gibi, müteşâbih'in te'vili'ni fitne konusu yapabilmek için
Kur'an'ın bütüncül mesajını göz önünde tutmadan yoruma gidebilir. Oysa Rabbimiz
bu âyette, mesajın yanlış anlaşılmasının önüne geçmenin yollarından birini
açıklamakta ve "müteşâbih âyetlerin muhkem âyetlerin temeli üzerine bina
edilerek anlaşılması gerektiğini" beyan etmektedir. Tek bir müteşâbih âyette
geçen bir kelime üzerinden fitne çıkarmak maksadı ile yapılan atomik/parçalayıcı
tefsir çabaları hem iyi niyetli olamaz; hem de iyi niyetli olsa bile vehametle
sonuçlanmaktan kendini kurtaramaz. Geçmişte Kitap Ehli'nin düştüğü bu duruma
biz mü’minlerin -Kur'an talebelerinin- de düşmemesi için İlâhî vahyin mesajını
hikmetleri ile birlikte bütüncül olarak okumak zorundayız.
Hiçbir İlâhî hükmü diğeri ile üstünlük
yarışma, -örneğin ilim öğrenmek, başörtüsünden daha öncelikli bir farzdır
demek gibi- diğeri ile rekabete sokmamalıyız. Tüm ilâh mesajı bir bütünün
ayrılmaz parçaları ile görmeliyiz. Bu bağlamda Kur'an konularını "i'tikad,
ibadet, şeriat-muâmelât" diye ayırmak ifade kolaylığı açısından olmalıdır.
Yoksa Rabbimiz mesajını böyle ayırımlara tabi tutmamıştır. Biz hiçbirini
ötekinden ayırmamalıyız. Öyle ki, bütünün parçalarından biri olmadığında eksik
kalacağını, özgünlüğünü -acebenliğini- yitireceğini bilmeliyiz. itikad olmadan
ibadet ve şeriat ahkamı, şeriat olmadan da ahlâkî ilkeler yetimdir, öksüzdür.
Öte yandan tâğutların rızasını elde
etmek veya tembelliğe mazeret üretmek için Kur'an'ın bütünlüğünü parçalamak
isteyen kimselerin -sınav devam ettiği müddetçe, Kıyamet'e kadar- her zaman
varolacağı muhakkaktır.
Öyleyse bu tür durumlara hazır olmak
lazımdır. Hazırlığımızı da sağdan ve soldan yaklaşan insan şeytanlarının
düşürebileceği tuzaklara karşı uyanık, tedbirli olmak sûretiyle yapmalıyız.
Bilmeliyiz ki, yeryüzünde İlahlık taslayan ve gücü elinde bulunduran insan
şeytanlarının kalbini kazanmak için yağcılık yapacak gönüllü münafıklar her
zaman ümmet içersinde bulunacak, Kitab'ın bütünlüğünü tâğutlar lehine bozmaya
çalışacaklardır.
Bu tür kimselere karşı Rabbimiz, Rasûlullah'ın
şahsında bizleri uyarmaktadır: "O
halde (ey peygamber! Sırf kâfirler hoşlanmıyorlar diye ve) onların 'Niçin ona
gökten bir hazine indirilmedi, ya da niçin onunla (gözle görülür) bir melek
gelmedi?' diye söylenmelerinden ötürü yüreğin daralıyor diye, sana vahyedilen
mesajın bir kısmını göz ardı etmen hiç doğru olur mu? Unutma ki, sen sadece
bir uyarıcısın; Allah ise her şeyin üzerinde gözetleyici olarak bulunuyor." (11/Hûd, 12)
İlâhî vahyin gönülleri aydınlatan
mesajını, "alimlerin hoşuna gitsin diye"dünyevi menfaatler
karşılığında satanlar; onun bütünlüğünü göz ardı eden çabalar peşine düşerek
bunu yapmaktadırlar. Günümüzde de Kur'an'ı zâlimlerin hizmetine âmâde bir
kitap haline getirmek isteyenler, fitne çıkarmak maksadı ile âdeta didik didik
ederek onda çelişki aramakta, fitne konusu yapılabilecek unsurlar bulabilmek
için çırpınmaktadırlar.
Biz mü’minlere düşen; bu tür durumlara
düşmemek için, Kur'an'ı bütüncül okumalı, parçacı yorumlardan kaçınmalı, İlâhî
rızayı elde etmek gâyesi ile Kitab'a yaklaşmalıyız; İlâhî vahyin bir kısmını
diğerine kurban etmek" gibi şeytanların süslü gösterebileceği uçurumların
cazibesine kapılmamalıyız. Şeytanların sağdan yaklaşabileceğini bilerek hareket
etmeliyiz. 2/Bakara sûresi, 86. âyette beyan edildiği üzere, garrâya/dünya
hayatının cazibesine kapılarak Kur'an'ı yorumlamaya kalkmamalıyız; yoksa sonuç
ebedi mutluluğumuz açısından bir felaket olabilir!
Kur'an'ı mesajın bütününü göz önüne
alarak okumak gerekir. Fitne çıkarmayı amaçlamayan iyi niyetli bir okuyucu
bilmelidir ki, İlâhî vahyin bir bölümünde gözüken kapalılık, ya başka bir yerde
giderilmiştir; ya da konu şahitliklikle ilgili ise Rasûlullah'ın amelî
tanıklığına bırakılmıştır. Haddi zatında parçacı okuyuş, çoğunlukla kötü niyetli
hasedçiler -reformistler, tutarsızlık arayan ve mesajı saptırmak isteyen kâfirler-
tarafından yapılan bir iştir.
"Kitab'ın bir kısmına iman edip
diğer kısmını göz ardı etmek, bir kısmını diğerinin hükmünü iptal etmenin
gerekçesi kılmaya çalışmak" gibi alçakça emeller taşıyanların, düştükleri
zelil duruma ilişkin Bakara Sûresi'nden bir âyet daha okuyalım: "... Yoksa siz Kitab'ın bir kısmına
inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden bunu yapanın cezası, dünya
hayatında zilletten ve Kıyamet Günü en acıklı azaba uğratılmaktan başka bir
şey olmayacaktır. Zira Allah yaptıklarınızdan gafil değildir." (2/Bakara,
85)
Dünya hayatının câzibesine kapılarak, ilâhi
mesajın bir kısmını -Tevrat'ın, İncil'in kendi içindeki kimi hakikatleri veya
onların bîr uzantısı oları Kur'an'ı- inkâr veya tahrif etmeye çalışmak sûretiyle
kazanç elde etmeye çalışacak kötü niyetli fitnecilerin geçmişte varolduğunu ve
Kıyamet'e kadar da varolabileceğini Kur'an'ın kimi âyetlerinin sarih beyanlarından
anlamaktayız; bkz. 2/Bakara, 41, 113; 3/Âl-i İmran, 7, 119; 5/Mâide, 44, 66,
68; 15/Hicr, 88-91. Allah'ın kendilerine haksızlık yapacağından korkacak kadar
iman ilkelerine uzak olup dünya menfaatlerini önceleyenler, Kitab'ın âyetleri
arasında ayırım yaparlar: 24/Nûr, 46-51.
Kendi iç bütünlüğünde hiçbir çelişki ve
tutarsızlık barındırmayan Kur'an'ı Yüce Allah müşriklerin bütün tenkitlerine
rağmen tenzlien-tertîlen/yavaş yavaş, planlı bir şekilde indirmiştir. Bu
nedenle onun kıraati de nüzûlüne uygun olmalıdır. İlâhî kelâm yirmi üç yıllık
bir süreçte indirildiği halde âyetleri arasında tam bir tutarlılık ve tam bir
iç bütünlük oluşturacak ilişki vardır.
Kur'an'ın yavaş yavaş indirilmesi onun
mesajının muhataplarınca özümsenmesini, yüreklere işleyen bir yaşam alanın
kazanmasını sağlamıştır. İşte bu sebeptendir ki, İlâhî vahyi tam olarak
anlamak isteyenler aceleci davranmamalıdır. Bir sonuç çıkarmadan önce mesajın
tümünü incelemeli, bir parça hakikatin diğer âyetlere yayılan umûmi anlam
örgüsü içindeki yerini doğru tespit etmelidirler.
İlâhî kelâmda münferit gibi gözüken
meselelerin bile mesajın bütünlüğü içinde bir yeri vardır. Bu bütünlüğü göz
ardı ederek yapılan kıraat, hikmetten yoksun sonuçlara yol açabilme ihtimali
taşımaktadır. Hikmetle kıraat etmek ise tefhim ve tefsir ise konuları bütünlük
içinde ele almayı, hepsini ortak bir potada eritmeyi gerektirir.
İşte bu nedenlerle Kur'an'ı mekanik bir
şekilde, lalettayin sıradan bir iş yapıyormuş gibi kıraat etmek doğru değildir.
İlâhî vahyin mesajını kalbimizde duyumsamadan, gönlümüzde özümsemeden, huşûsuz
bir sekile papağan gibi tekrarlamaktan kaçınmak gerekir. Bunun yerine mesajın kulaklara
ve yüreklere işleyen mesajının elfâzından ve meânisinden gerekli faydayı elde
etmek için ağır ağır, planlı bir şekilde hazmederek okunması gerekmektedir.
Kur'anın kimi konulara ilişkin
yaklaşımlarını bütünü göz önüne tutmadan, tez canlılıkla, duygusal ve tepkisel
bir şekilde açıklamaya kalkmak aşağıdaki âyette yasaklanmaktadır: "Öyleyse (bil ki) Allah, var olan her şeyin
ötesinde yüceler yücesidir. Mutlak ve nihai egemenlik sahibi, mutlak ve nihai
gerçektir. Dolayısı ile Kur'an'ın vahyi bütünüyle sana ulaştırılmadan önce onun
hakkında (görüş bildirmekte) tezlik gösterme, fakat (daima) 'Ey Rabbim! Benim
ilmimi arttır' de!"
"Biz bu (Kur'an 'ı) hak ile/batıl bulaştırmadan indirdik ve o da sana
hak ile/hiçbir değişikliğe uğramadan ulaştı. Çünkü biz seni yalnızca bir
müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik. Ve ayrıca onu insanlara yavaş yavaş (Alâ
müksin) okuyasın diye, bir Kur'an/temel bir okuma metni olarak bölüm bölüm
açıkladık, âyet âyet tenzîlen/planlı bir şeklîde, safha safha indirdik."
(17/İsrâ, 105-106)
Tertîl ve tenzîle ilişkin açıklamalara
geçmeden önce Kur'an'ın kaynağı ve oradan indiriliş süreci hakkında ön bir
bilgi vermek istiyoruz:
1-
Kaynağından Tertîlen-Tenzîlen İnmiş Bir Kitap Olarak Kur'an
Kur'an; levh-i mahfuzda, meleklerden
oluşmuş bir güvenlik kuşağı ile cin şeytanlarının kötü emellerinden beri
kılınmış olan ümmül-kitaptan/ana kitaptan Rasûlullah'ın kalbine indirilmiştir. "Şüphesiz bu İlâhî mesaj âlemlerin Rabbi
tarafından tenzîlen/yavaş yavaş indirilmiştir; onunla mutlak güvenilirlik
derecesinde olan bir vahiy inmiştir; senin kalbine ki, (Ey Muhammed onunla)
uyaran kimselerden biri olasın." (26/Şuarâ, 192-194). Kuran'ın
kaynağının ilk mekânından yavaş yavaş inişi ile ilgili diğer âyetler için bkz. 85/Burûc,
21-22.
İndiriliş zamanı itibari ile Kur'an;
Ramazan ayının son on günü içinde yer alan, bin aydan hayırlı bir değer
biçilmiş Kadir Gecesi'nde indirilmiştir. Nüzul/iniş zamanı ile ilgili âyetler
için bkz. 2/Bakara, 185; 44/Duhân, 1-3; 89/Fecr, 1-2; 97/Alak, 1-5.
Yüce Rabbimiz Kur'an'ı yavaş yavaş,
planlı bir şekilde indirmiştir. Bu nedenle onun nüzûl şeklini dikkate alan
"bütüncül bir okuma sünneti "oluşturmak, biz mü’minlerin Allah'ın
mesajına karşı sorumlulukları arasında yer almaktadır.
Rabbimiz gönülleri aydınlatan mesajını
peyderpey, planlı ve düzenli bir şekilde indirmiştir. Ki bu sayede kalpler
iyice ona aşina olsun, sıcak bir yakınlık kesbetsin, gönüllerde taht kuracak
biçimde pekişebilsin. Bu sebeple tertîlen indirilen İlâhî vahyin yine aynı şekilde,
merhale-tedric olgusuna dikkat ederek okunması gerekmektedir. Aksi takdirde
yanlış anlamaların önünün almak mümkün olamayacaktır.
Yukarıdaki âyetin bir tefsiri bağlamında
okunması gerektiğini düşündüğümüz Kıyâme sûresi âyetleri, tenzîl ve tertîle
ilişkin olarak yol gösterici bir muhteva içermektedir. Bu âyetlerde Rabbimiz
Kur'an'ın hıfzı ve tebyini esnasında acele etmemeyi, bilinçli planlı bir
şekilde hareket etmeyi Rasûlullah'ın şahsında vahye gönül veren tüm mü’minlere
emretmiştir: "Dilini hızla oynatıp
durma. Çünkü onu (senin kalbine) yerleştirmek ve okutturmak Bizim işimizdir.
Böylece onu telaffuz ettiğimiz zaman kelimelerini (bütün zihnini vererek)
takip et; sonra onun anlamını açıklamak da Bize düşer." (75/Kıyâme, 16-19).
Bu âyet herkesten çok peygamberimiz Muhammed (s.a.s.) ile ile alakalıdır. Yeni
gelen vahyi an önce ezberlemek için Allah'ın elçisi Muhammed (s.a.s.) acele
ediyor, duygusal davranıp unutmaktan korkuyordu. Vahyi indiren Yüce Allah
Peygamberimizin onu kolayca ezberde tutmasını da sağlayacak lutuflarda
bulunmuştur. Bu hakîkat Kıyâme Sûresi'nin alıntıladığımız âyetlerinden başka,
bir de Tâhâ Sûresi'nde dile getirilmektedir. Öncelikle Peygamberimizin
Kur'an'ı ezberlemesi ve vahyin onun kalbinde korunmasını anlatan âyetlerin bize
de söyleceği yönteme dair çok hikmetli bir mesajı vardır: 20/Tâhâ, 114.
Yukarıdaki âyette belirtildiği üzere Rasûlullah'a
yüklenen "bütün benliğini vererek Kur'an okuma" görevi, bizim de
Allah'ın vahyine karşı vazifemizdir. Rabbimizin vahiy ile gönüllerde meydana
getirmek istediği amaçların hasıl olabilmesi ancak bu vazifeyi yerine getirmekle
mümkündür.
Hem gereğince Kur'an okumalarımızda hem
de İslâmî mücadelenin başarısını arzulamada, hem de kâfirlere muntakîm olan
Allah'ın vaîd ettiği dünyevi ve uhrevi azabın başlarına getirilmesinde acele etmemek,
sabırlı olmak mü’minler olarak takınmamız gereken vakarlı tutumlar arasında yer
almaktadır.
İnsanoğlu aceleden yaratılmış bir
varlıktır; her şeyin hemen olmasını isteyen bir karaktere sahiptir. Fakat biz mü’minler,
hem vahyin mesajını kavrarken, hem de hayatımıza rehber olacak tanıklıklar
ortaya koyarken acele etmemiz gerekir. Çünkü aceleye getirilemeyecek, ciddi
sorumluluklar yükleyen bir İlâhî vahiy karşısında sabır ve metaneti kuşanmak
gerekir. Ciddi bir şekilde anlamak ve kavramak, amellerimizin sıhhatinin de
teminatı olacaktır. Hikmetli bîr derinlikten yoksun, bütünlükten uzak Kur'an
kıraati "yüzeysel olma zaafı"ndan kurtulamayacağı için, onu gereğince
kavramaktan söz edilemez. Bu nedenle Kur'an yüzeysel değil derin, ciddiyetten
uzak bir basitliğe indirgeyerek değil hikmetli bir şekilde okunması gerekir.
Tenzîl ve tertîl esası üzere indirilen
Kur'an'ın kıraati aynı şekilde nüzûlüne uygun olması gerekiyorsa, tatbikinde de
aynı ölçüler geçerlidir. Allah'ın va'd ve vaîdinin acele istenmemesi, sınava
talip olması gereken mü’minlere yakışan bir tutum değildir. Adaletin yegane teminatı
olan ve işlerin sonunu belirlemede hiçbir otorite boşluğu oluşturmayan kudreti
sonsuz Yüce Allah'ın takdirlerinin acele ile yerine getirilmesini beklemek
doğru değildir. İslâmî mücadelenin öncüleri olan mü’minler, tertit ile sabır
arasındaki ilişkiyi unutmadan hesaplarını daima gözden geçirmek
durumundadırlar.
Özetle; tenzîl ve tertîle İslâm'ı
yaşamlaştırırken, yeryüzünü Allah'ın boyası ile boyarken de dikkat etmek
gerekmektedir. Allah'ın mü’minlere va'dettiği fetih-nusret/zafer ve yardımı da
aceleye gelmez. Kâfirlere vaîd ettiği dünyevi-uhrevi azap da aceleye gelmez.
Bu durumda sabır; hem Kur'an'ın kıraatinde hem de tatbikinde sürekli mü'minin
başında bulunması gereken metanet tacı olmaktadır. Mü’minler yakışan ahlaki
tutum; acele etmeden sabırlı bir şekilde, özümseye özümseye Kur'an'ı okumak ve
sonuçların gerçekleşmesini metanetle beklemektir; bize bu metaneti tavsiye eden
âyetler için bkz. 21/Enbiyâ, 37-44.
"Gerçek şu ki, bu Kur'an'ı sana safha safha indiren biziz." (76/İnsan,
23). Tenzîl; bir şeyi yavaş yavaş, acele etmeden, hazmederek huşû ile,
bilinçli, planlı bir şekilde yapmak, iç bütünlük oluşturacak şekilde indirmek
anlamına gelmektedir.
Kur'an'ın kaynağının "Tenzil"
kelimesinin muhtevası bağlamında dile getirildiği çok sayıda âyet vardır. İlahi
mesaj âlemlerin rabbi, yeri ve yüce gökleri yaratan, aziz/kudret sahibi,
rahîm/rahmet kaynağı, hakîm/hikmet sahibi, günahları bağışlayan, tevbeleri
kabul eden intikamı çetin, lütfu sınırsız, hamîd/en güzel övgülere layık olan
Allah tarafından safha safha indirilmiştir. 17/İsrâ, 106; 20/Tâhâ, 4; 25/Furkan,
25; 26/Şuarâ, 192; 32/Secde, 2; 36/Yâsin, 5; 39/Zümer, 1; 40/Mü'min, 2; 41/Fussilet,
2, 42; 46/Ahkaf, 2; 56/Vâkıa, 80; 69/Haakka, 43.
Kâfirlerin, müşriklerin bütün
ısrarlarına rağmen rahmeti sonsuz rübbimiz Kur'an'ı bir defada değil, yavaş
yavaş, safha safha indirmiştir. Bizim de ilk nesil mü’minler gibi İlâhî vahyin
bu karakterini göz önünde tutmamız, onu düzenli ve hikmetli bir yöntemle okuyup
anlamamız gerekmektedir.
İlâhî vahyin yirmi üç yıllık tedriç ile
indirilmiş olmasının bakışta akla gelen hikmeti, şeriatın maksatlarının ve gâyelerinin
iman edenlerce iyice anlaşılıp kavranmasıdır. Sâlih amellerin kaynağı olan
Kur'an vahyin iyice kavranması ise uygulamanın sıhhati ve Kıyamet'e kadar
gelecek mü’minler için takip edilebilir örneklikler oluşturabilmek için şarttır.
Bu durumda Kur'an'ın indirilirinden yüzyıllar sonra yaşayan biz mü’minler için tenzîlin
safha safha olmasının hikmeti de ortaya çıkmış olmaktadır:
Acele etmeden, yüzeyselliğin
handikaplarına düşmeden, derin bir tefekkür, engin bir tefekkuhla Kur'an
mesajını idrâk etmeye çalışmak.
İnsanlığın ne yapacağını bilemez, şaşkın
bir durumda kalmaması için, âlemlerin rabbi Allah tarafından tenzîlen/parçaları
birbiri ile uyumlu bütünlük oluşturacak şekilde, kontrollü olarak yavaş yavaş
indirilmiştir. Kur'an'ın peyder pey, aralıklı olarak indirilmesinin bir çok
hikmeti vardır. Mesela tenzîlen indirilmiş olmasının hikmetlerinden biri,
insanların -öncelikle mü’minlerin- İlâhî vahyin yol gösterici mesajlarına
ihtiyacını yangın bir yürekle hissetmesi içindir. Diğer bir hikmet de, birdenbire
derin hakikatleri kavramaktan aciz olan biz insanların mesajı iyice kavrayacak
bir sürece ihtiyacımız olduğu içindir.
Tenzîlin çok sayıda hikmetinden söz
edebiliriz. Bir tanesini daha anarak diğerlerini "ilimde derinleşenler"in
selim akıllarının engin kavrayışına bırakalım: Kur'an salt bir bilgi kaynağı
değil, eylem ve talimatlar dizgesi olduğu için, hayata geçirilmez malumatlar
yerine, yaşanılabilir hakikatlerin menşei olduğu için tenzîlen/yavaş yavaş indirilmiştir.
"Kur'an indirilmiştir."
Öyleyse onu kutsama adına, göklere çıkararak -daha doğrusu geri gönderme
cüretini göstererek- aşırı tazim gösterisi yapmak doğru değildir. Çünkü İlâhî
vahyin 'mesajı hayalın tam ortasına, yaşamın merkezine onu dönüçtürmek, ıslah
etmek için indirilmiştir. Bu nedenle Rabbani mesajın gönülleri aydınlatan mesajından
faydalanmak için onunla iletişim kurmak gerekir.
Kur'an'ı biçimsel ve mahiyet itibari ile
ulaşılmaz bir yükseklikte tutmaya gayret etmek, yüceltmek değildir; ince bir
tahkirle, örtük bir alçaltına girişimidir. Söz konusu girişim iyi niyetli ama
cahil kimseler eli ile olabileceği gibi kasıtlı bir şekilde de olabilir.
Kur'an'ın kasıtlı bir şekilde indirilmiş
olduğu yeryüzü ile -yani hayat ile- bağını koparmaya çalışanlar, Allah'ın
mesajının sorumluluk doğurmayan gerçek üstü bir alana ait olduğu vehmini
yaymaya çalışmaktadırlar. İşte şirkde zaten bu yaklaşım şeklinde ortaya çıkmaktadır.
Âfâkî bir ilâh tasavvuru görüntüsü
altında, İlâhî mesajın tevhid ve adalet asasının etki gücünü akıllarınca
kırmaya çalışmaktadırlar. Çığırtkanlık yaparak her fırsatta çıkardıkları
velveleler, göz boyayıcı sihirler ile İlâhî vahye gönül veren mü’minlerin
önüne, hem asli hüviyeti ile hem de sağdan yaklaşarak çıkan şeytan ve
dostlarının hileli tuzaklarına karşı uyanık olmak zorundayız. Günümüzde şeytan
bir kesim üzerinde "bâtıl bir kutsiyet" şekli oluşturarak etkili
olmaktadır. Kur'an'ın yücelttiklerini iddia eden bir kesim onu
"anlaşılmaz, ulaşılamaz" bir mevkiye çıkarmakla azaltmaktadırlar. Bu
bir tür aşağılamadır. Çünkü, Kur'an'ın sadece teberrüken/sevap kazanmak amacı
ile okunabileceğini, anlamak, ondan hüküm çıkarmak maksadı ile İlâhî vahye
gönül vermeyi günah saymaktadırlar.
(Kur'an-ı Kerim'i anlamak maksadı ile
okumayı haram kabul eden bir zihniyet yaşadığımız coğrafyada varlığını halen
devam ettirmektedir. Neredeyse tüm tercüme ve meal çalışmalarını tahkir eden
bu zihniyet, sadece kendi anlayışlarını doğrulayan çabaları meşru kabul
etmektedir. Tam İlmihal adlı, 1248 sayfalık kitaplarının da bir tür Kur'an
tercümesi, meali, tefsiri olduğu gerçeğini görmezden gelen bu zihniyet
sahipleri, kendileri dışında gelişen Kur'an'ı anlama çabalarını
"dinsizlik" ve "cahillik"le itham etmekte ve konu ile
ilgili şu ibretlik iddiaları ileri
sürmektedirler:
"Kur'an-ı Kerim'in hakiki mânâsını
anlamak, öğrenmek isteyen öğrenmek isteyen bir kimse, din âlimlerinin kelâm ve
fıkıh ve ahlak kitaplarını okumalıdır. Bu kitapların hepsi, Kur'an-ı Kerim'den
ve hadisi şeriflerden alınmış ve yazılmışlardır. Kur'an tercümesi diye yazılan
kitaplar, doğru mana veremez. Okuyanları bunları yazanların fikirlerine,
düşüncelerine ve maksadlarına esir eder ve dinden ayrılmalarına sebep
olur." Gümüş M. Sıddık, Tam İlmihal, Seâdet-i Ebediyye, 82. Baskı, Hakikat
kitabevi, İstanbul, 2000, s. 46-25. mektup.
Yukarıdaki alıntı yaptığımız pasajda
dile getirildiği gibi, Kur'an'ı tercümelerden yanlış anlama ihtimali vardır.
Doğrudur. Fakat aynı tehlike Tam İlmihal'den din öğrenilmeye kalkışıldığında
yok mudur? Belki meallerden daha fazla bu tür kitaplar zararlıdır. Çünkü mealler
bütün zaaflarına rağmen tefsir kitaplarından bile Kur'an'a daha yakındır; çünkü
konusu doğrudan Kur'an'dır. Bir çok ihya önderi'ne küfürler dolu, sözde İslâm
ilmihali olan bu kitap aynı zamanda bir Kur'an meali, tefsiri işlevi gördüğü
gerçeğini kim inkâr edebilir? İslâm'ı çok iyi bilmeyen halkın Kur'an mealleri
ile yanlış bilgilendirilme riski ne kadarsa, Tam İlmihal'le de o kadardır; 1248
sayfalık bir kitap ne kadar anlaşılır bir mahiyet taşıyor ki, Kur'an
tercümeleri-mealleri de o kadar anlaşılır bir mahiyet taşısın? Kısaca, yanlış
anlama riski tercümeler kadar Tam İlmihal için de söz konusudur.
Peki Kur'an'a "anlaşılmaz"
damgası vurulduğunda neler olmaktadır? Olan; "her adıma uygun bir fetva
ısmarlamak ve gönül rahatlığı ile faiz işlemleri yapmak, mankenleri yarı-çıplak
bir vaziyette televizyon programlarına çıkarıp, -harama bakmayı yasaklayan
âyetlerin meallerini anlayamayacakları için- onlardan zekata konu olacak
servetler kazanmak"tır.)
Bu bakış açısının çok ciddi neticeleri
olmaktadır. Kur'an'ı bir hidâyet kılavuzu değil de, sevap kazanma aracı olarak
görenler artık bütün davranışlarını fetvalarla meşrulaştırma cihetine
gitmektedirler. Kendilerinin İlâhî vahyin saf, tertemiz mesajının gereklerini
"biz kimiz onu anlamak kim" diyerek, güya yüceltme görüntüsü
altında, Rabbani buyrukların hayat damarlarına kasdetmektedirler. Kendileri
sağdan yaklaşan şeytanın vesveselerine aldanan, garrâya kapılarak bâtıl bir
kutsiyet havası estiren din bezirganları, beraberlerinde sürükledikleri
milyonlarca insanın daha önce yaptıkları sâlih amellerinin değer bakımından
hubûtuna/sıfırlanmasına yol açmaktadırlar.
Şeytan sağdan da yaklaşır, soldan da. Bu
sebeple "dindarlık görüntüsü altında" doğru yoldan çelmek için önümüze
çıkan müşriklerin oyunlarını bozmak, Kur'an'ın hayatın kalbine
"indirilmiş" bir kitap olduğu gerçeğini unutmamak lazımdır.
Yanlış kutsiyet anlayışlarının
aldatmasına kanmamalıyız. Kur'an'ı şekil olarak yükseklerde tutmak yeterli
değildir. Yüceltmek, onun insan hayatına yön vermek maksadı ile indirildiği
hakikatini daima göz önünde tutmak, mesajın rehberliğinde hayatımızı idame
etmektir. Kur'an yücelere aittir diye, aşağılarda/dünya hayatında etkinlik kurmasına
izin vermemek, siyasetten, eğitimden, sokaktan, giderek hayattan kovarak bunun
adını da "saygı" koymak, büyük bir aldanma, aldatmacadır. Çünkü
Kur'an; yüceler yücesi bir makamdan aşağılık dünya hayatında yaşanan
rezillikleri törpülemek, ıslah etmek ve gerekirse değiştirmek-dönüştürmek için
"indirilmiştir."
Kur'an, kalemle yazmayı öğreten, vahiyle
insanoğlundan arınmak isteyenlere yol gösteren Yüce Allah tarafından sırası
geldikçe, planlı ve düzenli bir şekilde safha safha indirilmiştir. Öyleyse
okuyuşumuzda bu nüzûl şeklini göz önünde tutmalıyız. Yani iniş ortamındaki
canlılığa ve çözümü amaçlanan sorunun konu ile ilgili bağlamına dikkat ederek,
acele etmeden, yüzeyselliğin tuzaklarına düşmeden Kur'an'ı okumalı, anlamalı,
kavramalı ve amelî cihetini de aynı şekilde düzenli bir şekilde gözetmeliyiz.
Tenzille ilgili -aynı kökten türetilmiş
bir ismi mef'ul olan- bir başka kelime de Münezzel'dir. İki âyette geçen ketime
tenzil'in kaynağı olan Yüce Allah'ın vahiy üzerindeki tartışılmaz otoritesini
ve belirleyiciliğini vurgulamaktadır. O hidâyet amacı ile indirdiği vahyi bir
defada değil, peyderpey tebyin etmeyi takdir etmiştir. Kur'an'ın Yüce Allah'ın
takdiri ile, şükrü gerektiren büyük bir nimet olarak bir defada değil safha
safha, gerektikçe indirildiğini vurgulayan âyet için bkz. Enam: 6/114. Bu
kelime bir de İsa peygamber ve arkadaşlarının Allah'tan kendilerine
lütfetmesini istedikleri "sofra" ile alakalı olarak geçmektedir:
Maide: 5/11 5. Ki "sofranın indirilmesi", her şeyin gerçek sahibinin
Allah olduğunu, her şeyin belli bir ölçü ile, planlı bir şekilde O'nun kudret
elinden çıktığını ifade etmektedir.
Öte yandan tenzîl ve tertîle uygun
Kur'an tefsiri, bütün âyetleri iniş sırasına göre okumak demek de değildir.
Eğer öyle olsaydı Yüce Rabbimiz Kur'an'ı nüzûl sırasına göre toplar ve o
şekilde okunmasını emrederdi. İlâhî kontrol altında olduğunda kuşku bulunmayan
Kur'an'ın cem'i -ki yukarıda alıntıladığımız Kıyâme sûresi âyetlerinde cem'in
Rabbani denetiminin mahiyetine ilişkin önemli ipuçları vardır- bize mütevatir
olarak gelen mushaf sıralamasına göre oluşturulmuştur. Öyleyse "hangi âyetin
hangisinden önce indirildiğini kesin olarak bilmek gerektiği" şeklindeki
bir varsayım, bunu "onsuz olmaz" denilebilecek kesinlikte öne
süremez. Fakat yine de elimizde kesin karineler varsa ve güçlü dayanaklara
sahip ictihadlar yapabilecek verilere sahipsek âyetlerin nüzûl sırasını bilmek
çok faydalı olacaktır. Bu durumda hangi âyetin hangisinden önce indirilmiş
olduğunu bilmek tabii ki, ufuk açıcı etkilere haiz olacaktır. Fakat resmî bir nüzûl
sırasının tespitinin de, sübutu ve delaleti kati nasslarla mümkün olmadığının
bilinmesi lazımdır.
Özetle, bizim vurgulamak istediğimiz
hakikat, "Kur'an'ın peyder pey -safha safha, aşama aşama- indirilmiş
olduğu ve her tür tefsirin bu gerçeği unutmaması gerektiği"dir.
"Kâfirler:
'Kur'an ona bir bütün olarak bir kerede indirilseydi yal'diyorlar. Oysa, Biz
onu böyle tutarlı bir bütün oluşturacak şekilde, terülen/belli bir düzen
içinde ağır ağır vahyediyoruz ki, onunla senin kalbini pekiştirelim." (25/Furkan, 32).
Tertîl kelimesi Kur'an'da iki âyette
geçmektedir. Birisi alıntıladığımız âyet, diğeri ise 73/Müzzemmil, 4. âyettir. Düzenli,
planlı bir nüzul sonucunda ulusan Kur'an'ın bu sıfatını sabır, acele, tenzil,
tedriç gibi kelimelerin muhtevası desteklemektedir. Birden bire indirilmeyen
Kur'an'ın iniş biçimine uygun olarak, acele etmeden, sindire sindire, palanlı
bir şekilde -hikmetlerine vakıf olmak maksadıyla- okunması gerekir. Aşağıdaki âyette
Kur'an vahyinin bütünlüğünü göz önünde tutmadan acele ile karar vermek, görüş
bildirmede göstermek yasaklanmaktadır: 20/Tâhâ, 114.
Acele etmeden, bir bütünlük ve hedef
gözeterek Kur'an okumanın gereğine işaret edilen bir başka kavram da tertîldir.
Kur'an bir defada değil, safha safha indirilmiştir ve bu biçime uygun bir
kıraat, tefsir, tebyin ve tefekkuh da teşvik edilmiştir.
İlâhî mesajı doğru kavramak ve doğru
yaşamak konusunda dikkat edilecek hususlara ilişkin olarak tertîl kelimesinin
yol gösterici muhtevasından yararlanmak istiyoruz.
Tertîl, bir şeyi yavaş yavaş, acele
etmeden, planlı-uyumlu bir şekilde yapmak demektir. Rabbimiz Kur'an'ı tertîlen/programlı,
parçaları arasında eşsiz bir uyum oluşturacak şekilde indirmiştir.
Kur'an'ın indiriliş sıralaması ve
tasnifinde Rasûlullah'ın doğrudan bir dahli yoktur. Bir defada değil de sırası
geldikçe yavaş yavaş indirilen Kur'an'ın nüzûlüne uygun olarak da okunması
gerekmektedir. Yani planlı, programlı, sabırlı, düzenli bir şekilde. Kur'an'ı
okurken acele etmemek, onu ağır ağır okumanın da ötesinde yüzeysel değil
derinlikli bir şekilde kıraat etmek demektir.
Tertîl Kur'an'ın bir parçasının
diğerleri ile irtibatını kurmak, yaşadığımız coğrafyanın içinde bulunduğu
şartları dikkate alarak, tedrici göz önünde bulundurarak okumaktır. İslâmî
mücaledelenin ilk örneği olan Rasûlullah'ın Asr-ı Saadet'te gerçekleştirdiği
Sünnet'te, tertîlin, tedricin uygulanışı ile alâkalı çok sayıda örnek vardır.
Örneğin, Mekke döneminde fiilî bir kıtal cihadına izin vermeyen Yüce Allah
şartların değişmesi ile birlikte Medine döneminde yaşayan müslümanlara adaletin
ikamesi ve doğru yol üzerinde müşriklerin kurdukları barikat engellerinin
bertaraf edilmesi için kıtal cihadını teşvik etmiştir.
Gece kalkıp çalışmayı, ibadet etmeyi
öğütleyen Müzzemmil Sûresi âyetlerinde 'Kur'anı tertîlen okumak'
emredilmektedir. Bu uyarı sadece mekanik bir plan yapmayı değil; aynı zamanda İlâhî
vahyin mesajını yüreklere işleyen bir özümseme ile okunmasını da
gerektirmektedir. Programlı okuyuşta, acele etmeden huşû ile hareket etmek
esastır. Kur'an'ı huşû ile kıraat etmede ise gecenin önemli bir yeri vardır.
Rabbimiz gecenin sağlayacağı olanaklara, çok sayıda âyette dikkatimizi
çekmekte, sessizliğin imkânlarından yararlanmayı özendirmektedir.
Gecenin derin düşünüş ve hikmetli engin
bir kavrayışa ulaşabilmek için uygun bir vakit olduğunda kuşku yoktur. Bize
Kur'an'ın anlaşılması ve yaşanması noktasında örnek şahitlikler bırakan Rasûlullah
ve arkadaşlarının bu olanaktan yararlanmaları övgü ile Kur'an'da
zikredilmiştir. Gece, İlâhî bir nimettir; Rabb'e yaklaşmak, kendini görev
olarak planlanacak işlere vermek için, gündüzden daha çok olanaklar sunmaktadır.
Gecenin sağladığı olanakların farkında
olan Peygamberimiz bazen yalnız başına, bazen de mü’minlerle toplu olarak
kalkıp ibadet etmiş, Kurân'ı "tertîl üzere" okumuş, üzerinde
tefekküre dalmış, kavrayışını derinleştirip, öğrendikleri ile ertesi gün
yapacaklarını planlamıştır.
Kur'an'ı yaşamsal sorunlarımızı çözmek
amacı ile okumalıyız. Çünkü Rabbimizin rehberliğinde çözüm kaynağı, Kur'an'dır.
Hidâyetin ön şartı, salt bilgilenmek değildir. Bilginin takvâ sahibi olabilmek
için, kendi özümüzde ve çevremizde yer alan şeytani unsurlara karşı cihad
usullerini öğrenmek için bir değeri vardır.
Bu sebeple aşağıdaki âyete göre,
"Allah yolunda üstün gayret göstermek", dosdoğru yola iletilmenin
şartlarından biri olarak gösterilmektedir: "Dâvâmız
uğrunda cihad edenleri/üstün gayret gösterenleri, Bize varan yollara mutlaka
yöneltiriz. Allah kuşkusuz muhsinlerle/iyilik yapanlarla beraberdir." (29/Ankebût,
69)
1- İnanç ve Eylem İçin
Bilgilenmek
"Elif-Lâm-Mîm.
İnsanlar (sadece) 'inandık' demeleriyle bırakılacaklarını ve sınava
çekilmeyeceklerini mi sanıyorlar? Evet andolsun ki, Biz kendilerinden
öncekileri de sınadık; o halde (o halde bugün yaşayanlar da sınanacak ve)
elbette Allah, doğru davrananları ortaya çıkaracak ve yalancıların da kimler
olduğunu gösterecektir." (29/Ankebût, 1-3)
Yeryüzündeki büyük sınavda Rabbimiz,
rahmetinin bir tezahürü olarak biz insanlara nübüvvet vahyi ile rehberlik
etmektedir. Bu şuurla başvurulması gereken sonsuz rahmet sahibi Yüce Allah'ın kelâmı,
bir "inanç kılavuzundur. Hakikatin yakînî kaynağı olan Kur'an; kesin bir
inanç, derin bir bilinç ve can veren bir eylem için, uygulamaya geçirmek
maksadı ile okunmalıdır.
İlâhî vahyin gönülleri aydınlatan mesajı
felsefi spekülasyonların, sonu gelmez kelâmi mülahazaların aracı olarak
kullanılmamalıdır. Aksi takdirde İlâhî iradenin amaçladığı bir verimliliğe yol
açması bir yana, Kur'an ifsada sürükleyen şeytanın sağdan yaklaşımlarının aracı
durumuna indirgenmiş olur; ki bu durum basiret ehli tarafından dünyada,
Rabbimiz tarafından ahiret gününde ona değer vermekten çok ihanet anlamı
taşıyan bir tutum olarak nitelenmekten asla kaçıp kurtulamayacaktır.
İnançlarımızın kaynağı olan Kur'an'a,
"önceden sınırları belirlenmiş tezlerin onaylayıcı aracı olarak yaklaşmak"
biz mü'minlere yakışmaz. Bilgiyi sömürü ajanlığı için kullanan
müsteşriklere/şarkiyatçılara uygun düşecek tavır/tutumlardan kaçınmak, İlâhî
vahye karşı üstümüze düşen vazifelerdendir. Bu nedenle salt
akademik-entelektüel bilgilenme maksadıyla okunan Kur'an'dan maksada muvafık
verim elde edilemez.
İmtihan şuuru ile okunmayan Kur'an'dan
öğrenilecek bilgiler, sırtımızda yük olmaktan, bize hiçbir değer kazandırmayan
şeyler taşımaktan öte bir anlam ifade etmeyecektir. Hayata ilişkin sorunlarımızın
temel çözüm kaynağı olan Kur'an "sadra şifa" olması için okunmalıdır.
Malumatfuruşçuluk için, bilgi hamallığı için değil.
Alîmu'l-habîr olan Allah, salt
bilgisini-kültürünü artırmak için İlâhî vahye başvuranlar için hidâyet etme
sözü vermemiştir. Geçmişte İlâhî vahye muhatap olduğu halde, ona gerektiği
değeri vermeyen Kitap Ehli'nden ilmi ile amel etmeyenler "entel eşek
meseli" ile Cum'a Sûresi'nde anılmaktadır: "Tevrat'ın/İlâhî vahyin yükü ile onurlandırılmış iken bunu
taşıyamamış olanların durumu, sırtına kitaplar yüklenmiş (ama onlardan habersiz
bulunan) eşeğin durumuna benzer. Allah'ın mesajlarını yalanlamaya şartlanmış
olanların durumu ne acıdır. Çünkü Allah rehberliğini böyle zâlim bir halka
ihsan etmez." (62/Cum’a, 5)
Yüreklerimize çöreklenmiş şirk
alışkanlıklarını yok etmek, şeytanın körüklediği küfrün ateşinin izlerini
silmek için sürekli Kur'an'a başvurmalıyız. Şu dünya hayatının geçici
heveslerine kapılıp kalmamak için, Kur'an'ın aşkın dilinin elçiliğinde
Allah'tan yardım dilemeliyiz.
Gereğince takdir ederek okumalıyız.
Gereğince takdir etmek nedir? Onu zanna ve vehime dayanan beşeri kuruntuların
meşrulaştırıcı aracı kılmamaktır. Arınmak ve ma'ruf olanın yaygınlaştırılması
için okumaktır. Öğrendikleri ile amel etmeyen veya amel etmek için değil,
spekülasyon üretmek için Kitab'a başvuran kimseler belki İlâhî mesajı kısmen
anlayabilirler; ama asla engin bir kavrayışla onu idrâk edemezler. Dolayısı
ile öğrendikleri onları hidâyete sevk etmez; ya dalâletlerini ya da
vehimlerini derinleştirmekten başka bir işe yaramaz.
Aşağıdaki âyetlerde belirtildiği üzere,
Kur'an hidâyete ermek, arınmak, arındırmak, uyarılmak, uyarmak için
okunmalıdır.
"O
kitap ki, mü’minler için bir yol gösterici ve bir müjdedir. O mü'minler ki,
salatta/namazda devamlı duyarlıdırlar; arınmak için infak ederler/sahip
olduklarını Allah yolunda feda ederler ve ahirete de canı gönülden iman ederler." (27/Neml, 2-3)
"...
Kulları arasından yalnızca ulemâ/gereğince anlama kavrama gayreti içinde olanlar,
Allah'tan (hakkıyla) korkar-çekinirler. (Çünkü yalnızca onlar bilirler ki)
Allah sonsuz bir kudret sahibidir, çok bağışlayıcıdır. Allah'ın vahyine (seksiz
şüphesiz) uyanlar, namazlarında dikkatli ve devamlı olanlar ve kendilerine
verdiğimiz rızıktan gizli-açık ihtiyaç sahipleri için harcayanlar: İşte ancak
bunlar (dünyada ve ahirette) kesintiye uğramayacak bir kazanç umabilirler." (35/Fâtır,
28-29)
Kur'an'a gereğince ilgi göstermek,
"İlâhî mesajın gönülleri ısıtan aydınlığına kalbimizi tamamıyla açmak"
demektir. Salt bir fehm/anlama çabası, Rabbani mesajı kavramak ve hayatın
kalbine onun aydınlık meşalesini dikmek için yeterli değildir. Çünkü İlâhî
vahye gönül vermeyen biri bile, Kur'an'dan bir şeyler öğrenebilir, bir şeyler
çıkarıp anlayabilir. Fakat şeriatın maksatlarını gerçekleştirecek verimlilik,
onu ancak "bir inanç kaynağı, bir eytem talimatı' olarak okumakla mümkün
olabilir.
Kur'an'ı önceki ümmetlerin yaptıkları
gibi, gereğince amel etmekten başka maksatların meşrulaştırıcı aracı kılmamak gerekir.
Ona gerçek anlamına uygun bir kavrayışı amaç edinerek, tam anlamıyla uygulamak
gâyesi ile başvurmak lazımdır.
İlâhî kelâmı gereğince okuyup
anlayabilmek için, arınma niyeti ile tevazu tacını takmak, takvâyı kuşanmak
lazımdır. Kur'an'ın mesajındaki derin hikmetleri kavramak için tam anlamıyla
nüfuz etmeyi gâye edinen bir okuma yöntemi gerekir.
Bu yöntemle İlâhî mesajı kavramak, ona
malumatfuruşçuluk için değil uygulama düşüncesi ile başvurmak demektir.
Aşağıdaki âyet İlâhî mesajı gereğince okumanın, gönülden teslim olanlarca
yapılabileceğini beyan etmektedir: "Kendilerine
İlâhî kelâmı emânet ettiklerimiz (ve) ona gereği gibi uyanlar -işte onlardır
(gerçekten) iman edenler; kâfirlere
gelince- işte onlardır asıl kaybedenler." (2/Bakara, 121)
Hikmetin temel kaynağı olan Kur'an'ın
rehberliğinde oluşmamış her tür yorumlama şekline mesafeli yaklaşmak
zorundayız. Değil mi ki, hayatı ve içinde yer alan her tür olguyu İlâhî vahyin
klavuzluğunda anlamlandırmak gerekir? Öyleyse anlayışlarımızı, bütün anlama
çabalarımızı, tüm tefekkür gayretlerimizi, de İlâhî vahyin biricik korunmuş
kaynağı olan Kur'an'ın yönlendirmesine açık tutmak boynumuzun borcu olsa
gerek.
Bu bağlamda Kur'an'ın ruhundan onay
alması mümkün olmayan tarihselcilik, tarih üstücülük gibi dışardan yorumlama
yöntemlerinin hiçbir değeri yoktur. Anlamı metnin dışına arayan tarihselcilik
de, anlamı metinin içinde ve içinde yaşanılan dünyanın verilerinde arayan tarih
üstücülük de, bir birlerine zıt gözükmelerine rağmen aynı kapıya çıkan sonuçlar
vermektedirler. Çünkü her ikisi de anlamanın merkezine insanı koymakta, bu
bakımdan aşağıdan yukarıya doğru bir yorumlama usûlü ile konulan ele
almaktadırlar. Her ne kadar, bir tür risalet vehmi ile, "tarih üstücü
rnealcilik" anlamın yukarıdan aşağıya doğru yağdığını iddia etse de netice
itibariyle durum bu meyandadır.
Kısaca Kur'an'ın denetiminde, İlâhî
vahyin rehberliğinde oluşmayan tüm geleneksel ve modern yorumlama biçimleri
neticeleri itibariyle asıl olan fer', belirleyici olması gerekenin belirlenen,
etkin olması gerekenin edilgen olması gibi zulümlere yol açmıştır; açmaya
devam etmektedir. Bir imtihan alanı olan dünyada, tabii ki denenme konularımız
arasında İlâhî vahyin insanlara iletilmiş tek korunmuş kaynağı olan Kur'an'a, hayatımızda nasıl bir yer
verdiğimiz de vardır. Her mü'minin, Kitapla ilişkisini bu bilinçle kurması da
beklenmesi gereken bir şeydir.
Kur'an'ı doğru anlamanın yolu,
tefsir/yorumlama usûlünün de doğru olmasına bağlıdır. Yöntemin de Kur'anî
olması gerektiğini "hikmet" kavramı çerçevesinde dile getirmiştik.
Buraya kadar aktarmaya çalıştığımız gibi, Yüce Allah'ın biz insanlara
bahşettiği bir bilgi, İnanç-bilinç ve eylem klavuzu olan Kur'an'da, tefsir
yöntemine ilişkin temel yaklaşımlarımızın neler olması gerektiği açıkça beyan
edilmiştir. Bu köşe taşları oturtulmadan girişilen tefhim, tefsir, tefek-kuh
çabaları vehametle sonuçlanmaktan kendini kurtaramayacaktır.
Tabii ki, Kur'an tek kaynak değil temel
kaynaktır. Onaylı gönderme yapılarak bize önemsetilen Sünnet ve ilk
muhataplarla mesajın bağlantısını koparmak, Kur'an'ın doğru anlaşılmasını
mümkün kılacak yolların kapanmasına neden olacaktır. Bu sebeple her tür
ikincil derecede kaynağın, her tür bilgilenme aracının Kur'an'ı temel alarak
değerlendirmeye tutulması gerekir.
Aceben/ilginç bir kitap olan Kur'an'dan
orijinal, duyulmamış, şaşırtan bilgiler çıkarmak için yararlanmak mümkündür.
Ancak elde edilen bu ma'lûmât, mesajın bütünlüğü ve gâyeleri göz önünde tutulmadan
kullanılmaya kalkıldığında bir işe yaramayacaktır. Asıl amacı insanlardan takvâ
sahiplerine hidâyet etmek olan İlâhî vahyin kalpleri aydınlatan, gönülleri
ısıtan mesajına salt bir ma'lûmât muamelesi yapmak doğru değildir.
Özetle; küfrün karanlığında kalarak
ölüme terkedilmiş kalpleri, ışık saçan bir meşale gibi aydınlatarak yeniden
hayat veren Kitabımızı, "sorunlarımızın nihai çözüm kaynağı" gözü
ile okumalıyız. İlâhî kökeni unutmadan, beşeri yöntemlere bel bağlamadan
okumamız gereken İlâhî vahyin can veren mesajlarını günlük hayatımızın her
anında varoluşumuzun gâyelerini hatırlamak ve hatırlatmak için okumalıyız.
Kur'an'ı belli bir plan ve program içinde, duyarlı bir şekilde, takvâyı
kuşanmış bir yüreğin duyarlılığını taşıyarak okumalı, Yüceler Yücesi Rabbimizin
katından "indirilmiş" Kitab'a gönül vermeli, ona başvurmalı, onun
yoluna baş koymalıyız. (Fevzi Zülaloğlu, Temel Kaynağımız Kur’an, Ekin Y., s.
356-394.
Kur’an’ı
Tertîl üzere, Dura Dura Okumak
Kur’an-ı Kerim’i ağır ağır, dura dura,
acele etmeden okumak, onu anlamanın en önemli prensiplerinden biridir. Alel
acele, âdet yerini bulsun diye ve bir an önce bitirmek endişesiyle Kur’an’ın
mesajını anlamadan yapılan kıraat veya hatim, okuyucuya hiçbir fayda 4’de
“Kur’an’ı tam bir tertîl üzere oku!” emri ile, yüce kitabının tane tane, yavaş
yavaş ve hazmedilerek okunmasını istemiştir. Üstelik sağlamaz.
Nitekim Allah Teâlâ, Müzzemmil, âyette
geçen “rettil” emri, daha sonra gelen
“tertîlâ” mastarıyla
kuvvetlendirilerek bu tertîlin en güzel bir tarzda yapılması emredilmiştir.
Tertîl üzere okumak; Kur’an’ı dosdoğru
ve güzel bir tarzda, açık açık, hakkını vere vere, sesin mana ile ilişkisini
ayarlayarak, yerine göre şiddetli, yerine göre yumuşak bir tonla ruhî ve mânevî
bir uyum içinde, yani anlayıp yaşayarak okumak demektir.
İsrâ sûresinde de aynı prensibe dikkat
çekilmiştir; “Biz onu Kur’an olarak,
insanlara dura dura okuyasın diye (âyet âyet, sûre sûre)ayırdık; yine onu
peyderpey indirdik.” (17/İsrâ, 106)
Rasûlullah bu tavsiye gereğince, gerek
namazda, gerekse diğer zamanlarda Kur’an’ı ağır ağır,dura dura okur, hızlı
okumaktan ısrarla kaçınırdı. Öyle ki; onun tertîl üzere okuduğu kısa bir sûre,
daha uzun bir sûre okuyanınkinden çok daha fazla sürerdi. Her âyetin sonunda
bir miktar durur, beklerdi; onu bir sonraki âyete eklemezdi. (Sıfatu Salâti-n
Nebî, 77, 104)
Tilâvetin
Hakkını Vermek: Anlayarak Okumak
Bakara sûresinin 121. âyeti şöyledir: “Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler, onu
gereği gibi/tilâvetinin hakkını vererek okurlar.” Bu âyette sözü edilen
tilâvetin (okumanın) hakkını vermekten ne anlaşılmalıdır ?
Tilâvetin hakkını vermek; Kur’an’ın
anlamını, hükümlerini düşünerek, hissederek, sindire sindire ve yavaş yavaş
kırâat etmek demektir.
Mü’min, Allah’ın kitabını adeta Rabbi
ile sohbet ediyormuşcasına okumalıdır. Kur’an’daki emirlere uymaya, yasaklardan
kaçınmaya azmetmeli, yeri geldiğinde dua etmeli, yalvarmalıdır.
Kur’an’ı gereği gibi okumak, İmam
Gazâli’nin belirttiği gibi, “bütün gayret ve dikkatini harflerin mahreçlerini
çıkarmaya yöneltip mânâsını düşünmemek” demek değildir. (İhyâ, c. 1, s. 806.)
Tam tersine, âyetlerin anlamlarını düşüne düşüne, anlayarak, hissederek ve
yaşayarak okumaktır. Bu bağlamda, Dehlevî’nin el-Fevzü’l-Kebir’inde (s. 26)
zikrettiği şu söz oldukça anlamlıdır: İnsanlar tecvid kaidelerini
ezberledikleri zaman, Kur’an tilâvetindeki huşûdan alıkonulurlar.
Bakınız, Mehmet Âkif, Kur’an’ın sadece
lafzına önem verip de O’nun mânâısnı anlamaya yanaşmayan geleneksel
alışkanlığımıza nasıl isyan ediyor:
“Lafzı muhkem yalnız, anlaşılan,
Kur’an’ın;
Çünkü kaydında değil hiçbirimiz mânânın.
Ya açar Nazm-ı Celil’in, bakarız
yaprağına,
Yahut üfler geçeriz bir ölünün
toprağına.
İnmemiştir hele Kur’an, bunu hakkıyle
bilin!
Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak
için.”
Kur’an’ı
Huşû İçinde ve Duygulanarak Okumak
Kur’an, huşû içinde, duygulanarak,
hüzünlenerek, ürpererek, gözyaşları içinde okunabilmelidir. Zaten Kur’an iyi
anlaşılıp hissedilerek okunduğunda huşû duymamak, ürpermemek mümkün değildir;
“Rasûl’e
indirileni duydukları zaman, kavradıkları gerçekten dolayı gözlerinden yaşlar
boşandığını görürsün.” (5/Mâide,83)
“Rablerinden
korkanların bu kitaptan tüyleri ürperir. Sonra hem derileri ve hem de kalpleri
Allah’ın zikrine yumuşar ve yatışır.” (39/Zümer,
23)
“Ağlayarak
yüzüstü kapanırlar. Kur’an onların huşûunu arttırır.” (17/İsrâ, 109)
Rasûlullah Kur’an okurken çok duygulanır
ve çok ağlardı. O, zaman zaman ibn Mesûd’a Kur’an okutur ve dinlerken göz
yaşlarını tutamazdı.
“İbn Mes’ud anlatıyor: Resûlüllah bana; “Kur’an’ı bana oku!” dedi. Ben hayretle;
‘Sana indirilmiş bulunan Kur’an’ı mı sana okuyayım?’ diye sordum. Bana; “Evet, ben onu kendimden başkasından
dinlemeyi seviyorum!” dedi. Ben de ona Nisâ sûresini okumaya başladım. Ne
zaman ki; “Her ümmete bir şâhid
getirdiğimiz ve ey Muhammed, seni de bunlara şâhid kıldığımız vakit durumları nasıl olacak?” mealindeki âyete (41. âyet)
geldim. “Dur!” dedi. Durdum ve dönüp
Rasûlullah’a baktım. Bir de ne göreyim, iki gözünden de yaşlar akıyordu.”
(Buhâri, Fedâilu’l Kur’an 32, 33, 35; Müslim, Müsâfirûn 247; Tirmizî; Tefsir, hadis
no: 3027; Ebû Dâvûd, İlm 13)
Kur’an’ı
Uygulamaya Dönük Olarak Okumak
Kur’an’ı bir müsteşrik (oryantalist)
edasıyla salt bilgilenmek için veya mezhebî ve hizbî bir yaklaşımla kendi
önyargılarına gerekçeler bulmak için okumanın, okuyucuya bir fayda sağlaması
mümkün değildir. Kur’an, okunup anlaşılsın ve uygulansın diye indirilmiştir.
O’nu bilgi hamallığı olsun diye, mâlumâtfürûşluk yapmak için veya sırf sevap
kazanmak amacıyla okuyup ezberlemenin bir anlamı yoktur.
Hz. Peygamber, Kur’an’ı “uygulamak”
amacıyla okuyanları yücelterek onların bu eylemlerini takdir ve teşvik etmiş;
Kur’an’ı hayata aktarmayanları ise “münâfık” olarak tanımlayıp Ebû Cehil
karpuzuna benzetmiştir.
“Kur’an’ı okuyan ve okuduklarını
uygulayan mü’min kişi, tadı güzel, kokusu da güzel portakal meyvesi gibidir.
Kur’an’ı okumayan, fakat onunla amel eden mü’min kişi ise, tadı güzel, fakat
kokusu olmayan hurma meyvesi gibidir. Kur’an’ı okuyan, fakat buyruklarıyla amel
etmeyen münâfık gibi hareket eden de, kokusu güzel, fakat tadı acı reyhane otu gibidir.
Kur’an’ı okumayan ve amel etmeyen münâfık gibi davranan da, tadı acı ve kötü,
kokusu yine tiksinilen acı Ebû Cehil karpuzu gibidir.” (Buhâri, Fedâilü’l
Kur’an, 82)
Esasen, herhangi bir bilginin değeri ve
kıymetinin, tatbikatla ortaya çıkması gibi; Kur’anî bilgilerin, emir ve
yasakların, ilke ve prensiplerin değeri, anlamı ve kadrü kıymeti de uygulamayla
anlaşılacaktır.
Merhum şehid Seyyid Kutub’un ifade
ettiği gibi; “İlk nesillerin dimamizmi ve bereketi, Kur’an’ı uygulamak amacıyla
okumalarından kaynaklanıyordu. Onlar Kur’an’a, kültürlerini geliştirme, bilgi
edinme, haz duyup tatmin olma gibi maksatlarla yanaşmazlardı. Onlar Kur’an’ı
Allah’ın öğrenmek üzere okurlar ve her emri de, savaş alanında, aldığı günlük
emri hemen uygulayan bir ordu gibi duyar duymaz yerine geitirirlerdi. İşte bu,
uygulamak üzere öğrenme şuurudur.” (Yoldaki İşaretler, s. 10)
Sahabenin bu konudaki tutumunu Abdullah
ibn Mes’ud şöyle anlatır: “Biz Kur’an’ı on âyet on âyet alırdık ve aldığımız on
âyeti anlayıp hayatımıza aktarmadan diğer on âyeti almaktan kaçınırdık. Kur’an
insanlara, onunla amel etsinler diye nâzil olmuştur. İlk nesiller Kur’an’ı amel
etmek için okudular. Sizin herhangi biriniz ise, Kur’an’ı başından sonuna kadar
okur; tek bir harfini dahi bırakmaz; halbuki onunla amel etmeyi tamamen
terketmiştir.” (İhyâ, 3/13)
Kur’an ancak onu yaşayan, onun
mücadelesini veren, karşılaştığı sorunları onunla çözmeye çalışan, her fırsatta
ona başvuran, yanlışlarını onunla düzelten, doğrularını ondan öğrenip
pekiştiren, kısaca Yaşayan Kur’an
olmaya çalışan insanlarca anlaşılabilir. Kur’an’ı yaşayıp anlattıkça öğrenir,
öğrenip yaşadıkça anlatırsınız. Kur’an’ı okudukça imanınız güçlenir, imanınız
güçlendikçe de, yaşar ve mutmain olursunuz. “Uğrumuzda
cihad edip çaba sarfedenlere biz yollarımızı gösteririz.(29/Ankebût, 69)
Kur’an’ı
Tekrar Tekrar Okumak ve Onunla İrtibatı Kesmemek
İnsan unutkan bir varlıktır. İnsan
kelimesi, “unutmak-nisyan” kelimesi ile aynı kökten türemiştir. Dolayısıyla
insan, öğrendiği şeyleri, verdiği sözleri, geçmişteki olayları genellikle
unutur. En kötüsü de Rabbini ve O’ndan gelen gerçekleri, öğütleri, uyarıları
unutma eğiliminde olmasıdır. Şeytanın görevi de insana Rabbini ve emirlerini
unutturmaktır.
Şu halde insanoğlu sık sık uyarılmaya,
hatırlatırlatılmaya ihtiyaç duyar. Bazı gerçekler, bazı emir ve yasaklar tekrar
tekrar hatırlatılmalı ve insanlar sıkça ikaz edilmelidir ki, hatalar, yanlışlar
tekrarlanmasın. Zaten Kur’an’ın bir adı da zikr ve tezkira‘dır ki, hatırlatma
ve öğüt anlamına gelir.
Bu yüzden Kur’an sık sık okunmalı,
Kur’an’la irtibat kesilmemelidir. Vahyin unutulması ve Kitab’ın uzun süre terk
edilmesi, imanın zayıflamasına ve kalbin katılaşmasına yol açar; “İman edenler için hâlâ vakit gelmedi mi ki,
kalpleri Allah’ın zikrine (Kur’an’a) ve inen Hakk’a huşû duysun ve bundan önce
kendilerine Kitap verilmiş, sonra da üzerlerinden uzun zaman geçmekle kalpleri
katılaşmış, çoğu da yoldan çıkmış kimseler gibi olmasınlar.” (57/Hadîd, 16)
Kur’an’ı
Yeniden Hayat Rehberi Edinmek
Kur’an’ı okuyup anlama ve uygulama
sorumluluğunu en güzel bir şekilde yerine getirerek bize örnek teşkil edenler,
hiç şüphe yok ki, Allah Rasulü ve O’nun kutlu arkadaşları, takipçileriydi.
Kur’an’ı bir “hayat kitabı” olarak algılayan, onu dâvetlerinin ekseni haline
getiren ve hayatlarına aktaran ashâb-ı kiram ve selef-i sâlihin, ondan
aldıkları feyz ve bereketle başarıdan başarıya koştular. Onlar, inen Kur’an
âyetlerini hemen alıyor, ezberliyor, yazıyor, yaşamlarını ona göre düzenliyor,
çevresindeki insanlara onu anlatarak gönüllerini fethediyorlardı. Yani
müslümanlar, ilk dönemlerde bütün güçlerini Kur’an’dan almışlardı. İslâm,
Kur’an etrafında yayılmış, odak noktasını Kur’an’ın teşkil ettiği o muazzam
kültür faaliyeti, İslâm toplumunu kısa zamanda dünyanın en medenî, en huzurlu
ve en mükemmel bir toplumu haline getirmişti. Kur’an’dan aldıkları güçle
asırlarca hükümran olmuş muazzam imparatorlukla-rı dize getirmiş; sosyal
adaleti, hakkı ve hukuku gözeten örnek sistemler kurarak o günden bu güne bütün
toplumlar için model teşkil etmişlerdir.
O ilk nesilleri eğiten, yetiştiren,
başarılı kılan mükemmel okul Kur’an’dı. Ashabı ashab yapan, İslâm toplumunu
ayakta tutan Kur’an’dı. Onlar Kur’an’a sarılarak kâmil insanlar haline
geldiler. Hayatlarının her alanında onun ilkelerini ayakta tutarak başarılı
oldular ve örnek İslâm medeniyetinin temellerini attılar.
“Din bilginlerimiz, Kur’an’dan, yaşanan
pratik bir hayat nizamı çıkaracaklarına, onun yalnız dil ve üslûp özellikleri
üzerinde durdular. Fesâhat ve belâğat yönünden eşsiz bir eser olduğunu
belirterek ki, bunda şüphe yoktur; daha çok gramer bakımından ondan yararlanma
yoluna gittiler. Tefsirlerimizin büyük bir kısmı, onu metin çözümlemesi için
bir malzeme olarak kullandı. Onun hayata uygulanmasından ibaret olan fıkıh, bir
müddet sonra teferruat içinde kaybolup gitti. Kısaca el birliğiyle Kur’an’ı
hayatımızdan uzaklaştırdık. Kur’an’dan uzaklaşınca da hayattan uzaklaştık.”
Günümüz müslümanları, Kur’an’ı yeniden
hayatın içine sokmadıkça onu bir “hayat rehberi” olarak kabul edip “anlamak ve
uygulamak için okumaya” yönelmedikçe ve hayatlarını Kur’an’ın ölümsüz ilkeleri
doğrultusunda yeniden düzenlemedikçe, içinde bulundukları kaos, bunâlim ve
sıkıntılardan kurtulamayacaklardır.
Kur’ân’ı Nasıl Okuyalım? İnanmayanlar fazla
ilgilendirmiyor bizi... İnandığını söyleyen bazı Müslümanlar da marjinal (sıra
dışı) bir söz manzûmesi olarak görüyorlar Kitabı... Kulak verilmeyen,
dinlenmeyen; sadece Mushaf'a (sahifelerine) saygı duyulan bir söz...
Bırakın
büyükleri, üç yaşındaki bir çocuk, akıl hastası bir insan bile bir şey söylese
kulak kabartırız... Kur'an konuştuğunda; "bize ne diyor?" diye
dediğini merak eden, anlamaya çalışan kaç Müslüman gösterebilirsiniz sağınızda,
solunuzda?..
Yabancı
dilde bir şarkı dinler gibi, Onu anlamadan dinlemek; dinlemek değildir!...
Ölü gözlerle bakmak; bakmak değildir. İşe yaramaz, tarihî bir eşya gibi
ilgilenmek; ilgilenmek değildir. Hiçbir ev eşyasına dahi bu denli ilgisiz
kalmıyor Müslümanlar. Müslümanın hayatında, Kur'an'ın yeri son sıralarda. Müslüman'la
barışacağı, kucaklaşacağı günü hasretle bekliyor Kur'an. Korkarım ilgisizliğe
mahkûm edilmenin dâvâcısı olarak çıkacak Kitabımız yarın karşımıza. Şefaatçi
değil; şikâyetçi olacak! Dâvâcı olacak bizden. Sanık sandalyesine oturup hesap
vereceğiz Yaratan'ın huzurunda...
Hasan Ali
en-Nedvi, "Muhammed İkbal'in Mesajı" adlı eserinde anlatıyor: Her gün
sabah namazından sonra Kur'an okumaya karar vermiştim. Babam, beni görür ve ne
yaptığımı sorardı. "Kur'an okuyorum" diye cevap verirdim. Tam üç
sene hep bu suali sormuş, ben de aynı cevabı vermiştim. Bir gün dedim ki: “Baba
bu soruların mânâsı ne? Hep aynı şeyi soruyorsun; cevap veriyorum; ertesi gün
tekrar soruyorsun?” Bunun üzerine babam dedi ki: “Oğlum, demek istiyorum ki;
Kur'an'ı sana inmişçesine oku!” İşte o günden itibaren Kur'an'ı anlamaya ve Ona
tam yönelmeye başladım. Şu söylediklerim, Onun nurlarından aldıklarımda. Ve
nazmettiğim şiirlerim, Onun incilerinden dizdiklerimdir." (Ebu'l Hasen Ali
El Haseni En Nedvi, Muhammed İkbal'in Mesajı, çev. Y. Işıcık, s. 45)
Müslüman,
sen Kur'an okurken, ne okuduğunu düşünüyor musun? Sana inmişçesine; anlayarak,
düşünerek ve yaşamak amacıyla okuyor musun? Hayatımızın her ânında bir
uyarıcı, her zaman, her yerde, en güvenilir, en güzel bir rehber O bize. Bunu
düşünüyor musun?
Kur'an'la
ilgilenmekten anladığımız, bundan başkası değil. Güzel sesle, mahreçle okunan
ama anlaşılmayan, düşünülmeyen, yaşanmayan Kur'an'dan kimseye bir fayda
yoktur. İmam Gazali'nin tespiti ne kadar güzel! Şöyle diyor: "Ey insanlar!
Sizden öncekiler Kur'an'ı Kerim'i, Allah Teâlâ tarafından gönderilen bir mektup
(hayatın anayasası) bildiler. Gece okur, düşünürler; gündüz Ona uyarak iş
yaparlardı. Siz ise, Ondan ders (almayarak sadece) okutmakla meşgul
oluyorsunuz. Mahreci (ses ve harflerin ağızdan çıkış tarzını) ve irabı
(kelimelerin düzgün okunuş şekli) düzeltiyorsunuz. Emirlerini ise basit ve
kolay tutuyorsunuz (önemsemiyorsunuz).
Muhakkak
bilmek lâzım ki; Kur'ân-ı Kerim’den maksat; Onu okumak değil; Ona uyarak iş
yapmaktır. Okumak (ve ezberlemek) ise, akılda tutmak içindir. Akılda tutmak da
yapmak içindir. Emirlerine uymadan Kur'ân-ı Kerim’i okuyan; efendisinden mektup
(emirnâme) alıp yapması (ve yapmaması) gereken işler bildirilen bir kölenin,
bir yere oturup mektubu yüksek sesle okuması ve fakat emirlerinden hiçbirini
yapmaması gibidir. Şüphesiz, azarlanmaya ve cezalandırmaya müstahak
olur..." (İmam Gazali, Kimya-yı Saâdet, Bedir Y., s. 168)
Evet,
imam Gazali böyle diyor. Ve ne kadar güzel bir tespitte bulunuyor. Bizler de
Kur'an okurken, okuduklarımızı anlıyor ve yaşıyor muyuz? Yoksa -anlamadan-
irabına, mahrecine ve sesin güzelliğine dikkat ederek -sadece- okuyor muyuz
Rabb'imizin emir ve yasaklarını içeren mektubunu? Peygamberimiz (s.a.s.), şöyle
buyuruyor: "Dikkat edin; Anlamadan
yapılan ibâdette hayır yoktur. İncelikleri kavranmayan ilimde ve tedebbür
etmeden (düşünmeden, anlamadan) Kur'an okumada da hayır yoktur." (Mevdudi,
Modern Çağda İslâmî Meseleler, ter. Y. Işıcık, s. 25)
Kur'an,
boynunu bükmüş; Büyük Şairimiz Mehmet Akif'in şiir diliyle ifade ettiği acı
gerçeklerin geçerliğini yitireceği günü bekliyor... Şöyle diyor Akif: "İbret
olmaz bize; her gün okuruz ezbere de! Yoksa bir maksat aranmaz mı bu âyetlerde?
Lafzı muhkem yalnız, anlaşılan Kur'an'ın, Çünkü kaydında değil, hiçbirimiz mânânın;
Ya açar Nazm-ı Celil'in, bakarız yaprağına; Yahut üfler, geçeriz bir ölünün
toprağına. İnmemiştir hele Kur'an, bunu hakkıyla bilin, Ne mezarlıkta okunmak,
ne de fal bakmak için!" Peygamberimiz (s.a.s.)’in İbn Abbas'a duâsı: "Ey Allahım, bunu dinde fakih
(anlayış, idrâk, şuur sahibi) kıl. Kur'an'ın tevilini de (inceden inceye
araştırıp derinlemesine bilgi edinme, anlama ve yorumlamasını) öğret." (İbrahim
Canan, Kütüb-i Sitte, 2/101). Ne güzel duâ! Rabb'im, bize de bu özellikleri nasip
buyursun.
Kur'an'ı
bırakıp da, daha yararlı ve daha güzel bilgiler içerdiğini zannedip başka
sözlere, yazılara rağbet edenler, düşünemiyorlar mı ki; yaratılmışların sözü,
Yaratanınki gibi olmaz. Herkes yanılır, hata eder, aldanır. Ama Allah (c.c.)
asla!
Yeryüzü
insanlığının bugün sosyal, siyasi, ekonomik, psikolojik, kültürel, ahlâkî,
itikadî çöküntülerin, bütün sıkıntı ve problemlerinin sebebi; Kur'an'dan ayrı
düşüştür. Yaratana itaat ve kulluğu terk ediştir.
Nasuh bir
tevbe ile insanlık, yeniden Kur'an'a dönmedikçe; Kur'an ile kucaklaşıp
barışmadıkça; fert ve toplumların hayatlarına vahiy hâkim olmadıkça; yapay
tedbirlerle insanlığın sıkıntıları ve problemleri bitmeyecek, gözyaşları
dinmeyecek, yüzü gülmeyecektir. Gülmüyor işte. Gülmesi de mümkün değil!
Yeryüzünde
güven, huzur, barış ve esenlik isteyenler; önce kendileri Kur'an'la
barışsınlar. Görecekler, bütün problem ve sıkıntıların nasıl kolayca
çözüldüğünü. Aksi halde, İnsanlar bekledikleri mutluluğu, kâbusa dönen düşlerinde
bile göremeyeceklerdir. (Âdil Akkoyunlu, Kur’an’a Hicret, Çıra Yayınları: 95-98)
Okumak
anlamında K(a)-r-e kelimesi ve türevleri, Kur’ân-ı Kerim’de toplam 88 yerde
geçer. Yazmak anlamında K(e)-t-b kelimesi ve türevleri ise toplam 322 yerde zikredilir. Tilâvet kelimesinin kökü olan
T-l-v ve türevleri toplam 3 yerde kullanılır. Kalem ve çoğulu Aklâm kelimesi toplam 4 yerde geçer.
İlim kelimesi ve türevleri de toplam 854 yerde zikredilir. İlm’in zıddı cehâlet
(c-h-l) kelimesi ve türevleri toplam 24 yerde kullanılır.
“Yaratan Rabbinin adıyla (besmele
ile) oku!
O, insanı bir alaktan yarattı.
Oku (ve öğren)! Rabbin ekremdir/en
cömerttir.
O, kalemle (yazmayı) öğretendir.
İnsana bilmediklerini öğretendir.” (96/Alâk, 1-5)
“Nun.
Kaleme ve satır satır yazdıklarına andolsun.” (68/Kalem, 1)
“Bilmiyorsanız
zikir ehline (bilenlere) sorunuz.” (16/Nahl,
43)
"Hatırla
ki; Rabbin meleklere, 'Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım' dedi. Onlar, 'Biz
hamdinle Sana tesbih ve Seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak,
orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun?' dediler. Allah da onlara 'Sizin
bilemeyeceğinizi Ben bilirim' dedi." (2/Bakara, 30) "Allah Âdem'e
bütün isimleri, (eşyanın adlarını ve ne işe yaradıklarını) öğretti. Sonra
onları önce meleklere arz edip, 'Eğer siz sözünüzde sâdık iseniz; şunların
isimlerini Bana bildirin' dedi." (2/Bakara, 31) "Melekler, 'Yâ Rab! Seni noksan sıfatlardan tenzih eder, kemâl
sıfatlar ile tavsif ederiz ki, Senin bize öğrettiklerinden başka bizim bilgimiz
yoktur. Şüphesiz alîm (her şeyi bilen) ve hakîm olan (her yaptığında hikmetler
olan) ancak Sensin' dediler." (2/Bakara, 32)
“Allah,
sizi analarınızın karnından hiç bir şey bilmez halde çıkarmıştır." (16/Nahl, 78)
“Biz
emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten
çekindiler, (sorumluluğundan) korktular. Onu insan yüklendi. Doğrusu o çok zâlim,
çok câhildir.” (33/Ahzâb, 72)
“Ey
iman edenler! Eğer fâsıkın biri size bir haber getirirse onun doğruluğunu
araştırın. Yoksa bir topluluğa câhilce sataşırsınız da sonra yaptığınıza pişman
olursunuz.” (49/Hucurât, 6)
“Utanmalarından
dolayı, câhil, onların zengin olduklarını sanır. Sen onları simalarından
tanırsın." (2/Bakara, 273)
“Allah'ın
kabul edeceği tevbe, ancak cehâletle işlenip de sonra tez elden tevbe edenlerin
tevbesidir.” (4/Nisâ, 17)
“Ssizden
kim, cehâletle bir kötülük yapar, sonra ardından tevbe edip de kendini ıslah
ederse...” (6/En’âm, 54)
“Sonra
şüphesiz Rabbin câhillik sebebiyle kötülük yapan, sonra da bunıın ardından
tevbe edip (durumunu) düzeltenleri (bağışlayacaktır).” (16/Nahl,
119)
“Bir
zamanlar Musa kavmine 'Allah, bir sığır kesmenizi emreder dedi. 'Bizimle alay
mı ediyorsun?' dediler. 'Câhillerden olmaktan Allah'a sığınırım' dedi" (2/Bakara, 67)
"Allah
dileseydi, elbette onları hidâyet üzre toplayıp birleştirirdi; o halde sakın câhillerden
olma?” (6/Enâm, 35)
“Rabbim, ilimce herşeyi kuşatmıştır.” (6/En’âm, 80)
“O
halde hakkında bilgin olmayan bir şeyi benden isteme. Ben sana câhillerden
olmamanı tavsiye ederim.” (11/Hûd,
46)
“Eğer
sen onların hilelerini benden çevirmezsen, onlara meyleder ve câhillerden
olurum dedi.” (12/Yûsuf, 33)
“...Allah'ın
dilemesi müstesna yine de inanacak değillerdi. Fakat çokları cehâlet
segiliyor.” (6/En’âm, 111)
“Ey
Mûsâ! Onlara ait tanrılar gibi bizim için de bir tanrı yap!' dediler. Musa,
'Gerçekten siz câhil bir toplumsunuz' dedi.” (7/A’râf, 138)
“...Ben,
iman edenleri kovacak değilim; çünkü onlar Rabblerine kavuşacaklardır. Fakat
ben sizi câhillik yapan bir topluluk olarak görüyorum.” (11/Hûd, 29)
“De
ki: ‘Rabbim ilmimi arttır.” (20/Tâhâ,
124)
“...Yeryüzünde tevâzu ile yürürler ve câhil
kimseler kendilerine laf attığında 'Selâm!’ derler.” (25/Furkan, 63)
“De
ki: hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (39/Zümer, 9)
“İlim, ancak
Allah katındadır.” (46/Ahkaf,
28)
"İlim
tahsil etmek maksadıyla bir yola giden kimseye Allah Teâlâ, cennet yollarından
birini açar. Melekler, ilim
tahsil edene karşı
memnuniyetleri ve tevâzûları sebebiyle kanatlarını yere
sererler. Göklerde ve yerde olan her şey, hatta su içindeki balıklar, âlim için
Allah'tan rahmet diler. Âlimin, bilmeden ibâdet eden kimseye üstünlüğü,
ondördündeki dolunayın görünen diğer yıldızlara üstünlüğü gibidir. Âlimler,
peygamberle-rin vârisleridir. Peygamberler ne altın ne de gümüş bırakmışlardır;
onlar miras olarak sadece ilim bırakmışlardır. Kim ilmi almışsa büyük ve
değerli bir şey almış demektir."
(Ebû Dâvud, İlm 1; Tirmizî, İlm 19, hadis no: 2822; İbn Mâce, Mukaddime 17,
hadis no: 223)
"Kim
ilim tahsil etmek için (evinden veya yerleşim yerinden) çıkarsa, geri dönünceye
kadar o kişi Allah yolundadır." (Tirmizî,
İlm 2)
"İlim
aramak, her müslüman üzerine farzdır. Ehil olmayan insanlara ilim öğretmeye
kalkan kimse, domuzların boynuna cevher, inci ve altın gerdanlık takan adama
benzer." (İbn Mâce, Mukaddime17,
hadis no: 224)
"Ey
Ebû Zer, sabahleyin evinden çıkıp Kur'an'dan bir âyet öğrenmen senin için yüz
rekât nafile namaz kılmandan daha hayırlıdır. Yine sabahleyin evinden çıkıp
mükellefin ameliyle ilgili olan veya olmayan ilimden bir bâbı öğrenmen (senin
için) bin rekât nafile namazdan daha hayırlıdır." (İbn Mâce, Mukaddime, 16, hadis no: 219)
"Kıyamet
gününde âlimlerin mürekkebi, şehidlerin kanı ile tartılır." (Aclûnî, Keşfu'l-Hafâ, c. 2, s. 400)
"Hikmet,
mü'minin yitiğidir. Onu nerede bulursa o mü'minin kendisi ona daha
lâyıktır." (Tirmizî,
Kitabu'l-İlm, 19, hadis no: 2827)
"Ne
âlimlere karşı iftihar edip övünmek için, ne câhillerle münakaşa etmek ve ne de
meclislerin seçkin köşelerinde yer almak için ilim talep edin. Bu yasağa rağmen
kim böyle yaparsa ateşe (müstahaktır), ateşe (müstahaktır)." (İbn Mâce, Mukaddime 23; hadis no: 254)
"Allah
kim hakkında hayır dilerse,
onu dinde fakîh
(derin anlayış sahibi)
kılar." (S. Buhâri, İlm 14, hadis no: 13; S. Müslim,
İmâre 53, hadis no: 175; İbn Mâce, Mukaddime 17, hadis no: 220-221)
"Şeytana,
bir fakîhi (dinde anlayış sahibi bir bilgini) aldatmak, bir âbid(i aldatmak)
tan daha zordur." (Tirmizi, İlm
19, hds no: 2821; İbn Mâce, Mukaddime 17, hds no: 222)
"Rasûlullah (s.a.s.)'a biri âbid (ibâdetle
çokca meşgul) ve diğeri âlim (ilimle çokca meşgul) olan iki adamdan bahsedildi
ve bunun üzerine Rasûl-i Ekrem: "Bir
âlimin bir âbide karşı üstünlüğü, benim en aşağı mertebede olanınıza üstünlüğüm
gibidir." buyurdu. Sonra şunları söyledi: "Allah, melekleri, göklerin ve yerin halkı, hatta yuvalarındaki
karıncalar ve balıklar, insanlara hayır
(faydalı şey) öğreten kişiye dua ederler." (Tirmizî, Kitabu'l-İlim 19,
hadis no: 2825)
"İnsan
öldüğü vakit bütün amelleri ondan kesilir. Yalnız üç şeyden dolayı kesilmez;
sadaka-i câriyeden, faydalanılan ilimden ve kendisine dua eden sâlih evlâttan
kesilmez." (Sahih-i Müslim,
Vesâyâ 3, hadis no: 14 (1631); S. Tirmizî, Ahkâm, 36, Hadis no: 1393)
"Allah'ım,
huşûu olmayan (korkmayan) kalpten, kabul olmayan duadan, doymayan nefisten ve
fayda vermeyen ilimden sana sığınırım." (Tirmizî, Kitabu'd-Deavât 68, hadis no: 3711)
"İlmin
kaldırılması, câhilliğin kökleşmesi, şarabın içilmesi, zinanın çoğalması
kıyamet alâmetlerindendir." (S.
Buhâri, İlm 22, hadis no: 22; S. Müslim, İlm 5, hadis no: 8 -2671-)
"Şüphesiz
Allah, ilmi kullardan silmek sûretiyle değil, âlimlerin ruhlarını kabzetmek
sûretiyle giderecektir. Nihâyet hiçbir âlim bırakmayınca insanlar, câhil
kişileri başlarına geçireceklerdir. Bunlara meseleler sorulacak; onlar da
bilgileri olmadığı halde fetva verecekler. Onlar bu sûretle hem kendileri sapıklığa
düşerler, hem de halkı sapıtırlar." (S. Buhâri, İlm 35, hadis no: 41; S. Müslim,
İlm 5, hadis no: 13 -2673-)
"Allah'ın
benim vasıtamla gönderdiği hidâyet ve ilim, bol yağmura benzer. Bu yağmur
bazen öyle verimli bir toprağa düşer ki,
onun bir
kısmı toprağı suya
doyurur ve çayırda bol ot yetişir. Bir kısım toprak kurak olur, suyu
üstünde tutar, gölcük olur da Allah onunla insanları yine faydalandırır; ondan
hem kendileri içerler, hem de hayvanlarını sularlar, ekin ekerler. Bu yağmur bir
de diğer bir çeşit toprağa isabet eder ki, kıraç ve kaygandır; ne suyu üstünde
tutar, ne de ot bitirir. İşte Allah'ın dinini anlayıp da Allah'ın benim
vasıtamla gönderdiği hidâyet ve ilimden faydalanan ve bunu bilip de başkasına
bildiren kimse ile; bunu duyduğu vakit kibrinden başını bile kaldırmayan ve
Allah'ın benimle gönderilen hidâyetini kabul etmeyen kimse böyledir." (S. Buhâri, İlm 21, hadis no: 21; S. Müslim,
Kitabu'l-Fedâil 5, hadis no: 15 -2282-)
Hz. Ebûbekir (r.a.) Peygamberimiz'i
anlatırken şöyle ifade eder: "Rasûlullah (s.a.s.) (Vedâ Haccında) şöyle
buyurdu: "...Kanlarınız, mallarınız,
ırzlarınız birbirinize haramdır. Burada hazır bulunanlarınız, burada
bulunmayanlara (yeni nesillere) bunu tebliğ etsin. Olabilir ki, hazır olan
kimse, bunu daha iyi anlayan bir kimseye tebliğ etmiş olur." (S.
Buhâri, İlm 10, hadis no: 9)
Bir yazı âleti olan kalem Yunanca'da
"sulak yerde yetişen kamış, hasır otu, Hint kamışı" mânâlarına gelen
kalamos ile Latince kalamustan Arapça'ya ve oradan Türkçe'ye geçmiştir. Pek çok
anlamı yanında hat sanatında farklı yazılan da (aklâm-ı sitte) ifade
etmektedir. Ayrıca Farsça'dan geçen kilk ve hâme kelimeleri de Türkçe'de kalem
karşılığında kullanılmıştır.
Tarih öncesi çağlardan itibaren coğrafî
bölgelere ve kullanılan yazı malzemesinin türüyle yapısına göre farklı biçimde
kalemler geliştirilmiştir. Günümüze ulaşmış en eski yazı örneklerinden
anlaşıldığına göre kil tablet, kurşun ievha, bal mumu veya sert bir zemine
kazılan yazılar için kemik, demir ve bronz gibi malzemelerden yapılmış, sivri
uçlu tığ kalemler (Yun. graphis, Lat. stylus) kullanılmıştır. İstanbul
Arkeoloji Müzesi ile British Mu-seum'da çeşitli devirlere ait değişik malzemeden
yapılmış tığ kalem örnekleri sergilenmektedir. Milâttan önce III. bin-yıldan itibaren Mısırlılar, Yunanlılar ve Romalılar
yazı malzemesi olarak papirüs, parşömen veya beyazlatılmış tahta kullanmaya
başladıklarında bunların üzerine mürekkeple ve ucu bıçakla sivriltilmiş, eğri
kesilmiş kamış kalemle yazmışlardır. Romalilar'dan başlamak üzere diğer milletlerin
de kamışla beraber metalden ve kuş tüyünden yapılmış kalemleri XIX. yüzyıla kadar kullandığı bilinmektedir. XII. yüzyıldan sonra Avrupa'da kâğıt sanayiinin, ilim ve
tekniğin gelişip yayılmasıyla beraber yazı alet ve malzemelerinde de büyük
ilerlemeler kaydedilmiştir. XVIII. yüzyılın
başlarında Avrupa'da, 1840'lı yıllardan itibaren Osmanlı coğrafyasında demir
uçlu yazı aletlerinin kullanımı yaygın hale gelmiştir. Ancak hattatlar yazının
tabiatına, hareket ve cereyanına daha uygun olması sebebiyle kamış kalemi
Avrupa yapımı metal uçlu yazı aletlerine tercih etmişler, bu kalemle yazma geleneğini
günümüze kadar sürdürmüşlerdir.
Hat sanatında kullanılan en iyi cins kamış
kalem (kalem-i ney), Hazar denizi sahilleri ile Dicle nehri kenarındaki Vâsıt
(Kut) şehri çevresinde yetişen kamışlardan elde edilmiştir; bu sonuncusu kalem-i
Vâsıtî diye tanınır. Eskiçağ'larda Cnidus ile Asya'da Anaetic gölü çevresinde
de iyi tür kamışın yetiştiği bilinir. Kalem için tabii sertlikte, daire
çemberi 15-
Kalem açılıp da kullanılmaya başlandıktan
sonra ağzı zamanla bozulduğundan yeniden açılması icap eder. Ancak mushaf gibi
büyük kitapları yazarken kalemi yeniden açmak mahzurlu olur. Kalem tekrar
açılırken ağzının genişliği mikronla ölçülecek kadar ilkinden farklı olsa bu,
bilhassa nesih ve rikâ" gibi ince yazılarda büyük bir estetik kusur
doğmasına sebep olur. Bu sebeple uzun metinlerin ince hatla yazılmasında ağzı
kolay aşınmayan bir kaleme ihtiyaç duyulmuştur. XIX. yüzyılın ilk yarısında İstanbul'dan Hicaz'a giden
hattatlar, Endonezya'daki Cava adasından hacca gelenlerin elinde cava kalemini
görüp benimsemişlerdir. Bunlar, yerde dallanan palmiye tipi bir ağacın lifleri
arasından sarmalı olarak çıktıktan sonra sertleşip düzgünleşen abanoz gibi
siyahımsı, içi dolu, ince çubuklardır. İnceliği dolayısıyla yazarken tutmak
zorlaştığından ucu açıldıktan sonra başka bir kamış kalemin boşluğuna
yerleştirilip elde rahat tutulacak kadar kalınlaşması sağlanır. Sertliği
sebebiyle kullanılması ve açılması güç olan cava kalemini ilk defa Çömez
Mustafa Vâsıf ve öğrencisi Kazasker Mustafa İzzet efendiler nesih hattı ile
yazdıkları eserlerde deneyip beğendikten sonra diğer hattatlarca da bu kalem
benimsenmiştir.
Yazının kalınlığı arttıkça kalemin
ağzını da ona göre açabilmek için kargı kalemi denilen ney kalınlığındaki
kamışlardan veya bambu kamışlarından faydalanılır. Ancak celî yazmaya
bunların da yetmediği olur. O takdirde istenilen büyüklükte tahtadan yapılan
celî kalemi kullanılır. Ağaç veya tahta kalem adı da verilen bu cinsin ağız
kısmı oyularak iki ucu çıkıntılı bırakılmak sûretiyle, celî yazıyı çizgi
şeklinde yazan çeşidi yapılmıştır. İnsan eli çok büyük celî yazıları
yazabilecek kalemi kullanmaktan âciz kaldığında ise böyle yazılar satranç
(kareleme) usûlüyle küçükten büyütülerek hazırlanmıştır.
Yeni açılacak kalemin boğum yeri bir
parmak altından kalemtıraş ile kesilip çıkartılır. Bu yapılmazsa kalem şakkı
düz olmaz, eğri gidebilir. Daha sonra kalem sol elin içine yatırılıp orta
boşluğu ve cidarı badem biçiminde görünene kadar yukarıdan aşağıya meyilli
olarak kesilir. Alttaki sivrilik yontulup inceltilir. Dil gibi uzadığı için
kalem dili denilen bu yassı kısmın iki kenarı istenilen kalem ağzı genişliğine
göre alınır. İki taraftan aynı miktarda alınmazsa görünüşü dengesiz olur.
Kalemin dışını kaplayan sırçalı kısım mürekkep tutmayacağı için sadece ağız
kısmından bir parça kalemtıraş yardımıyla giderilerek bu sağlanır. Kalemin dil
ve ağız kısımları aynı hizada bırakıldığı gibi ağız kısmı daha genişçe
yontulursa çakşırlı kalem denilen bir cins ortaya çıkar. Kalemin dili uzunsa
süratli yazmaya yardımcı olur, kısa bırakılırsa ağır yazılır.
Yontma işlemi bittikten sonra kalemin
ağız kısmının elde veya makta üstünde kamış boyuna paralel olarak birkaç
santimetre uzunluğunda düz bir hat halinde çatlatılarak iki yakaya ayrılmasına
şakk-i kalem denir. Küçük bir depo vazifesi gören bu çatlağa mürekkep dolarak
yazarken aşağıya doğru devamlı akar. Şakkedilen kalem ağzının yazandan tarafa
kalan yakasına ünsî, diğerine de vahşî adı verilir. Kalem şakkedilirken vahşî
taraf biraz daha geniş bırakılır. Kalem ağzının kesilip düzeltilmesi (katt-ı
kalem) işlemi de makta üzerindeki kamışın kalem yuvası (yatağı) denilen yive
tesbit edilmesiyle yapılır. Vahşî tarafın uzun, ünsî tarafın kısa kalacak
şekilde eğri olarak kattedilmesi sırasında duyulan çıtırtı ile kesim
tamamlanmış olur. Yeni kattedilmiş kalemle yazılar çok keskin yazılır,
kullandıkça ağzı bozulacağı için harfler pürüzlü olarak çıkmaya başlar. Düz
kattedilen kalemle yazılan yazılar metanetli olur. çok eğri maktaa vurulmuş
kalemin yazılan zayıf fakat halâvet-lidir. İkisinin ortası hepsinden iyisidir.
Hat sanatında eğri kattedilmiş kalemle yazmanın Yâküt el-Müsta'sımî ile başladığı
kaynaklarda ifade edilmektedir. Kalemin ağzı eğri kesilmekle elde tabii duruş
şekli olan yazandan tarafa yatık olması da sağlanır. Ta'lik kalemi sülüse nazaran
daha az eğri ağızlıdır. Nesih kalemi ondan da az. rik'a kalemi ise düze yakın
eğriliktedir.
Kalemi ağzındaki eğrilik kâğıda tamamıyla
intibak edecek (buna kalemin secdesi denir] şekilde tutup yukarıdan aşağıya
dik olarak hareket ettirmekle harflerin ince, sağdan sola yürütmekle de kalın
kısımları yazılır. Sülüs ve nesihte harf şekilleri kalem kâğıttan kalkmadan
tutuş istikametine göre çıkarılır. Ancak ta'lik-teki harf incelikleri kalemin
ağız kısmı kâğıda yarı yarıya değdirilerek yapılır. Harflerin ölçüleri nokta
ile tesbit edildiği, bu da kalemin ağız genişliğine bağlı olduğu için kalem hat
sanatında estetiği sağlayan en önemli unsurdur.
Hattat kalemi elinde fazla sıkmadan
tutar. Yazma işi bitince kalemin ağzı sol elin şahadet parmağına sürülerek veya
yalanarak temizlenir. Aksi takdirde içindeki zamk dolayısıyla mürekkep kurur
ve akıntıya mani olur. Bu durumda kalemin ağzı başparmak üzerine bastırılıp
çıtlatılarak donmuş mürekkep temizlenir.
Kalemler divit veya kubur adı verilen
hokkalı mahfazalarda veya kalemdan (kalemlik) denilen sade veya sanatlı
kutular içinde saklanır. Kalemdanın boyu ekseriya 30-
Kullanılmaktan dolayı küçülüp de istifade
edilemeyecek hale gelen kalemin herhangi bir yere atılmaması, ayak altı olmayan
bir yerde toprağa gömülmesi bir gelenektir. Her kalem açılışında çıkan ve
eskilerin "bürâde-i kalem" dedikleri yongalar da biriktirilip aynı
şekilde gömülürdü. Ayrıca hayatları boyunca açtıkları kalemlerin yongalarını
saklayarak öldüklerinde gasil suyunun bunlarla ısıtılmasını vasiyet eden
birçok hattat vardır (M. Uğur Derman, TDV İslâm Ansiklopedisi)
Kur'an'ın temel kavramlarından biri
olan "kitab" 255 yerde geçmektedir. Türkçedeki 'kitap'
anlamı yanında; yazılı şey, yazı, yazılan ve yazdırılan anlamlarına da
gelir. "El-Kitab": Allah'ın Kitabı demektir. Kur'an ıstilâhında
Kitab; Allah tarafından yazdırılan şey anlamında kullanılır ve bu anlamda
imanın temel konularından biri de Kitaplara imandır.
Kur'an'ın "kitab" la ilgili ifâdelerinden
şunların kast edildiği anlaşılır:
a-
Genel
anlamda vahy (43/Zuhruf, 4; 13/Ra'd, 39)
b-
Son
Peygamber'e gelmiş bulunan vahiyler toplamı (2/Bakara, 2; 38/Sâd, 29;
41/Fussılet, 3; 43/Zuhruf, 2; 44/Duhan, 2)
c-
Bütün
kâinat
d-
İnsan
e-
Levh-ı
Mahfuz'daki Evrensel kayıt kitabı (evrensel kompütür) (18/Kehf, 47-49;
45/Câsiye, 29)
f-
Her
ferdin fiillerinin kaydedildiği bireysel disket (17/İsrâ, 13-14)
Kur'an'a göre insanın önüne, okunmak
üzere konan üç temel kitap vardır: Kâinat kitabı, vahy kitabı (Kur'an) ve
insanın bizzat kendisi. Kur'an, diğer iki kitabın gereğince okunup
değerlendirilmesini kolaylaştıran bir nur (ışık)dur. Evren ve insan adlı
kitapların gerektiği şekilde okunabilmesi için, bizzat Allah, vahy kitabı aracılığıyla
insana yardımcı olmak için devreye girmektedir. Kur'an, bu üç kitabın belirli
pasaj ve parçalarını "âyet" olarak anmaktadır. Kur'an, bir âyetler
topluluğu olduğu gibi, kâinat ve insan da âyetler topluluğudur (51/Zâriyât,
20-21; 41/Fussılet, 53). Ne vahy kitabı, insan ve eşyaya ait ilimler olmaksızın
çözülebilir; ne de eşya ve insan, vahy kitabı olmadan layıkıyla anlaşılabilir.
Kitab “Ke-te-be” fiil kökünden türetilmiştir. Bu
fiilin masdan olan el-ketb deriyi deriye veya bir tabakayı diğer tabakaya iple
bağlamak demektir. Bu anlamda “ketebtü's-Sekae torbayı bağladım” denilir. Terim
olarak, 'harf leri birbirine yazıyla bitiştirmek anlamına gelir. Bu bağlamda,
'harflerin sözle de birbirine bağlanması'na işaret eder. Bu bakımdan, arzdan
çıkan seslerin bir tertip halinde olması durumunda, bu seslere de 'kitap'
denilebilir, yazılması şart değildir. Onun için, Allah'ın Kelâmı'na yazılı
olmasa da 'kitab' denilir (Müfredat, s. 423; Külliyat-ı Ebl'1-Beka, s. 307).
Çünkü, Kur'an'da sürekli olarak geçen 'kitap' sözcüğü, her zaman Kur'an'ın
yazılı şeklini ifade etmez; Allah'ın kelimelerinin bir düzen içinde birlik
göstermesi “yazma” demektir.
Evren bütünüyle, Allah'ın “ol” emriyle meydana gelen bir kelimeler düzenidir. Evrenin bilgisi
Allah'ın ezelî ilminde saklıydı; sonra, Allah her bilgiye “ol” dedi ve onlar da bir 'kelime' olarak varoldular. Bu anlamda,
evren bu kelimelerden oluşan bir kitap halini aldı. Allah evrendeki varlıkların
görevlerini, kısaca, evrenin işleyiş kanunlarını yazdı, bu işleyiş konusundaki
hükmünü ortaya koydu; bundan böyle ne olup biteceğini de belirledi. Böylece,
Allah'ın ezelî bilgisinden meydana getirdiği Ana Kitap'ta hiç bir şey eksik
bırakılmadı. (Aslında, evrenin her an Allah tarafından yeniden yaratıldığı ve
bu yaratmalar arasında bağ olduğu için bir devamlılık ortaya koyduğu bazı
İslâm filozof ve ariflerince belirtilmiştir. Biz konunun anlaşılması için
'geçmiş zaman' kullandık, bunu 'geniş zaman'la da ifade ve her zamana teşmil
edebiliriz (Muhammed İkbal, İslâm'da Dini Düşüncenin Yeniden Doğuşu, Ç. A.
Asrar Bir y. İst. 1984, s. 75. Abdülkerim Suruş, Evrenin Yatışmaz Yapısı, Ç.
Prof. H. Hatemt, İnsan yay, İst, 1984; Mevlâna Celaleddin er-Rumî, Mesnevi,
terceme ve şerh, A. Baki Gölpınarlı, İnkilâp ve Aka. İst. 1981 c. I-II, s:
138-139).
“Yeryüzünde
yürüyen hiçbir hayvan ve iki kanadıyla uçan hiç bir kuş yoktur ki, sisin gibi
bir ümmet olmasınlar. Biz Kitap'ta hiç bir şeyi eksik bırakmamışızdır.” (6/En'âm,
38) “Mutlaka O'nun bilgisiyle düşen bir
yaprak, yerin karanlıklarındaki bir tanecik, yaş ve kuru hiç bir şey yoktur
ki, apaçık bir Kitap'ta olmasın.” (6/En'âm, 59). Yaratılışla birlikte
yazılan, 'hükmolunan her şey vakti gelince ortaya çıkar; evrenin tümünde ne
olup ne bitiyorsa, kesinlikle bu yazıya göre olup bitmektedir. “Yerde ve kendi öz nefislerinizde başınıza
bir şey gelmesin ki, biz onu yaratmadan önce, bir Kitap'ta bulunmuş olmasın.”
(57/Hadîd, 22)
Demek ki, Kitab'ın aslı, anası evrendeki her varlık
ve meydana gelen her olaydır. Kur'an buna “Kitap, Ümül'Kitap, Levh-i Mahfuz”
gibi adlar verir ki, hemen hemen hepsi de aynı anlamdadır. Evren bu Ki-tab'ın
açılmış biçimidir, her geçen.an bu Kitap'tan bir kelimeyi daha ortaya
koymaktadır. Allah, insanlık tarihi boyunca zaman zaman bu Kitab'ı, insanlar
arasından seçtiği elçileri aracılığıyla harflerden oluşan kelimeler,
kelimelerden oluşan âyetler ve âyetlerden oluşan sûreler halinde gâyet toplu
olarak insanlara göndermiştir. Bu bağlamda, Tevrat, İncil, Kur'an gibi İlâhî
Kitaplar evrenin sayfalara sığdırılmış toplu bir açıklamasıdır denilebilir.
Evrendeki her şey, olmuş olacak her olay bu kitaplarda da öz ve toplu olarak
vardır (Hak Dini Kur'an Dili, III, 1920; Said Nursi, Sözler, Otuzuncu Söz, Ene
ve Zerre Risalesi). Şimdi, bu temel bilginin ışığında, Kitab'ın bu gerçek ve
aslî anlamıyla ilgili olarak, diğer yan anlamlarına da kısa bir göz atalım:
1. Kitab,
yukarıda da belirttiğimiz
gibi, yazılı sayfalar anlamına
gelir: “Eğer sana kâğıt üzerine yazılı
bir kitap indirmiş olsaydık da, onu elleriyle tutsalardı...” (6/En'âm, 7)
2. Kitap, önce dileyip, sonra meydana getirme anlamını
da içerir: “Allah, ‘Ben ve elçilerim gâlip
geleceğiz’ diye yazdı.” (58/Mücâdele, 21)
3. Kitap, 'hükmetmek, farz kılmak' anlamına gelmektedir:
“Yakınlığı olanlar (ülü'l-erham) Allah'ın
kitabın birbirleri konusunda daha hak sahibidir.” (8/Enfâl, 75). “Üzerinize oruç yazıldı” (Bakara: 183). “Muhakkak namaz mü’minlerin üzerine vakitli olarak yazıldı.” (4/Nisâ, 103)
4. Kitap, 'kılmak, arasına katmak' anlamındadır: “Bizi şâhitlerden yaz.” (3/Âl-i İmran,
53)
5. Kitap, 'Allah tarafından gönderilmiş bir delil'
anlamına da gelmektedir: “İnsanlardan,
Allah hakkında hiç bir ilmi, hidâyeti ve nur saçan bir kitap olmadığı halde
mücadele eden vardır.” (22/Hacc, 8)
6.“Muhakkak
onlardan bir grup vardır ki, Kitab’da olmayan bir şeyi, siz Kitab’da sanasınız
diye dillerini Kitab'a eğip büker.” (3/Âl-i İmran, 78). Bu âyette, birinci
kitap, genel olarak Allah'ın kitabı anlamındadır; yani, Levh-i Mahfuz,
Ümm'ül-Kitap veya evren kitabı, ya da Kur'an, Tevrat ve İncil gibi İlâhî
Kitap anlamındadır. İkinci kitap, âyet Yahudilerle ilgili olduğu için Tevrat'ı
kasdetmekte, yani, 'aslında Tevrat'ta olmadığı halde' denmektedir. Üçüncü kitap
ise, Yahudiler'in Allah'ın Kitabı, ya da Tevrat yerine kendi elleriyle
yazdıkları ve “Kitab’ı elleriyle yazanların
vay haline” (2/Bakara, 79) âyetinde ve benzer daha başka âyetlerde
anlatılan kitaptır.
7. Kitap, 'yazma, yazışma, mektup' anlamlarına da
gelir: “Ellerinizin altında bulunanlardan
yazışmayla (akd) yapmak isteyenlerle, eğer kendilerinde bir hayr görürseniz yazışın.”
(24/Nûr, 33). “Bu mektubumu götür.” (27/Neml,
28)
8. Kitap, Allah'ın hükümlerinin, 'ahkâm'ın bütünü
anlamında 'Şeriat' demektir.
9. Kitabın bir önemli anlamı daha vardır ki, insanların
dünya hayatındaki amellerinin yazılmasından oluşmaktadır. Kur'an'da “söylediklerini yazacağız.” (19/Meryem,
79) ve “onun için Kıyamet günü bir kitap
çıkarırız da, “oku kitabını (deriz).” (17/İsrâ, 13-14) buyurulmaktadır.
İnsanlar kitaplarını Dîn Günü dünya hayatındaki
amellerine göre ya önlerinden, ya sağlarından, ya da sol ve arkalarından
alacaklar ve öncüler, sağdakiler (yemîn ashâbı)
ve soldakiler (şimal ashâbı) olmak üzere üçe ayrılacaklardır.“Hayır hayır, muhakkak facirlerin kitabı
siccindedir. Bilir misin siccin nedir? Açık, sağlam, yanlışsız, belirgin, rakamlı bir kitaptır. Hayır, hayır, muhakkak
iyilerin kitabı ılliyyindedir. Bilir misin ılliyyîn nedir? Açık, sağlam,
yanlışsız, belirgin, damgalı, rakamlı bir kitap” (83/Mutaffifîn, 7-9), 18-19)
âyetleri bu konuda gerçekten ilginçtir. İnsanların dünya hayatında kazandıkları
bir kitap halinde onların Ahiret'teki yerlerini hazırlamakta ve
oluşturmaktadır; ya kat kat derinlikler, ya da kat kat yükseklikler meydana
getirmektedir sahipleri için. İnsanların her sözü ve her davranışı harf harf
ve kelime kelime Ahiret'teki makamlarını 'yazmakta', inşâ etmektedir.
Evreni ve evrendeki her türlü olayları, Allah'ın bütün
bilgisini harfler ve kelimeler olarak içeren ve Allah'tan geldiği biçimde
korunan son Kitap Kur'an-ı Kerim'dir. Nitekim, Kur'an'da 'Ana Kitab'ın Kur'anla
eş anlamda kullanıldığı âyetler çoktur: “Bu apaçık
Kitabın âyetleridir; muhakkak
onu Arapça Kur'an olarak indirdik.”
(12/Yûsuf, 1-2). “Bunlar Kur'an'ın
ve apaçık Kitab’ın âyetleridir.” (27/Neml, 1)
Kur'an'da “apaçık
kitap” olarak geçen kitap, genel anlamıyla Kitap'tır. Bu kitap'tan
Allah'ın murad ettiği bilgiye sahip olanlar, göz açıp kapayıncaya kadar
yüzlerce kilometrelik bir uzaklıktan herhangi bir nesneyi getirebilirler. “Yanında Kitap’tan bir ilim bulunan kimse de,
‘sen gözünü yummadan ben onu sana getirebilirim’ dedi.” (27/Neml, 40)
İlâhî kitaplar insanlara yol göstericidir; öncüdür,
rahmettir, iman edenler için hidâyet kaynağıdır. İnsanların ihtilâf ettikleri
her konuda hükmün kendilerine göre verilmesi için gönderilmişlerdir. 'Mizan' ve
'demir (otorite) le birlikte insanların hayatını düzenlemek üzere
gönderilmişlerdir. İnsanların karanlıklardan ışığa, zulümden adalete
ulaşmaları için gönderilmişlerdir (2/Bakara, 213; 57/Hadîd, 25; 14/İbrâhim, 1;
16/Nahl, 64; 46/Ahkaf, 12) (Ali Ünal,
Kur’an’da Temel Kavramlar, Beyan Y., s. 30-34)
Fıkıh usulü eserlerinin, İslâm hukukunda
sorumluluk ve hakların genel teorisini ele almayı hedeflediği söylenebilecek
olan "el-mahkûm fih-bih" bölümünde sorumluluğun temel ilkeleri
açıklanırken, öncelikle kişinin ne ile yükümlü olduğunu bilmesi şartı üzerinde
durulur. Bu şart, İslâm'da kişinin sorumlu tutulması için yükümlülüğünün
kendisine bildirilmiş olması gereğini ifade eden tebliğ ilkesinden kaynaklanır.
Peygamber gönderilmedikçe kimseye azap edilmeyeceğini, müjdeleyici ve
sakındırıcı olarak peygamberlerin gönderildiğini (17/İsrâ, 15; 4/Nisâ, 165; Gâmidî
el-Abdelî - A, B. Sadi, Akidet’ül-Muvahhidin, 151) bildiren âyetler ve benzeri
naslar bu ilkenin dayanağım oluşturur.
Tebliğ olmadan sorumluluğun
bulunmayacağı ilkesi hemen hemen bütün âlimlerce kabul edilmiştir (İbn
Teymiye, Fetevâ, 20/37-38; Al-i Perme, 22-56). Burada sorumluluğun temel şartı
olan 'bilme'den maksadın, daima bilfiil bilgi sahibi olma değil, bilgiye yahut
bilme imkânına sahip bulunma olduğuna dikkat edilmelidir (Abdulaziz Buhârî,
Keşful-Esrar, -Metin- 3/1455, 1466-1467, -Hâmiş- 3/1466; Murtaza Mutahharî,
Adl-i İlâhî, 346). Nitekim Molla Hüsrev (v. 885-/1480) cehâleti ıstilâh olarak,
bilinebilecek durumda olan dini esasları bilmemektir şeklinde tanımlamaktadır.
Fakihler, dini hükümlerden haberdar
olmama halinde bunlarla yükümlü olunmayacağı ilkesinin uygulamasmda kural
olarak darul-İslâmda bulunmayı bilgi karinesi, darul-harpte bulunmayı da
bilgisizlik karinesi olarak kabul etmişlerdir (Ahmet Özel, Ülke Kavramı,
177-178).
Dâru’l-İslâmda bulunan kişi bakımından
namaz kılmanın farz ve namuslu kadınlara iftira etmenin haram olması gibi dinin
kesin hükümlerini bilmeme başlı başına günah sayıldığı için, böyle bir kişinin
bu tür hükümleri bilmemesi mâzeret olarak kabul edilmemiştir.
Öte yandan Şehabeddin el-Karafi (v. 684/1285)
dinî vecibelerin nasıl yerine getirileceğine ilişkin bilgileri edinmeyi ihmal
etmenin bir çeşit masiyet olduğuna, dolayısıyla bu çerçevedeki temel bilgileri
öğrenmemiş olmanın da mâzeret sayılamayacağına işaret eder. İslâm ülkesinde
yaşayan kişi için çoğunluğun bilgisi dışında kalamayacak dinî hükümleri
bilmemenin mâzeret sayılamayacağı bir kuraldır.
Fiili imkânsızlık durumunda bunun bazı
istisnaları meşru bir mâzeret sayılmıştır. Ancak bazı yazarların belirttiği
gibi (Abdülkadir Udeh, Ceza Hukuku, 1/620-621) bunlar da esasen birer istisna
değil, 'bilme imkânı bulunmadıkça sorumlu tutmama' ilkesinin bir gereği
sayılmalıdır. Kesin delillerle sabit olmayan ve geniş kitleler arasında yaygın
olarak bilinmeyen hükümler hakkındaki bilgisizlik ise hemen bütün âlimlerce Dâru’l-İslâmda
bulunanlar bakımından da mâzeret olarak kabul edilmiştir. Cehlin mâzeret
sayılması hallerinde dikkat edilmesi gereken bir husus, davranışa bağlanan
hukuki sonucu bilmemenin değil, davranışın yasak olduğunu bilmemenin özür
kabul edilişidir.
Cehlin sorumluluğa etkisi konusundaki
temel yaklaşımlar yukarda özetlendiği şekilde olmakla birlikte detaylar
incelendiği takdirde bu yaklaşımlarda fakihlerin kendi dönemlerindeki şartların
belirleyici bir rol oynadığı ve birçok somut olayda farklı değerlendirmeler
yapıldığı dikkat çekmektedir.
Cehle bağlanan fıkhi sonuçlar, kelâmcıların
metodunu esas alan eserlerde 'sorumlulukta bilgi şartı' konusu işlenirken ele
alınmakla beraber fukaha metoduna göre kaleme alınan eserlerde ağırlıklı
olarak 'ehliyet arızaları' başlığı altında incelenmiştir. Hanefi âlimlerinin
öncülüğü ile fıkıh usulü eserlerinde önemli bir yer tutan ehliyet teorisine
göre ehliyet arızaları semavi ve müktesep olmak üzere iki kısma ayrılır.
Birincisi insanların irâdesi dışında oluşur, ikincisi ise onların irâdesine
bağlı sebepleri ifade eder ki bu ikinci grup içinde cehl de yer almıştır. Ancak
bu çerçevede söz konusu edilen durumların tamamı ehliyeti ortadan kaldırıcı
veya daraltıcı Özellikte değildir. Abdülaziz el-Buhari'nin (v.730/1330)
belirttiği gibi bazı arızalar ehliyeti etkilememekle beraber ilgili kişiler
bakımından bazı hükümlerde değişiklikler meydana getirdiklerinden bu teori
içinde yer almıştır (Buhârî, Keşfu’l-Esrar, 3/1382-1383, 4/262-263, 330; ayrıca
bkz. Pezdevî, Keşf Pezdevi, 4/262-263). "
Allah,
sizi analarınızın karnından hiç bir şey bilmez halde çıkarmıştır." (16/Nahl, 78) mealindeki âyette de ifade
edildiği gibi cehl sonradan oluşan bir özellik olmamakla birlikte insanın
gerçek hüviyetini aşan ve küçüklük hali gibi bazen bulunup bazen bulunmayan
olumsuz bir durum olduğu için 'arıza' olarak nitelendirilmiş ve kişinin kendi
çabası ile bilgi sahibi olup bu olumsuz özelliği giderme imkânına sahip
bulunması sebebiyle müktesep arızalar arasında sayılmıştır (İbn Melek, Şerh'ul-Menar,
972-973; Aktaş, Cehâlet, 94-99).
Cehâletin İnsan ve Toplum Üzerindeki
Etkisi
Mâzeret, yapılması yahut sahip olunması
gereken bir hususta öyle yapmamayı veya olamamayı tecviz eden gerekçe(ler)dir.
Biz burada konumuz itibariyle İslâmî nasları bilmemekten doğan gerek itikadî ve
gerekse amelî yanlışlıkları ya da sapmaları doğuran nedenlerin geçerli olup
olmadığını değerlendirmeye ve bunların mâzeret teşkil edip etmeyeceğini ortaya
koymaya çalışacağız.
Allah (c.c.), Kur'an'ı insan için
göndermiştir. Onu imana, iyiye ve doğruya çağırmış; her türlü kötülükten
sakındırmıştır. Ancak insanı bu konuda zorlamamıştır. İnanç ve irâde hürriyeti
içerisinde insanlar, inanç, söz ve fiil itibariyle farklı durumlar sergilemişlerdir.
İnsanlardan kimisi yapıp ettikleriyle iyi,kimisi de kötü nitelik kazanmıştır.
Allah, Kur'an'da insanları ırkları, renkleri, cinsiyetleri ve fiziksel yapıları
itibariyle değil, inançları ve ahlâkî yönleriyle değerlendirmiştir.
Akıl kelimesinin anlamlarından biri
olarak bağlamayı dikkate alarak gerçeklerle bağlantı kurmak olarak
niteleyebileceğimiz akletme, insanoğlunun diğer yaratıklardan ayrıldığı
mümeyyiz vasfıdır. Doğru yola girmenin akletme ile sıkı bir ilişkisi vardır.
Burada önemli olan kulun akıllı olmasından çok bu aklı kullanıp
kullanmadığıdır. Çünkü Kur'an, aklım kullanmayanları aklı bulunmayanlara
benzetir. Esasen akletmek ile iman etmek arasında sıkı bir ilişki vardır.
Kur'an'da akl kelimesinin sadece fiil
olarak yer alması, onun dinamik bir uygulama alanına sahip olduğunu gösterir.
Kur'an'da "akl" fiili, insanlar tarafından yapılabilen, yapılması
gereken ve ihmal edilmesi kınanan bir zihin faaliyetine işaret ediyor. Aklın
fiil olarak geçtiği her yerde bu eylem daima olumlu karşılanmaktadır. Buna göre
akıl bir kabiliyettir. Bir malzeme, bir veri değildir. Akıl salt bir kabiliyet
olunca onun, verisiz hiç bir muhakeme yapamayacağı ve hiçbir sonuç
üretemeyeceği gerçeği ortaya çıkar. Tıpkı program yüklenmemiş bir bilgisayar
ya da işlerlik kazandırılmayan 'okur-yazar'lık özelliği gibi.
Ancak Kur'an'ın bu buyruğuna rağmen,
bugün, insanımız Kur'an'da sadece fiil şeklinde geçen akıl kelimesini "
heva" kelimesinin grameri içinde kullanmaktadır. Bu demektir ki insanlar
akletmenin yerine hevayı koymuşlardır. Ya da Kur'an'nı akletmeye teşvik ettiği
hemen her yerde kınamış olduğu taklidi.
Oysa bu kavramların her birinin alanı ve
fonksiyonu apayrıdır. Bunlardan, akıl ile ilme sahip çıkmak şarttır. Zira cehâletle,
ne hak ile rehberlik etmek ne de adaleti müesses hale getirmek mümkündür.
Fert olarak herkesin akletmesi ve buna
göre davranmasının yanında bir de ulus olarak (kavim) akletmek gerekir.
Akledilecek ki hem ferdi ve hem de toplumsal irâde (2/Bakara, 113-119; 20/Tâhâ,
79; 37/Sâffât, 27-30; 39/Zümer, 39-41) ile doğrular tercih edilebilsin ve bu
yolda bir süreç izlensin.
İrade sahibi olmak, Allah'ın (c.c.)
insanoğluna bahşettiği üstün bir özelliktir. Bu, şey veya şeyler arasından
baskı altında kalmadan birini seçme yetisine sahip olmaktır. Belki de
insanoğluna emanetin veriliş gerekçesi de budur. Onlar kendilerine verilen
akıl sayesinde ve kendilerini kuşatan fıtrî yapı, çevre ve şartların da
desteğiyle bilgi ve beceri itibariyle sıfır noktada yaratılmış olma yani
'hiçbir şey bilmez' özelliklerini bertaraf edeceklerdir. Böylece kendilerini
hayata hazırlayacaklardır. Kendilerini bekleyen ancak böylesi olanaklarla
doğru bir şekilde keşfedemeyecekleri, künhüne esaslıca vakıf olamayacakları
akıbetlerinden yana ise 'Kitap' ile muttali olacaklardır. Nitekim bilgi
eylemlerin anlamlı ve meşru kabul edilebilmesinin ilk şartıdır.
Fakat Âdemoğlu kendisindeki bu
özellikleri (akıl-irâde) kullanmaz yahut birine ihale edip onların bu
özellikleri kendi yerine kullanmalarına terk ederse ya da bizzat kendisi, biraz
da koşulların etkisiyle bu özelliklerini farklı alanlarda kullanır ise bu
durumda böylesi birinin arzu edilen veya edilmesi gereken neticeye ulaşması
düşünülemez.
Buna göre, insan sırf İslâm toplumunda
yahut İslâm'ın egemen olduğu bir coğrafyada yaşadığı için diğer bir ifade ile
kendi şuur ve irâdesini kullanması neticesi olmaksızın böylesi bir ortamın
ferdi olmak hasebiyle 'hükmen müslüman' olmakla, yani kendisinden sadır olan
fiilî bir iman olmadan Allah'ın vadettiği mükafaatlara nail olması olanaksızdır
(İbn Teymiye, Feteva 26/30-32; Al-i Ferrac, 86 vd.; Mutahharî, Adl-i İlâhî,
350-351).
Esasen insanoğlu özgür irâde sahibi bir
varlıktır. Muhatap olduğu şeylere karşılık verme, irâdasini dilediği şekilde
tayin etme olanağına sahiptir. Bu noktada iki yönlü bir olgudan sözedilebilir.
Biri, kendine rağmen ve belki onun adına ortaya konulan şeyler. İkincisi de
kişinin karşısında bulduğu ve tepki göstermesi istenen şeylere müteveccih kendi
irâdesini devreye sokarak şöyle veya böyle herhangi bir tercihte bulunması.
Kişi devraldığı yahut karşılaştığı
şeylere karşı hür irâdesini devreye sokmak durumundadır. Nitekim emanetin arz
edilmesi de ondaki bu istidadına binaendir. O bu kabiliyetini etkin kılarak
önündekine karşı bir tepkide bulunacak ve bu tavrına göre de bir sonuçla
karşılaşacaktır. Diğer bir ifadeyle özgür irâde sahibi fertlerden oluşan
toplum, kendine ait teşekkül eden irâdesini Allah'ın (c.c.) kendisine tevdi ettiği
emanete karşı faal bir şekilde kullanma olanağına sahiptir. Muhatap olduğu bu
hususa karşı tavrını ister olumlu, isterse olumsuz bir şekilde ortaya koyacaktır.
Bu tavır, sözgelimi Yunus'un (a.s.) kavmi gibi olumlu olursa (10/Yûnus, 98; 37/Sâffât,
148), bu zaten İlâhî irâdenin de dilemiş olduğu bir vaziyettir. Yok, eğer
durum bunun aksine cereyan etmişse, bu da artık öz irâdeleriyle seçmiş
oldukları bir yoldur, Bu durumda da artık, her yeni gelen peygamberin geldiği
kavmine nispet ettiği sıfat gibi bir vasfa mahkûm oluverirler. Artık Allah (c.c.)
dilemiş ise helâk edilmekte veya bunlara, tayin edilen bir ecele binaen
belirli güne kadar mühlet verilmektedir.
Bu bağlamda günümüz açısından Allah'ın
kitap ve elçiler göndermiş olması ve fertlerin/ toplumun da, hadiste
kendisinden sorumluluğun kaldırıldığı bildirilen kişilerden müteşekkil olmaması
hasebiyle, özelde son elçinin mesajı bağlamında bilmemekten yana mazur
sayılamazlar. Kaldı ki insanların kendisinden yana mesul tutulacağı ve ilelâhire
tahrif edilmeden baki kalacağı bildirilen bu anlaşılır kitabın geliş gerekçesi
de insanlara bunu ilan etmektir (7/A'râf, 172; 67/Mülk, 10; 43/Zuhruf, 44; 5/Mâide,
19; 28/Kasas, 46; 32/Secde, 2-3).
Bu anlamda söz konusu ilan çerçevesinde
şahit-şehadet kavramları bağlamında insanları bilgilendirdiğini, böyle iken
insanların herhangi bir özürleri söz konusu olmasın diye kitap ve bununla
beraber elçiler göndermiş olduğunu, bu elçilerin tebliğleri hususunda insanlara
karşı Allah'ın şahitleri ve bizim de Allah'ın yanında, peygamberlerin dini
tebliğ ettiklerine dair şahitler olduğumuzu bildirir. Nitekim Rasûlullah'ın
Veda Haccında 'haberiniz olsun tebliğ ettim mi?' diye buyurması herhalde buna
işarettir.
Esasen fertlerin sorumluluklarının
bilincinde ve tevhid esaslarını bilerek iman etmesi, neleri kabul, neleri
redderek iman ettiğinin farkında olması gerekir. Çünkü bilinmeyen bir şey
tasdik edilemez. Bilinecek ki inanılan bu kitabın temel prensiplerine aykırı
hususlar yine bu kitaptandır, zannıyla tasdik edilmesin.
Analarından birşey bilmez olarak doğan
çocuklar, doğup büyüdükleri çevre ve toplumun eğilimlerine göre atalarının
kendilerine tâlim ettiği çerçevede bir bilgilenme yoluna girmektedirler. Bu
noktada çocuk, öğretilenlere karşı sadece alıcı pozisyonundadır. Ancak
atalarından ve toplumdan - çevreden edinilerek inanılan bu bilgilerin her zaman
için doğru ve yanlıştan arı olduğu söylenemez. Kaldı ki bu safhada, henüz, bir
benimsemeden de bahsedilemez. Mamafih yine de hayatını idame için doğru veya
yanlış algıladığı bu dökümanı almak durumundadır. Çünkü hiç bir inanmış fert
yaratıldığı gibi kalkış olamaz. Zira iman yaratılışın üzerine kişinin bilinçli
kazanımı, kendi elinin emeği, alın teriyle ulaştığı asgari bilgi ve bilinç
düzeyidir. İşte fert ancak sağlıklı bir süreç içersinde ulaştığı bu düzey ile
sapıklıktan kurtularak hidâyet üzere ve ona tâbi olanlardan olmaktadır.
Başka bir açıdan insanın, sosyal bir
varlık olarak hayatını devam ettirebilmesi için doğuştan getirdiği zarurî bir
bilgiye sahip olmaması hasebiyle kesbî bir bilgi sahibi olmak zorunluluğu
vardır. Esasen insanî bilgi ile hayvanı bilgi arasındaki temel fark ve onun ahlâkî
bir varlık olmasının da esası bu kesbî özelliğidir (Bilgi Özcan, 79- 89, 96, 127,
133, 164; Özgültekin, 83-84).
Bu anlamda Rabbimiz, biz insanoğlunu bir
tabiat kanunu olarak sıfır bilgi düzeyinde yaratmış ve ancak bizden bunu bu
düzeyden takatimiz nisbetinde ötelere taşımamızı istemiştir. Aynı zamanda bizi,
bizleri kuşatan özellik ve şartlar itibariyle böylesi bir süreci yaşamaya da
ehil kılmıştır. Esasen sözgelimi İsa (a.s.) gibi (3/Âl-i İmrân, 46) mûcizevî
bir şekilde birtakım farklı özelliklerle dünyaya gelen insanların bu durumları
ile, normal yapı içerisindeki bir insanın sahip olduğu özelliklerle doğmayan ve
- veya imkânlara sahip olamadan hayat sürmekte olan bir insanmki aynıdır. Çünkü
birinci durum bilinen tabiat kanunlarına muhalif olduğundan mucize sayılırken
ikinci durum da aynı şekilde bir hikmete binaen ya özelliklerden mahrumiyet
şeklinde ya da sahip olunan olanaklar bağlamında semavî bir araz olarak
değerlendirilmektedir. Dolayısıyla normal özellik ve imkânlar içersinde bir
hayat seyreden fertlerin- toplumların bilgilenerek hayata hazırlanmak
şeklindeki gerekli süreci yaşamamaları kendileri için mükteseb bir araz olarak mâzeret
olamamaktadır (Bkz. Nesefi, Keşf'ul-Esrar, 2/477; Faruk Aktaş, Kitaba Varis
Olanlar II, 53). Buna göre deli veya bütün olanaklardan mahrum olarak dağ
başında yaşayan bir fert için mâzeret kabul edilen cehâletin, bu durumda
olmadığı halde cehâleti bilerek seçen kimseler için mâzeret kabul edilmesi söz
konusu bile olamamaktadır Nitekim ulema da cehâletin mazeretlik boyutunu hep
özel istisnai durumları dikkate alarak ifade etmektedir. (Örnek olarak bkz.
er-Remeli, Nihâyet’ul-Muhtac, -bab'u hükm'i tarik'is-salat- 2/418, -Kitab'ur-ridde-
7/395; ayrıca bkz. Mihne, 11-12,298). Özetle istisnaî durumlar kendi özelinde
ve genel durumlar ise yine kendi bağlamında değerlendirilmek durumundadır.
Kaldı ki istisnaî-özel durumlar genel geçer bir kısım kuralların varlığını
işaret ediyor olsa gerektir.
Bu nedenle sosyal hayatın uç
noktalarından alınan istisnaî örnekler, hele dini öğrenme sürecini yaşayan ve
pratiği de buna bağlı olarak gelişen ayrıca evveliyatı malum ve o esnadaki
konumu belli olan sahabenin hayatından gösterilen eksantrik fenomenlerden
hareketle kural belirlemek (Bkz. Ahmed Ferid, Cehâlet Özürdür, 36, 39-40, 81
vd.; Hakkı Aydın, Hukuku Bilmeme (I) 251-254; agm., Hukuku Bilmeme (II), 45,
50, 57, 58, 61) çok da isâbetli olmasa gerektir. Değilse aynı yayınevinin
yayımladığı diğer bir kitapta cehâletin mâzeret olmadığı yönündeki ifadeler (el-Kaysi,
Mealim 31, "Kuşkusuz toplumun sahih akideyi batıl akidelerle
karıştırmasının esas sebebi cehâlettir. Bu ise özür değildir." 35, 58, 96) ile kişiler kendileriyle çelişkiye düşmüş
olacaktır.
Sözgelimi Ömer (r), Aişe (rh) ve İbn
Abbas'ın (r) âyetlerde geçen "eben", "haraç",
"fatıres-semavat” "ğîslin", "hannan",
"evvah" ile "fadih"in ne anlama geldiğini bilmemesi (İsmail
Cerrahoğlu, Tefsir Usulü, 155; Zemahşeri, Keşşaf, 3/595), onların tevhidi de
bilmediğine, dinin mantalitesinden haberdar olmadıklarına mı alamet
sayılmalıdır. Yahut bunların hepsinin hadiste bahsi geçen cariye (Canan,
Kütüb-i Sitte, 2/232-233) misali olduğunun alameti midir. Ya da Peygamberin,
onların dinin özünü anlayıp anlamadığına aldırış etmeden İslâm'ını kabul
ettiğini mi ortaya koyar.
Oysa Ashab hâlis Arap idi. Onlar üstün
üslupların zevkine varıyor ve Rasûlullah'a (s.a.s.) gelen âyetleri
anlıyorlardı. Nitekim Kur'an da mesajını, günlük hayatlarında kullandıkları
'dil'e ve bu dildeki kavramlara yükleyerek veriyordu. Kur'an'dan herhangi bir
şeyin mânâsını anlamada güçlük çektiklerinde onu hemen Rasûlullah'tan
soruyorlardı. Esasen Kur'an, hüda ve kılavuz kitap olarak anlaşılsın için
inmişti.
Soruyorlardı çünkü hayat düsturlarını
ondan alıyorlardı. Bilmediklerinde ondan öğrenme yoluna gidiyorlardı. Onların
yanlış anladığı fark edildiğinde ise O veya O'nun terbiyesinden geçmiş şahsiyetler
düzeltme yoluna gidiyorlardı. Mesela fecirden ak iplik kara iplikten
seçilinceye kadar âyeti inince Adiy b. Hatem'in yaptığı, buna bir örnektir. O,
biri beyaz diğeri siyah iki ipliği yastığının altına koyar şafak vakti çıkarıp
bakardı. Bunlar birbirinden ayırd edilecek olduysa vaktin girdiğine hükmederdi.
Rasûlullah (s.a.s.) bunu duyunca onun bilmezliğine kinaye olarak 'yastığın pek
de enlidir.' deyip durumu düzeltme yoluna gitmişti. Bunun gibi Ebû Hureyre'nin
necaset kelimesini yanlış anlamasını düzeltmiştir. Keza "kendinizi kendi ellerinizle tehlikeye
atmayın"âyetinden istinbad sadedinde savaştan kaçan mücahidlere Ebû Eyyub
el-Ensari, bu tarz anlamanın yanlış olduğunu, âyetin esasen şöyle şöyle
anlaşılması gerektiğini ifade etmiştir (Bkz. İbn Kesir, Tefsir, 3/768).
Buna göre, bilinebilecek durumda olan
dinî esasları bilmemek veya bilebilecek kabiliyette olan bir kimsenin
bilgisizliği ya da akıl ve idrâk sahibi bir kimsenin dinî esasları bilmemesi
diye tarif edilen cehâlet, faraza mâzeret olsa idi o zaman bu insanların,
kendilerinden kaynaklanan sebeplerden neşet etmiş bu cehâletten dolayı bilinen
duruma geldikleri için mazur görülmeleri gerekecekti. Değil mi ki malum durum cehâletlerinden
kaynaklanmıştır.
Şu halde insanlar yanlışa doğru diye
inanmışlar ise bunun kendilerini bağlayıcı olması gerektir. Değilse kimse -bir
hinlik söz konusu değilse- yanlışa, yanlış olduğunu bilerek, farkında olarak
doğru diye inanmaz. Aksine inanılan her yanlışa doğru olduğu zannıyla iman
edilmiş, teslim olunmuştur. Bu nedenledir ki yanlış olana doğru diye sarılmış
hiç kimse sırf bu sebeple cerh edilemez. Çünkü o bunu, doğru olduğunu sanarak
samimiyetle kabul etmiştir. Nitekim birilerinin yanlış olduğuna inanılan kabulleri,
onların bu hususları kasten benimsedikleri veya iddialarında ciddi olmadıkları
gibi izahlarla değil, aksine bunları, doğru olduğu kanaatiyle kabul ettikleri
esas alınarak gerektiği şekilde bertaraf edilmeye çalışılmaktadır. Ancak bunun,
onların dürüstlüklerine bir halel getirdiği de düşünülmemektedir. Sözgelimi
geçmişte muhaddisler, 'yanlışa' doğru diye itikat ettikleri için bidatçı olarak
nitelenen kimselerden, hadis almakta mahzur görmemişlerdir (Bkz. Tecrid-i
Sarih, 1/327-332 -Mukaddime-; krş. Sakallı, T., Hadis, 131). Çünkü bunlar da
sonuçta yanlışı yanlış olduğunu bile bile kabul eden kimseler değildirler.
Esasen ahlâkî yönden dürüst olduktan sonra kimse iddiaları cihetiyle
olduğundan farklı şekilde itham edilmediği gibi bu dürüstlük de, vaki
iddiaların, şâyet gerçekten yanlış ise doğruluğunu gerektirmemiştir. Buna göre
birileri cehâleti sebebiyle yanlışa doğru diye inanmış yahut bu yanlışı aynı sebeple
işlemekte ise bunların bu tutumlarından sorumlu olacakları açıktır. Çünkü
zaten sapmaların tezahürü de bu şekildedir.
Esasen burada konu, farkında olarak
içine düşülen ya da tercih edilen vaziyet değildir. Ve zaten bu ikinci durum
tartışma konusu bile olmamıştır. Oysa bilindiği gibi dinin usul- temel ve furu-
ayrıntı diye birtakım prensipleri vardır (Bkz. Al-i Ferrac, 259 vd.; krş.
Ferid, 57). Ve bunlardan temel prensiplere -özellikle günümüzde- yabancı kalmak
söz konusu değildir. Çünkü iradî bir tercihten ibaret olan Din'e örfen değil,
ancak bu usulü kabul ile dahil olunabilir.
"Bugün bütün dünyada, gerek imanı
ve küfrü tanımakda, gerekse ibâdetleri doğru yapmakda, câhillik özür değildir.
Dinini bilmediği için aldanan cehennemden kurtulamayacaktır. Allah-u Teala
bugün dinini dünyanın her tarafına duyurmuş, imanı, helâli, haramı farzları
öğrenmek pek kolaylaşmıştır. Bunları, lüzumu kadar öğrenmek farzdır" (Hüseyin
Hilmi Işık, Seadet-i Ebediyye, 51, 362, 474; aynı ifadeler için bkz. Kadızade,
Amentü Şerhi, 47-48; krş. Ferid, 24, 27-28, 41, 43, 88)
"Velhâsıl akıllı olana özür ve
bahane yoktur. Eğer câhil, İslâm dinini işitmeyip nazar ile sahih marifet elde
ederse, hakikaten mü’min olup, cennetlik olur. Eğer imandan ve küfürden birini
elde etmezse, mazur olup, hükmen mü’min kılınıp cennet ehli olur. Küfür itikad
ederse mazur olmaz. Kâfir olur, cehennem ehli olur. Zira ehliyetnamesi olduğu
açıktır." (Kadızade, 22).
"Bir kimse cehâleti sebebiyle küfür
olduğunu bilmeyerek kendi arzusuyla kelime-i küfrü söylese o kimse daire-i İslâm'dan
çıkar ve küfrün bataklığına dahil olur. Buhara ve Semerkand imamları ittifak ettiler
ki câhil tav'an (isteyerek) kelime-i küfrü söylese kâfir olur. Zira cehil mâzeret
sayılmaz. Fetva da bu kavil üzeredir." (M. Zahid Kotku, Ehli Sünnet, 251;
Emali şerhi 46. madde).
"Artık bugün hiçbir millet din
hususundaki cehâletinden dolayı mazur sayılamaz... Binaen aleyh Allahu Teala
kendi fazl ve keremi ile insanlara peygamberler göndermiş ve bu veçhile
insanlar hakkında 'Hüccet-i ilâhiye' tamam olmuş artık kimsenin 'ne yapayım,
Allah'ı bilemedim Allah'a dair bilgi edinemedim' demeğe mecali
kalmamıştır." (Ö. Nasuhi Bilmen, İlmihal, 1, 9)
"Mükellef (sorumlu olabilecek
durumdaki kişi) Allah'tan başkasına ibâdetinde yahut Allah'tan başkasına
kurban, O'ndan başkasına adak vesair Allah'a mahsus olan ibâdetlerden biriyle
Allah'tan başkasına yaklaşmak kastıyla yaptığı şeylerden dolayı, Müslim'in Ebû
Hüreyre'den onun da Rasûlullah'tan (s.a.s.) rivâyet ettiği hadise binaen mazur
görülemez. Ancak İslâmî olmayan bir ülkede olup kendisine davet ulaşmamışsa bu
durumda bizzat cehâletten dolayı değil kendisine mesaj ulaşmamış olması nedeniyle
mazur görülür... Nebi (s.a.s.) kendisinin mesajını duymuş olanla İslâm
ülkesinde yaşayıp da Rasûlü işitmiş olan hiçbir kimseyi mazur görmemiştir. Dolayısıyla
kimse cehâletinden dolayı imanın temel ilkelerinden yana câhil diye mazur
görülemez." (Abdulaziz b. Abdullah b. Baz, İlmi Araştırmalar Fetva, Davet
ve İrşad Dairesi Genel Başkanı, Fetva Tarihi, H. 22.12.1405, sayı: 9257, bkz. Gâmidî,
458-459).
"Biz kırsal kesim Arablarından
birçoğunun ebeveyni, akrabası, kabirler yanında kurban kesmek, kabir ehliyle
tevessül etmeyi onlara adak adamayı, kederlerin giderilmesi ve hastaların şifa
bulması hususunda kabir ehlini, ölüleri vasıta aracı kılarak yardım dilemeyi
adet edinmiş ve bu hal üzere ölmüştür. Ancak onlara tevhidin, La ilâhe
illallah'ın mânâsını anlatacak kimse de ulaşmamış ve adağın, duanın ibâdet
olduğunu bunların sadece Allah için yapılabileceğini öğretecek kimse gelmemiş.
İşte bu durumdaki kişilerin cenazelerinde yürümek, cenaze törenlerine
katılmak, üzerine salât okumak, onlar için dua ve istiğfar etmek, haclarını
kaza etmek ve onlar için sadaka vermek doğru mudur?
Cevap: Yukarda vasfedilen haliyle ölen
kişinin cenazesine katılmak, üzerine salât okumak, onun için dua ve istiğfar
etmek, haccıru kaza etmek ve adına sadaka vermek câiz değildir. Çünkü
zikredilen ameller şirk amelleridir... Ayrıca haklarında söz konusu edilen,
işledikleri amelleri kendilerine anlatacak kimsenin gelmediği noktasında ise
hiç mazur değildirler. Çünkü anlatılan konularda Kur'an âyetleri gâyet
açıktır. Öte taraftan aralarında ilim ehli de mevcuttur. Bu haliyle içinde
oldukları şirk haline dair sorma öğrenme- araştırma imkânları da var iken buna
rağmen onlar bundan yüz çevirmiş, içinde oldukları hale râzı olmuşlardır."
(Fetva Tarihi, 18/3 H. 1401, sayı: 3547, bkz. Gamidi, 362, 456, 457).
İnsan, eğitimin meydana getirdiğinden
başka bir şey değildir. Zira insan, kabiliyetlerini kendi kendine geliştirme
yeteneğine sahip değildir. Kabiliyetlerini geliştirmek için mutlak sûrette
eğitime muhtaçtır. İnsanları, önceden saptanmış kurallar çerçevesinde toplum
yaşayışında yerlerini almak üzere belli amaçlara göre yetiştirme sürecinden
(İlhan Yıldız, Yaygın Eğitim, 301, 308; Mehmet Kocatepe, Eğitim, 15-17)
geçirirken kendisinin felahına yardımcı olacak türden ne kadar çok bilgi
verilmişse yahut bu kişi toplumsal çevresinde bu yöne müteveccih motivasyonlar
almışsa kendisine mal edeceği-ettirileceği mantık o denli Allah'ın (c.c.)
olmasını istediği mantığa uygun düşecektir. Çünkü fert birtakım fıtrî özelliklere sahip olarak doğmakla
beraber genelde yaşadığı çevrenin ürünüdür. Elbette çevre duvarını yıkan
örnekler olmuştur (Bunun bir örneği Ebû Zerr'dir. Bkz. Tecrid, 9/239-243) ve
olmaya da devam edecektir. Ancak toplumsal anlamda bu çevre, ferdi ne yöne
kanalize ederse o da genel anlamda tayin edilen bu yöne kanalize olacaktır.
Sözgelimi Ömer'in (r.a.) sınamak niyetiyle kendisinden koyun satın almak
istediği çocuğun takındığı sağlıklı tavır ve verdiği cevap, Kur'an'ı okumamış
olsa bile onun öğretilerinin etkilediği atmosferde yaşıyor olmasından neşet
etmiştir (Seyyid Abdullatif, Zihni İnşa, 18; krş. M. Ebû Zehra, İmam, 15, 127).
Esasen sünnetullah insanın müspet veya
menfi geliştirdiği tavrı baz alarak gerçekleşmektedir. Bu anlamda değişmeyi
belirleyen sebeplerin faili hür irâde sahibi fertlerden oluşan toplumdur.
Nitekim Kur'an, değişim-helâk çerçevesinde toplumları yok eden sebepleri
hatırlatmaya ve onlardan ibret alarak kendilerini kontrol etmelerini sağlamaya
yönelik ortak anlamlar taşıyan muhtelif kavramlar kullanır.
Dinin insanın tutum ve davranışlarını,
insanlar-arası ilişkileri ve toplumsal hayatı belirleyen temel bir kurum olması
ve de topluma bir zihniyet ve değerler sistemi ile bilinç düzeyi kazandıran
bir kurum olması hasebiyle bunun (dinin) neşet ettiği inancın da topluma
yansıması gereği söz konusudur. Sosyal tezahürü olmayan saf bir din olayından
bahsetmek, hele İslâm özelinde olası olmadığına göre, bir dine mensup olan
fert, dinin dünya hakkındaki değerler manzumesini kabul etmek ve davranışlarını
buna göre ayarlayarak kendisine sağladığı formu pratize etmek durumundadır (Bkz.
Murat Sülün, İman-Amel, 186, 276, 301, 332, 358, 425, ancak Sülün'ün
belirttiği, iman etmemiş kişinin amelinin kendisine fayda vereceği (188, 401,
406; ayrıca bkz. Mutahhari, Adl-i İlâhî, 372-379, 423-425) şeklindeki iddiası,
hem çeliştiği genel geçer Kur'an mantığına (bkz. 2/Bakara, 62; 3/Âl-i İmran,
22; 4/Nisâ. 150-151; 5/Mâide, 5; 6/En'âm, 88; 9/Tevbe, 17, 54; 11/Hûd, 16; 14/İbrâhim,
18; 16/Nahl, 97; 17/İsrâ, 19; 21/Enbiyâ, 94; 24/Nûr, 55; 27/Neml, 4-5, 89; 32/Secde,
18-19; 42/Şûrâ, 22; 47/Muhammed, 1, 32; 90/Beled, 19) binâen ve hem de Esed'in
ifadesiyle 'b'as ve ahireti inkâr günahı sâlih amellerine ağır basacak ve
Allah'ın, kâfirin amelini kabul etmeyecek' (7/A'râf, 31; 11/Hûd, 27; 18/Kehf, 104;
21/Enbiyâ, 101; 34/Sebe’, 65; 36/Yâsin, 11; 47/Muhammed, 3., 9. notlar) olması
sebebiyle kabul edilemez).
İslâmda inanç temellerini incelemek ve
bilmek her ferdin temel vazifesidir. Bu, toplumu oluşturan bütün fertlerin
müçtehid olması ya da bu seviyeye çıkması ve nihâyet bunu gerçekleştirmiş
olması gerektiği anlamında değildir elbette. Ancak herkesin delil ve burhan
olmaksızın bir şeyi kabul etmemesi gerektiği de açıktır. İslâm, baba ve
atalarının inançlarına körükörüne bağlılığı yererek, kulak, göz ve kalbin
sorumluluğundan yana uyarıda bulunmaktadır. Başka bir ifade ile fertler, Allah'ın
(c.c.) doğru yolun bulunması tavsiyesine karşılık daha önce bilmedikleri şu
anki sahip oldukları envai türlü bilgileri edinmişlerse bunun sorumluluğunun
kendilerine ait olduğunu bilmek durumundadırlar. Çünkü bu durumda irâdelerini İslâmî
ilkeleri öğrenmeye yönelik harcamadıklarından dolayı bu noktada söz konusu
ilkelere câhil kalmaktadırlar. Oysa mükellef, muhatap olduğu duruma dair
bilgiyi, peşine düşmek-sormak sûretiyle öğrenmek zorundadır. Sorarak öğrenme
imkânına sahip olduğu halde bunu yapmamışsa bunun sorumluluğu kendisine aittir
(Bkz. Ebû Hanife, 72; Elmalılı, 3/489; Mustafa Sabri, İlâhî Adalet, 124-125).
İşte cehâleti bilerek tercih etmiş olmak, bu demeye gelse gerektir (Krş. 50/Kaf,
37; Elmalılı, 2/245; Aydın, Hukuku Bilmeme (II), 49 vd.). Öyle ya mükellef,
kendi gayreti, yönelmesi olmadıkça Allah'ın, bil-biliniz (2/Bakara, 196, 223,
235; 5/Mâide, 92, 98; 8/Enfâl, 28; 28/Kasas, 50; 47/Muhammed, 19; 57/Hadîd, 20)
tarzında ifade edilen buyruklarındaki hususları ve hatta diğer bütün direktiflerini,
nasıl bile bilecektir? Oysa bilindiği gibi Mekke insanı da bilgisizce
"biğayri ilm" (6/En'âm, 140 ve 148; 7/A'râf, 28, 30, 131; 21/Enbiyâ, 24,
39; 27/Neml, 61; 28/Kasas, 57; 30/Rûm, 56 vd.; 31/Lokman, 20) evlâtlarını
öldürmekte ve çeşitli haramlar ihdas etmiş durumda idi. Keza kendilerini
biğayri ilm saptıran önderler vardı (Bkz. 6/En'âm, 144; 16/Nahl, 24, 25; 31/Lokman,
6). Ancak bu bilgisizlikleri ve de bilgisizlerin kendilerini saptırıyor oluşu
onlara bir yarar sağlamamış ve bununla "muhtedîn" (6/En'âm, 140; 18/Kehf,
5) olamamışlardı. Böyle iken onlar da kendilerini doğru yol üzere zannetmekte
ve bu nedenle doğru yol arayışı içerisinde olmamışlardı.
Esasen 'teklifi ma la yutak' olamaz,
ancak kişilerin müsait oldukları zamanlarında farklı şeylere harcamış
oldukları vakit, güç ve enerjilerinin tükenmiş olması nedeniyle sunulan teklife
takat edemeyişleri farklı olmaktadır (Krş. Bebek, 66; Elmalılı, 2/240-241;
Said, Bilgi, 33). Çünkü Allah'ın gönderdiği kitabına, verdiği akıl ile
zamanında çalışmamış, bunun yerine farklı şeylerin bilgisiyle donanan ve de emeğini
o uğurda harcayan insanın sorumluluğu ayrıdır. İşte bu tür insanlar, kıyamet
sahnesinde şâyet, biz akledip işitir olsaydık, buranın sakini olmazdık (67/Mülk,
10; krş. 43/Zuhruf, 78-80), kalkanına sığınmış ve cehâleti bilerek tercih etmiş
insanlardır.
Buna göre cehâletin/bilgisizliğin mâzeret
oluşu, hakkında bilginin bulunmadığı konularda olması ön şartıyladır. Oysa
Allah'ın dini ve O'nun istekleri hususunda böyle bir durum söz konusu değildir.
Çünkü O'nun kitabı, kendi metoduyla insanoğluna durmadan seslenmekte, hayra
çağırmakta ve anlaşılmayı beklemektedir.
"Yani zulümle suçlanamayız. Çünkü
onlar uyarıcıların uyanlarına kulak asmadılar. Ve helâk oldular. Onları
uyarmak ve helâk olmadan önce kendilerini doğruya çağırmak yolunda hiç bir
çaba sarfedilmemiş olsaydı, o zaman helâk edilmeleri zulüm olurdu." (Mevdudi,
Tefhim, 4/61, 181, 472; krş. Muhammed Kutub, Akide, 238 vd.)
Hak Dini Kur'an Dili adlı tefsirinde
Elmalılı (V. 1942) ise şöyle diyor: "Bu bilgisizlikleri onlar için aslında
müşriklikte ısrar etme açısından bir mâzeret olmamakla beraber, okuyup
yazmaları mektep ve medreseleri olmayan, okuma yazma bilmeyen bir kavim
olduklarından dolayı arap müşriklerinin çoğunluğuna nazaran bu habersiz
oluşlarında bir mâzeret olma şüphesi bulunabilirdi... Onun inişi işitildikten
sonra onu öğrenme ve öğretme ile meşgul olmayıp hükümlerinden habersiz kalmanın
bir mâzeret teşkil etmeyeceğini kesin olarak anlatmak gibi bir hikmeti de ihtivâ
etmektedir." (Elmalılı, 3/489, 6/En’âm, 156)
Esasen Kur'an, toplumda oluşan
olumsuzluklara karşı tarafsız kalınmasına bile itiraz etmektedir (7/A'râf, 164,
165; 8/Enfâl, 33; İbn Teymiye, Siyaset, 103-104). Çünkü anlaşılıyor ki, toplum
hayatında yapılması mutlaka gerekli olan sosyal görevler yapılmadığı zaman,
fatura sadece kötülüklerin sahiplerine değil, orada yaşayanların tamamına
kesilmektedir. Bunun da ötesinde Kur'an, yeryüzünün herhangi bir parçasında
meydana gelen olayı da tüm yeryüzünün olayı olarak görmekte ve daima ",
arz" kelimesini kullanmaktadır. Bu nedenle cehâleti bilerek tercih etmiş
yani sorumluluğu bile bile üstlenmiş olmamak için Kur'an'ın özellikle üzerinde
durduğu ataları taklit hususu, onlardan tevarüs edilen değerlerin sorgulanması
noktasında aklını kullanmayanların konumunda olmamak hususunda dikkatli
olunması gerektiği ve Kur'an'ın bunu ısrarla vurguladığı bilinmelidir (46/Ahkaf,
5; 10/Yûnus, 35-36, 66).
Kur'an kıssaları mahiyetleriyle beraber,
kullar bunlardan ibret alıp kendi durumlarını bu zaviyeden gözden geçirsinler
emrini de havidir. Bu anlamda Kur'an kıssaları da bir mânâda ahkâm âyetlerinin
işlevini görmektedir. Bu nedenle insanın, kıyamet sahnesi şeklinde cereyan
eden tasvirleri de dikkate alarak Kur'an'm mesajına kulak vermesi gerekir (Der
Râh-ı Hak, 176; Mevdudi, Firavun, 86-87).
Bilindiği gibi İslâm-teslim olmak, irâdeye
bağlı bilinçli bir eylemdir. Kur'an'm bütün mesajı insanın iradî eylemleriyle
oluşturacağı yaşamını düzgün bir çizgide tutmaya yöneliktir. Bu nedenle
insanlar hem bireysel hem de toplumsal yönden sorguya çekileceklerdir. Bu
sorgulamanın bireysel olan yönü uhrevi, toplumsal yönüyse dünyevi olmaktadır.
Kur'an'-ın ifadeleri, bireyleri içgüdüleriyle değil, sahip oldukları hür irâdeleriyle
yaptıklarından sorumlu varlıklar halinde kabul etmektedir. İşte yolunu seçme
hakkıyla doğan birey, uyumlu ya da uyumsuz rollerden birini tercih ederken her
halükârda rolünden yana davranışlar sergilemeye çalışmak durumundadır. Özetle
iki boyutlu insanın hangisini tercihi, kendi hür irâdesinde somutlaşmaktadır (6/En'âm,
49; 35/Fâtır, 42; Said, Yasalar, 54, 61-62, 75; agm., Bilgi, 76-77).
"İslâm insanı mütemadiyen, öğrenme
ve öğretmeye teşvik eder. Böyle olmasına rağmen, bir müslümanın öğrenmemesi mâzeret
sayılır mı? Hayır hiç bir zaman 'cehâleti' sebebiyle iyiliği kötülükte, itaati
isyanda arayan bir kimse mazur değildir. Ancak yeni müslüman olmuş, henüz
öğerenecek zamanı bulamamışsa, o, mazurdur. Bundan başkası mazur olamaz.
Nitekim Allahu Teala, bilmiyorsanız zikir ehline sorunuz buyurmuşlardır."
(Altıntaş, Câhiliyye, 57-58,63; ayrıca bkz. Enbiya: 21/7; Gazali, Kimya-yı
Saadet I-II, 101-102; Razî, 4/192, 204-206, 11/40, 103-104, 145, 18/299, 348,
23/12; el-Hemmam, el-Feteva el-Hindiyye, 2/276-277; Kutub, Fi Zilal, 2/247-250,
327,343-345, 397-398, 464, 3/226-227, 377-380, 5/142, 457-458, 464 vd., 6/204,
350-354, 507-512, 530-536, 7/90, 8/401-406, 460-462, 9/48, 58-60, 86-90,
12/534, 13/316; Rıza, el-Menar, A'raf: 7/172-173 tefsiri; Gamidi, 456 vd.;
Bilmen, Tefsir, 2/117 vd.)
"Ahkâm-ı şer'iyeye cehil, dâr-ı
İslâm'da özür olmadığından bir kimse ma'siyetin, ma'siyet olduğunu bilmeyerek
işlemesinden azabından halas olması lazım gelmeyeceğine bu âyet delalet eder.
Çünkü; Fahr-i Razi'nin beyanı veçhiyle bir kimse ma'siyetin, ma'siyet olduğunu
bilmese velakin öğrenmeye muktedir oldukça o ma'siyetin ikabından kurtulamaz.
Mesela Yahudi, yehudiyetin küfür olduğunu bilmeyerek Yehudiyette devam
ettiğinde onun hakkında cehil özür olmaz. Zira; din-i İslâmın zuhuruyla edyân-ı
sâirenin butlanını tahkik etse öğrenebileceğinden tahkik etmediğinden dolayı
mazur olmaz." (Vehbi, 2/862)
Bunun gibi İslâm kültürünün egemen
olmadığı diğer bir ifade ile Hıristiyan ve Yahudilerin ya da İslâm'dan habersiz
insanların yaşadığı bölgelerde oryantalistlerin tahrif ederek (Sözgelimi müsteşriklerin
hazırlamış olduğu ve türkçeye uzun bir süreçte tercüme edilmiş olan, üstelik
adına da islâm Ansiklopedisi dedikleri ciltlerce kitap bunun bir örneğidir.
Ayrıca bkz. Paret, 19, 53-71, 101-104,
134-135; Ekinci-Gilchrist,
53-55, 60,78-82, 94) tanıttığı ve dolayısıyla özünden farklı ve yanlış bir
şekilde algılandığı İslâm'a karşı lakayt ve dahası düşman olan insanlar mazur
olmuyorsa (Krş. Süleyman Dünya, İman-Küfür Sınırı, 186-188; Razi, 7/431-432)
eğer bu durumda dosdoğru şekline ulaşma imkânları olduğu halde bunu değerlendirmeyen
insanlar mazur olabilir mi acaba?
Diğer bir açıdan, "fetret"
ehlinden olsa bile insanlar yapıp ettiklerinden dolayı müstehak oldukları
sıfatla nitelenirler. Bunun gibi dünya ahkâmı itibariyle durumlarına uygun
muhatap oldukları hukuk ile sorumlu tutulurlar. Bu böyle iken fetrette bile
olsa kişi bir adım ileri atarak kendi tercihi ve rızasıyla tevhidi tebdil ve
tağyir etmişse, keza kendi irâdesiyle dinin şirk diyerek reddettiği bir itikadı
benimsemiş, küfür-şirk dediği bir ameli işliyorsa onun bundan sorumlu
tutulacağı, mazur görülemeyeceği aşikârdır (İbn Habib, el-Munammak, 174;
Nesefi, Keşf'ul-Esrar, 2/456 vd.; krş. Tecrid, Menakıb, n. 1435, 9/234 vd.; İbn
Hişam, 1/116; ayrıca bkz. Nesefi, Tefsir, 2/125).
Risâlet gelmeden yani fetret döneminde
de eşya ve olayların değer hükmü olarak "iyi-güzel=hüsn ve kötü-çirkin=
kubh" olduğunu akıl nimeti vasıtasıyla bilebilmek mümkün olduğu halde (İbn
Teymiye, Feteva, 8/428 vd., 11/676 vd.; Ali-i Ferrac, 17 vd.; Mevdudi, Tefhim,
7/132-134) Allah (c.c.) insanoğlunu sırf bununla muahaze etmeyip ilaveten bir
de uyarıcı ve müjdeleyici bir elçi göndermeyi gerekli görmüştür. Ancak bu
dönemde bile insanlar yaptıklarından dolayı ahiret ahkâmı açısından bir
anlamda İslâm'ın 'kanunilik ilkesi'nin bir gereği olarak mazur olmakla beraber
dünya ahkâmı açısından niteleme itibariyle mazur sayılmamaktadırlar (Krş. -Tevrat-
Levililer 5/17; -İncil- Romalılara 2/13, 3/20, 5/13, 7/7). Başka bir ifade ile
Allah, biz hükmedici değil, bunun yerine azap edici değiliz demiştir (17/İsrâ,
15; Ali Ferrac, 44, 53, 55, 280, 281; bu durum çoğu zaman birbirine
karıştırılmaktadır. Örnek olarak bkz. Ferid, 37-39, 75-79, 95, 98, 103). Nitekim
ilk şirkin Nuh (a.s.) kavminde başladığı bilinmektedir. Ama aynı zamanda bu
elçinin hitap ettiği o insanları müşrik diye nitelediği de malumdur. Bu nedenle
kişiler her ortamda yapıp ettikleriyle alakalı İslâm'ın değer hükmüyle muhâtaptır
(Krş. 9/Tevbe, 6; İbn Kayyım, Zad'ul-Mead, 4/226). Öte taraftan yine kişi,
fetrette bile olsa kendi rıza ve tercihiyle İslâm'a göre küfür ve şirk olan bir
tasarrufta bulunmuş ise bu tasarrufu kendisini bağlayıcı olmakta ve fetret
hali kendisi için bir özür teşkil etmemektedir.
Bu bağlamda olmak üzere gelen elçi
sorumlu oldukları hususları kendilerine beyan ettikten daha doğru bir ifade
ile gündemlerine soktuktan itibaren (Krş. Buhârî, Keşfu’l-Esrar, 3/1466-1467)
iman etmeyenler bu davranışlarından ötürü sorumlu tutularak hesap vermek
durumunda bırakılmaktadırlar. "Bir peygamberin davetini işitip küfür ve
şirkte ısrar edenler cehennemde azap olunacaktır. Bunda hiç bir niza ve ihtilaf
yoktur." (Tecrid, Cenaze, n. 665, 4/543)
Buna göre Son Peygamber'in gelişinden bu
yana günümüzde ve de gelecekte mesajın gündemde oluşu, daha doğru bir ifade
ile tahrif edilmemiş olarak dileyenin rahatlıkla ulaşabilme olanağına sahip olması
hasebiyle bir fetret döneminden bahsetmek olası değildir (Krş. –İncil- Yuhanna
15/22). Çünkü her ne sebeple olursa olsun İslâm düşüncesini öğrenmek yerine
başka şeylerin peşine düşen insanların burada cehâleti bilerek tercih ve öte
şeylerin de bilerek âlimi olmaları realitesi söz konusudur. Bu nedenle böylesi
sebeplerden kaynaklanan bilgisizliği, fetret olarak izah etmek imkânsızdır.
Nitekim fukaha fetret deyince genelde İsa (a.s.) ile Rasulü Ekrem arasındaki
zamanı kastederler. Bu sürede gelip geçenlere ehli fetret demişlerdir (Tecrid,
Cenaze, h. no: 665, 4/544; fetret için bkz. Aktaş, Cehâlet, 256-271).
Öte yandan fetret dönemlerinde yaşamış
insanların yaptıkları ve inandıklarıyla hesaplarını Allah'a verecekleri,
Allah'ın ise onlara ne yapacağı hususunda ahkâm kesmenin gereği olmadığı
açıktır. Ancak şu bilinmektedir ki içinde yaşanılan bu dönem fetret dönemi
değildir. Aksine bir düşünce, İslâm'ın evrenselliğini iptal mânâsına geleceği
gibi artık elçi gelmeyecek ve Muhammed son elçidir şeklindeki İslâm'ın temel
hükümlerinden birini geçersiz kılarak yeni bir peygamber beklemek gerektiği
sonucunu doğuracaktır. Şu halde bu dönemin fetret dönemi olmadığım çünkü
Kur'an’ın tahrif edilmediğini ve hükmünün iptal edilmediğini bilmek lazım.
İnsanlar onu kulak ardı etmiş, öğrenmeye gayret göstermemiş yahut gerek
görmemişse bunun kendileri için mâzeret sayılması doğru olmasa gerektir. Çünkü
bu kitabın ölçülerini ve temsilcisinin hayatının güzelliğini esas alması
gerekirken bunun yerine başka şey-kişiler koyan birinin mazur olduğunu söylemek
olası değildir.
Konuyla ilgili kaynaklarda peygamberin
mesajının ulaştığı kimselerin cehâletinin mâzeret olup olmadığından öte
peygamber mesajı ulaşmamış, bundan haberdar olamamış kişilerin bile mazur
sayılıp sayılamayacağı tartışması yapılmaktadır (Bkz. Maturidi, Tevhid, 79 vd.,
248 vd.; Hanifi Özcan, Çoğulculuk, 47, 57, 80, 88, 96; Kuşkusuz Allah'tan
mesaj almayan-alamayan ya da kendisine mesajın ulaşmadığı insanların, üzerinde
bulundukları hale binaen sorumlu tutulmaları ilâhî adalete uygun düşmeyecektir.
Zira bilindiği gibi Allah (c.c.) kendisi hakkındaki doğru bilgiye (tevhid),
insanların akıllarıyla yapacakları muhakeme sonucu ulaşmalarını şart koşmamış
yahut mükellefiyeti sırf buna yüklememiş; aksine aynı zamanda elçiler de
göndermiş ve mesuliyeti bunların risaletlerinden haberdar olup olmamaya
bağlamıştır. Esasen risaletten habersiz bir toplum bırakılmamıştır. Ancak süreç
içerisinde tahrifatın yapıldığı da bir realitedir. İşte bu tahrifatın
yapıldığı bölgelerde doğan- yaşayan ve bu tahrifata varis olan kimselerin
çevrelerinde bulduklarından ötürü sapıklıkta olmaları, -bu sapıklıklarının
kendileri için 'doğru' kabul edildiği anlamında değil fakat sorumluluğun
şartları olan akıl ve risaletten ikincisinden sağlıklı bir şekilde haberdar
olamadıkları için- kendilerini ahiret ahkâmı açısından sorumlu kılmamaktadır. Öte yandan
nihaî referansı İlahî Hikmet'te mündemiç, kötülük(ğ)ün varlığıda
yadsınamaz.Nitekim araştırmacıların çeşitli açılardan değerlendirdiği
(BKZ.Werner,13vd.)bu problemi kimileri Tanrının yokluğuna gerekce saymıştır
(bkz. C. Sadık Yaran, Kötülük,10,36-37; Mutahhari, Adl-i İlâhî, 81). Ancak
kudret, adalet ve merhamet sahibi Allahın kullarını bunun tasallutuna terk
etmediği de ayrı bir realitedir. Zira ‘kötülük’ denilenin, bunu gerektirecek
çapta olmadığı bir yana, Kadir Adil ve Rahim olan Allah’ın insanoğlunu maruz
kaldığı böylesi şeylere terk etmediği,aksine çeşitli vasıtalarla temasını
sürdürdüğü de mâlumdur. Kaldı ki kötülüğün
varlığı,terbiye,uyarı,disiplin,imtihan,ceza vs.açılardan kullar için bir bakıma
gereklidirde.Ancak yinede ferdin mesajla sağlıklı buluşmasına engel teşkil
ediyorsa bununda mesuliyete mani bir durum oluşturacağı ve dolayısıyla ahiret
ahkamı açısından cezaya müstehak kılmayacağı anlaşılmaktadır. -Allah’u a’lem-).
Bu durum günümüz şartlarında ve özellikle bölge coğrafyası açısından değerlendirildiğinde
insanlara tebliğin ulaştığı, herkesin peygamberin mesajından haberdar olduğu, cehâletlerinin
bunu önemsemeyişlerinden yahut edindikleri kanaat önderlerine tabi olmaktan
kaynaklandığı görülmektedir (Mustafa Akman, Kur'an'da Câhil Câhiliye Cehâlet,
Buruc Yayınları, s. 164-189).
Durum - Mekân
Açısından Cehâlet
Cehâletin-bilmemenin iki ayrı ortamı
vardır. Biri, İslâm'ın egemen olduğu ülke olan Dâru’l-İslâm, diğeri İslâm'ın
dışında bir inancın- hayat tarzının egemen olduğu ülke olarak dâru’l-harbdir (Zeydan,
Fıkıh, 145, agm., Fert ve Devlet, 23-24). Dâr, lugatlarda yerleşme mekânı
olarak tavsif edilir (İbn Manzur, 4/298; Elmalılı, 2/138 vd.). Bunların birincisinde
söz konusu şeyin (bilmemek) mâzeret olmadığı noktasında konuyla ilgili hiçbir
ihtilaf varid değildir. "Dâru’l-İslâmda bilmemek mâzeret değildir." (Damad,
Mecme'ul-Enhür, 1/147 -Geçmiş namazların kazası bâbı-). "Bize göre
bilmemek özür değildir. Akıl bilgiye götüren bir vâsıtadır." (Ziyauddin
Gümüşhanevi, Ehli Sünnet, 55 ve 160).
Dâru’l-İslâmda bilgisizliğin özür
sayılmadığı bir kaidedir. Çünkü Dâru’l-İslâmdaki kişilerin bilgi sahibi
oldukları farzedilmektedir. Bu nedenle müslüman bilmesi gereken hususları
bilmemekle mazur sayılmaz. Dolayısıyla şer'i hükümlere bilgisizlik - cehâlet
iddiasıyla kimse muhâlefette bulunamaz. Çünkü burada cehâlet özür sayılamaz.
Buna göre İslâm diyarında oturan
herkesin farzları da, yasakları gösteren genel esasları da bilmesi gerekir.
Onları bilmemek özür sayılmaz. Ancak delili kesin olmayan hususlar bunun
dışındadır. Aslında bu gibi delili kesin olan hususları bilmemek suçtur. Suç
ise başka bir suçu meşru kılmaz.
Fakihlerin cumhuru, İslâm ülkesi olmayan
memleketlerde İslâmî hükümler hakkındaki cehâletin şer'î teklifleri kaldıracak
derecede kuvvetli bir mâzeret olduğunu kabul etmiştir. Sözgelimi; bir kimse Dâru’l-harbte
müslüman olsa ve İslâm diyarına göçmese; bu yüzden de namaz, oruç ve zekât gibi
farzları bilmediği için yerine getirmese, öğrendiği zaman onları kaza etmekle
mükellef olmaz. Bu son kaideye İmam Züfer (v.158/775) muhalefet etmiştir. O,
kişi, İslâm'ı kabul etmekle bütün hükümlerini üzerine almış demektir. Öyleyse
onları yerine getirmelidir. Bilmediği için vaktinde eda etmemekte mazurdur.
Fakat öğrenince mükellef olduğu vecibeleri kaza etmesi gerekir espirisinden
hareketle öğrenince onları kaza etmesi vacip olur, demiştir.
İmam Züfer'in bu yaklaşımının aksine,
fukahanın çoğunun yaklaşımı şöyledir: Dâru’l-harb, şer'î hükümlerin
bilinmesine elverişli değildir. Hükümlerin kaynakları orada meşhur olacak
şekilde herkese ulaşmamıştır. Oradaki bilgisizlik, delili bilmemektir. Delil
üzerinde cehâlet ise teklifi düşürür. Çünkü Dâru’l-harbde müslüman olan kimseye
hitap, teveccüh etmez (Bkz. Molla Hüsrev, 34S; Aydın, Hukuku Bilmeme I/271-272).
Esasen Dâru’l-harbde müslümanlarm İslâmî
hükümler hakkında bilgi sahibi oldukları farzedilemez. Çünkü Dâru’l-harb şer'i
hükümlerin öğrenildiği, bilinebileceği yer değil, aksine onların öğretümediği,
bilinmediği bir yerdir. Başka bir ifade ile Dâru’l-harb, İslâmî hükümlerin
yayılıp tanındığı bir memleket değildir. Ancak yine de "aslında İslâm
diyarı olup sonra dâru’l-harbe dönüşen memleketlerin halkı, bilmemelerinden
dolayı mazur sayılamazlar." (Hasan Karakaya, Fıkıh Usulü, 415).
Dâru’l-harbte müslüman olup da emirleri
yerine getirmeyen kişi hakkında Ebû Hanife (v. 150/767) ve İmameyn'in görüşü
şöyledir: "Bu husustaki dini hitap-delil o kimseye kavuşmadığından,
bilgisizliği özür sayılır. Çünkü bu durumda kendisi kusurlu değildir.
Bilgisizlik, delilin kendisinin kapalı ve gizli kalmasından ileri gelmiştir... Dâru’l-harb üzerinde tebliğ velâyeti kesik
olduğundan, şer'i hitap oradaki mükelleflere takdiren ulaşmış sayılmaz... Buna
mukabil Dâru’l-İslâmda bir kimsenin bu husustaki bilgisizliği özür kabul edilmez.
Çünkü Dâru’l-İslâmda bulunmakla onun hakkında hükmen bu ilim sabittir.
Bilgisizliği kendi şahsi kusuruna dayandığından özür sayılamaz." (Özel,
178). Ancak mezhep imamları, darul-harpte İslâm'a giren kimsenin, müslümarüara
farz olan hükümleri, güvenilir bir yolla öğrenmesi halinde, yapması gerekeni
terkte ve terk etmesi gerekenleri yapmada mazur sayılamayacağında
müttefiktirler.
Buna göre "cehâlet, kitap ve sünnet
nass'ı ile sabit olan hükümler hakkında bir mâzeret teşkil etmez." (Ebû Zehra,
Fıkıh Usulü, 301)
Buradaki temel espiri şudur: Bir şeyi
bilmekten öte, o şeye ulaşabilme olanağının olup olmadığı daha önemlidir. Bu
nedenle söz konusu mevzuda bilgisizliğin, mükellefin kendi kusuru olup
olmaması çok önemlidir. Çünkü vücup için bilfiil bilgi değil de hükmü bilme
imkânının bulunması yeterlidir. Dâru’l-İslâmda bu imkân var olmasına karşın Dâru’l-harbde
yoktur.
Nitekim beşerî kanunlar da bilfiil bilme
yerine bilebilme olanağına sahip olmayı esas almışlardır. Bu kanunlara göre
hükümlerin, sözgelimi resmi gazetede yayınlanması gibi bilinen neşir yoluyla
neşr edilmesi durumunda artık bu hükümlerin herkes tarafından bilindiği kabul
edilir. Dolayısıyla kanunu bilmemekle hiç kimse mazur görülmemektedir. Buna
göre kaide şudur: Kanunun bilinmemesi itirâzı kabul olunamaz.
Başka bir ifade ile çağdaş kanunlar da,
kanun hakkında bilgi edinme imkânı ile yetinmekte, bilfiil bilgi sahibi olmayı
şart koşmamaktadır. Milletin her ferdi için bilgi edinme imkânı hâsıl olunca cehâlet
özür sayılmamakta ve dolayısıyla kişi, bilfiil bilgi sahibi olmasa bile,
biliyor farzedilmektedir.
Anlaşıldığı gibi bilgisizliğin kişinin
kendi kusurundan dolayı olması durumunda bunun özür olamayacağı açıktır.
Bunun yanında esas olan, doğrudan doğruya bilmek değil, bilebilme imkânının varolmasıdır.
Nitekim Fakih Kâsani (v.587/1191) de buna dikkat çekmekte ve Dâru’l-İslâmı ilim
yurdu olmakla nitelemekte ve buna bağlı olarak da bilmemenin mâzeret
olamayacağını belirtmektedir (Kâsani, 7/132).
Dikkat etmek lazım; bilmemek-cehâlet
ayrı, bilmeye çalışmamak ayrıdır. Gene bilmek için imkân olduğu halde câhil
kalmak bambaşkadır. Bu, doğrudan kişinin kendi kusurudur. Ve zaten başlı
başına bir suçtur (Bkz. eş-Şafii, er-Risale, 197-198; M. Ebû Zehra, Suç ve
Ceza, 1/425-436).
"Şu kadar var ki ilmin-bilginin
gerçekten var olması şart değildir. Aksine ona ulaşma imkânının var olması
yeterlidir. Bu ise Dâru’l-İslâmda mümkündür. Çünkü o şer'î ahkamın bilindiği,
darulilimdir. Bu imkân Dâru’l-harbte bulunmaz. Çünkü orası darul-cehâlet, İslâmdan
yana bilgisizlik yurdudur. Yalnız bu, iman, şükr-i nimet, küfrün haramlığı,
küfran ve sair benzer konularda farklıdır. Çünkü bu ahkâm şeriatın vacib
kılmasıyla kayıtlı değildir. Aksine bu, bize -hanefiler- göre mücerred akılla
vacibdir. Bu ibareyi Ebû Yusuf (v.182/798) Ebû Hanife'den (v.150/767) rivâyet
etmiştir. Ebû Yusuf şöyle dedi: Ebû Hanife şöyle diyordu: "Yaratıklardan
hiç kimse için yaratıcısına dair bilgi hususunda cehâlet mâzeret değildir.
Çünkü bütün yaratıklara Rabbi bilme ve onun tevhidi noktasında vücubiyet
vardır. Bilmekle mükelleftirler... Farzlara gelince bunlara dair bilgiye sahip
olamaz, bu bilgi ona ulaşmaz ise bu durumda onun hakkında hükmi delil kaim
olmaz. Sorumlu olmaz... dâru’l-harbde Allah'a iman konusunda bilmemek bir mâzeret
değildir." (Kâsani, 7/132)
Burada vasatın/ortamın esas alınması
prensibi söz konusu olduğundan dolayı kişinin aklını kullanmak gibi kendi
imkânlarıyla ulaşabileceği hususlar yine mâzeret sayılmamaktadır. Sözgelimi
Allah'a iman etmek noktasında kişi aklını kullanmak sûretiyle imana
ulaşabilir denilerek bu hususta da cehâlet, mâzeret kabul edilmemektedir (Ayrıca
bkz. Udeh, 1/400-404).
Buradaki temel husus şu olmaktadır. Dâru’l-harb
diye tesmiye edilen vasatta sadece İslâmî değerlerin o bölgeye ulaşması
cihetiyle bazı istisnalar söz konusudur. Orada gayri İslâmî bir yönetimin
egemen oluşundan kaynaklanan bir durum mevcuttur. Söz konusu otorite orada İslâm'ın
yayılmasına, anlatılmasına mani olmakta bu nedenle İslâmî hükümler
bilinememektedir. Bu anlamda böylesi bir yerde değil bilfiil bilmek, bilebilme
olanağına sahip olmak dahi söz konusu değildir. Esasen cihadın gerçek sebebi
de budur. Çünkü o (cihad), bir bakıma İslâm'ın mesajını ulaştırmak, önündeki
engelleri kaldırmak ve İslâm'ın hâkimiyetini tesis etmek demektir (Draz, 64-65;
Said, Şiddet, 32, 35, 46, 49, 55-56, 69-70).
Bu anlamda Mekke'de, müslüman olmanın
değil, ama Allah'ın dininin anlatılmasının önünde ciddi mânâda engeller
bulunmadığından cihada gerek duyulmamıştır. Çünkü orada dinin elçisi mesajını
her halükârda kitlelere iletebiliyordu. Gündeme sokup kamuoyu
oluşturabiliyordu. Öyle ki uzak yerlerden bile mesajını duyup merakla dinlemeye
yahut kabule gelenler olmakta idi (Bkz. Buhârî, Menâkıb, b. 9 n. 28, 7/3317;
Tecrid, Menâkıb, n. 1436, 9/239 vd.). Bu nedenle insanların, merak etmişlerse
ve de kendilerini saptıran önderlerinin hegamonyasından kurtulup peşine
düşmüşlerse öğrenme imkânları mevcuttu. Nitekim kurulan panayırlarda
"gece sohbeti halkaları, tertiplemeleri, problemlerin çözümü, karmaşık meselelerin
sağlıklı biçimde halledilmesi ve bütün bunlar için oturumlar düzenlemelerde ele
geçmez olanaklar sağlıyordu." (Derveze, Hayat, 1/193, 263, 3/179). Buna
binâen Rasûlullah (s.a.s.) da gerek bu dönemlerde gerekse hac döneminde gelmiş
olan halkın çadırlarını dolaşıp yaygın eğitim çerçevesinde mesajını anlatıyordu
(Yıldız, 330, 335; M. Ali Kapar, Asr-ı Saadet, 2/341).
Keşful-Esrar'ın yazarı konuyu şu şekilde
değerlendirmektedir: Dâru’l-İslâmda yaşayan kişiye hitap, ya tebliğ sûretiyle
gerçekten ya da bu ortamda yaygınlığına binaen takdiren ulaşmış sayılır.
Nitekim o da bu ülkenin bir ferdidir. Onun inkârı taannüt ve cehâlettir. Cehâletin
taannüt (inat) şeklinde olmayanı mâzeret sayılmaz. Taannütle beraber olanı ise
hiç mâzeret sayılamaz.
Dâru’l-harbten hicret etmemiş müslümanın
cehâleti kendisi için mâzerettir. Öyle ki bunlar onu bağlamaz bile. Çünkü
inmiş emirler onun açısından gizli sayılır. Dolayısıyla hakkındaki cehâlet
özür sayılır. Kaldı ki onun bunda bir kusuru (ihmali) bile yoktur. Çünkü bu cehâlet
bizzat delilin ortada olmayışından kaynaklanmıştır. Nitekim hitap da ilkin
inerken böyledir. Kendisine ulaşmamış olan kişi mazurdur. Küba ehli kıssası ile
içkinin haram kılmışıyla ilgili rivâyetlerde olduğu gibi. Ancak hitap, İslâm
ülkesinde yaygınlaşınca şüphesiz şeriat sahibince tebliğ tamamlanmış sayılır.
Kim bu andan sonra câhil kalırsa kesinlikle bu tamamiyle kendi kusuru ve
ihmali sonucunda olup delilin gizli oluşundan dolayı olmamaktadır. Bu nedenle
mazur olamaz. Tıpkı şehirde su bulunmasına rağmen peşine düşmeyip teyemmüm
ederek namaz kılanın durumu gibi. Bunun namazı câiz değildir.
Esasen Dâru’l-harb, cehâlet ve ahkâmın
kaybolma ülkesidir. Bu nedenle orada yaşayanın cehâleti hadleri kaldırmada bir
şüphe olarak kabul edilebilir. Ne ki zina hakkındaki cehâleti kaale alınamaz.
Çünkü zina bütün dinlerde haramdır. Onun haramlığına dair bilgi şer'î hitabın-
ulaşmasına bağlı değildir. Ta ki onun nezdinde haramlığı kesinleşmiş olsun. Bu
nedenle böylesi bir şüphe haddin iskatına vesile olamaz. Keza zımminin, içkinin
haram olduğuna dair cehâleti de böyledir. Çünkü o, İslâm ülkesinin bir
ferdidir. Ve içkinin haram olduğu ilkesi de her tarafta yaygındır. Bu yüzden
onun bu konudaki cehâleti hadler açısından şüphe sayılamaz. Acaba işitmiş midir
diye tereddüde sebep sayılamaz. Bilakis onun bilgisizliği onun öğrenme
isteyişindeki ihmalkârlığından kaynaklanmış olup ve bu da mâzeret sayılamaz. Dâru’l-harbteki
hicret etmemiş müslümanın şeriat konusundaki cehâleti özürdür. Öyle ki bir
müddet orda kalsa namaz kılmasa da oruç tutmasa da keza namaz kılıp oruç
tutması gerektiğini bilmese de bunları kaza etmesi gerekmez. Şüphesiz nazil
olmuş hitap onun açısından gizlidir. Çünkü hitap ona ne işitmiş olması sûretiyle
gerçekte ve ne de yayılmış olması ve şöhreti dolayısıyla takdiren ulaşmamıştır.
Bilindiği gibi Dâru’l-harb, İslâm ahkâmının yayılıp şöhret bulduğu bir ortam
değildir. Bu sebeple hitaba dair cehâlet mâzerettir. Çünkü o delili aramada
kusur etmemiştir. Aksine buradaki cehâlet bizzat delillerin gizli kalmış
olmasından kaynaklanmıştır. Şöyle ki onlara yapılan tebliğin kesik olması
sebebiyle orada yayılamamıştır.
Anlatılanlardan anlaşılmıştır ki
şüphesiz hitabın/mesajın hükmü, muhatap ondan haberdar olmadıkça kesinleşmez.
Çünkü onun, ondan haberdar olmadan ona inanması gücünü aşar. Bu sebepten
dolayı mazur görülür. Fakat hitap İslâm beldesinde yaygıntaştığında artık dinin
sahibince tebliğ kesinlikle tamamlanmış demektir. Çünkü onun, herkese teke tek
tebliğ etmesi, gücünü aşar. Şüphesiz onun yapabileceği, daveti yaymak (gündeme
sokmak)tır. Nitekim Peygamber (s.a.s.), çevredeki krallara mektup ve elçiler
göndermek sûretiyle kendisini herkese tebliğci yapmıştır. Öyle ki o şöyle
diyordu: “Âgâh olun. Ben tebliğ ettim
mi? Allah'ım sen şâhid ol!” Bundan şu anlaşılır: Tebliğ, hitabın şöhret
bulması ve yayılmasıyla tamam olur. Kim de onun şöhret bulmasından sonra câhil
kalırsa bu tamamıyla onun kendi kusurundan kaynaklanmıştır. Yani o, bu sebepten
dolayı câhil kalmıştır. Çünkü hitap, gizli kalışının aksine şöhretinden dolayı
rahatlıkla bulunabilecek hale gelmiştir. Bu nedenle biz, Dâru’l-İslâmda bir
zımmi müslüman olduğunda bir müddet geçtiği halde vacip olduğunu bilmediğinden
namaz kılmayacak olursa onun bunları kaza etmesi gerekir demiştik. Çünkü o,
hükümlerin şüyu bulduğu beldededir. Keza o insanların toplanmalarını görmekte
ve ayrıca İslâm'ın ahkâmını sorma imkânına sahiptir. Kaldı ki sormamak ve
öğrenmemek ondan kaynaklanan bir kusurdur. Bu nedenle o mazur görülemez. Şöyle
ki şehirde su bulunmasına rağmen, olmadığı zannıyla su talep etmeyip (aramayıp)
teyemmüm ederek namaz kılan kişinin namazı geçerli değildir. Çünkü o normalde
suyun bulunduğu bir yerdedir. Ve onu temin etmemekle de kusurludur (Buhârî,
Keşfu’l-Esrar, 3/1455, 1466-1467; Nesefî, Keşf'ul-Esrar, 2/456).
Günümüzde İslâm'ın ilkeleri, insanlardan
ne istediği, nelerden sakınmaları gerektiği hususu âleme yayılmış durumdadır.
Kimse bu bilgilere, söz konusu mesaja ulaşamadığını iddia edemez. Yahut kimsenin
buna ulaşması noktasında bir bahane, bir mâzeret ileri sürmesi mümkün değildir.
Yaşadığımız coğrafyada bu inancı tercih edip de, öğrenmek için gayret
gösterdiği halde ulaşamayan, öğrenme imkânı bulamayan tek kişiden
bahsedilemez. Bilindiği gibi öğrenmemekten dolayı veya bilmek için gayret
göstermemekten dolayı bilmemek ayrıdır, gayretine rağmen öğrenememiş, istediği
halde imkân bulamamış dolayısıyla bilememiş ve câhil kalmış olmak bambaşkadır.
Şâyet bu böyle olmasaydı, İmam Şafii'nin
(v.204/-819) dediği gibi bu durumda cehâlet, ilimden daha üstün olurdu.
Zerkeşi'nin (v.794/1392) nakline göre o şöyle demiştir: "Eğer câhil
cehlinden ötürü mazur sayılsaydı bilgisizlik ilimden üstün tutulmuş olurdu."
(Dönmez, Cehâlet, 7/220). Öyle ya bilen, öğrenmiş olan mükellef olacak,
noksanından sorumlu tutulacak, ötekisi mazur görülecek, affedilecek. Bu, İslâm'ın
temel ilkelerine terstir. Çünkü fert öğrenmek istemiyor, kendisinde ve içinde
olduğundan yana bir kaygı duymuyor; hatta bunu kendince bir bahane kabul edip
kalkan olarak kullanıyor ise onun bu tavrına prim verilmesi düşünülemez.
Kaldı ki işledikleri amellerden yani
kendi elleriyle yapıp ettiklerinden dolayı insanların felah yahut helâke duçar
olduklarına ve kesbettikleri sıfatlarıyla muahaze edildiklerine dair gelen
naslarda kısacası kıyamet sahnelerinde insanların bunları bilerek yahut
bilmeyerek hak ettiklerine bakılmamasma rağmen bu durumda olan kimselerin aynı
akibete maruz kaldıkları belirtilmektedir.
Öte yandan din, herhangi bir kişi yahut
kavmin tekeline terk edilmemiştir. Çünkü bu, tevarüs edilen bir makam değildir.
Bu nedenle bir kavim sebepleri ne olursa olsun dini değerlerini ve yaşantısını
değiştirmiş ise bunun kendileri için cehâlet mâzereti olarak kabul edilmesi
düşünülemez. Çünkü geçmişlerden geriye kalan doğru ölçüler, doğru bir şekilde
inanıp pratize edilmedikçe bunların kabul edilmişliğinden bahsedilemez.
Şu husus da unutulmamalıdır ki
peygamberler gereken nasihat ve tebliğde bulunmuş ve kitaplarda da şükretme ve
küfretmenin yolları açık açık kaydedilmiştir. Bu iki yola gidilmemesinin
sonuçları da bütün çıplaklığı ile gözler önüne serilmiştir. Bu nedenle "Senin zikrini unuttular ve böylece yıkıma
uğrayan bir kavim oldular" (25/Furkan, 17-19; bkz. 6/En'âm, 44, 70; 7/A'râf,
51; 37/Sâffât, 28, 34) âyetinin de ışığında kişiler nerede bulunursa
bulunsunlar, hangi 'dar'da yaşıyorlarsa yaşasınlar içinde bulundukları durumun
hükmünü alırlar. Diğer bir ifade ile İslâm, fertleri fiil-fail ayırımı yaparak
değil, herkesi fiiline göre değerlendirmektedir (Bkz. 9/Tevbe, 6; Al-i Ferrac,
44 vd., 234-235; Aktaş, Cehâlet, 271-280). Yalnız bu hükmetmeyi, azabetmek hususundan ayrı tutmaktadır. Yani
mesaj, gerçek anlamda ikame edilmeden ve insanlar da çeşitli vesilelerle
bilgilendikleri bu İslâm'a karşı olumsuz- ilgisiz bir tavır sergilemedikleri
sürece azap etmemekte ve fakat değer hükmünü vermekten de imtina etmemektedir.
Kaldı ki son mesaj bağlamında böylesi bir durum da söz konusu olamaz; çünkü ilk
nesil olarak sahabe kendilerinden sonra gelecek insanlara, hiçbir konuda, cehâletlerini
affettirecek bir mâzeret bırakmadılar.
Bir başka husus ise İslâm'ın kendi
sahasında bile fertlerinin duyarlı olmasını isteyerek başka düşüncelerin
insanlarına benzemekten sakındırmakta oluşudur.
Gerçekten bir dinin mensubu, bir felsefî
sistemin inançlısı, bir örfün bağlısı kişi, tamamen veya kısmen farklı bir
dinin, bir felsefenin, bir örfün prensipleriyle kaynaşır, mensublarıyla
münasebetlerini sürdürür ve onları taklid ederse, kendi dini, sistemi ve örfü
ile olan bağlarını zaafa uğratmış olur. Bu zaaf giderek büyür ve kaynaşılan
prensiplere, taklid olunan kişilere muhabbete ve bağlılığı doğurur. Bu
kaçınılmaz bir gerçektir. Bunun içindir ki İslâm dini, bâtıl din ve
ideolojilerin bağlılarının mü'minler üzerinde müessir olmaması ve onları karanlık
inanç ve amellere sürüklememesi için teşebbühün/benzemenin her çeşidini
yasaklamıştır.
Durum böyle iken fertlerin kendilerinden
kaynaklanan sebeplerden dolayı yanlışa düşmelerini mâzur görmesi düşünülemez.
Bu bağlamda kendi sahasında yaşamayan fertlerin içinde bulundukları durumu
tavsif etmekle beraber birtakım özel hükümlere bağladığı görülmektedir (Mustafa
Akman, Kur'an'da Câhil Câhiliye Cehâlet, Buruc Y., 189-202).
Nüfusu 7 milyon civarında olan
Azerbaycan’da kitaplar ortalama 100.000 tirajla basılırken; 75 milyonluk
Türkiye’nin 1.000 veya 2.000 olarak basılır. Gelişmiş ülkelerde kişi başına
kitaba harcanan para, yılda ortalama 100 ABD doları iken, Türkiye’de 10 doların
altındadır. Amerika’da 72 bin, Almanya’da 65 bin, İngiltere’de 48 bin,
Fransa’da 39 bin, Brezilya’da 13 bin, Türkiye’de ise sadece 6 bin 31 çeşit
kitap basılıyor. Japonya’da yılda toplam olarak 4 milyar 200 milyon adet kitap
basılıyor. Türkiye’de ise yalnızca 23 milyon. Japonya’da kişi başına düşen
kitap sayısı yılda 25, Fransa’da 7, Türkiye’de ise yılda 12 bin 89 kişiye 1
kitap düşüyor. Türkiye’de her 100 kişiden sadece 4 kişi kitap okuyor. Birleşmiş
Milletler İnsanî Gelişim Raporu’nda, kitap okuma oranında Malezya, Libya ve
Ermenistan gibi ülkelerin bulunduğu 173 ülke arasında Türkiye, 86. sırada.
Türkiye’de yüksek öğrenim görenlerin oranı 1965’e göre 14 kat arttı. Ama yüksek
öğrenim mezunlarının kitap okuma oranı 1965’in de altında kaldı.
Türkiye’de dergi okuma oranı: % 4, kitap
okuma oranı: % 4,5, gazete okuma oranı: % 22, radyo dinleme oranı: % 25,
televizyon izleme oranı: % 94. Türkiye’de yaşayan insanlar, her akşam ortalama
4 saat televizyon karşısında. Bu saatlerin toplamı ayda 15 gününe (bir iş günü
sekiz saat hesabıyla) tekabül eder. Sanki hayatı yaşamıyor, sadece seyrediyor
insanımız. Üstelik seyrettiği hayatla yaşadığı hayat arasında hiçbir bağlantı
yok. Televizyonda izlenen aileler, müslümana yabancı, İslâm kültürüne ve
inancına tümüyle uzak. Tv. Programları, tümüyle zamanı kemiriyorlar.
Okunan kitaplar içinde Kur’ân-ı Kerim’in
oranını merak edip araştıran bile çıkmamış. Elbette müslümana yakışacak oranda
olduğu söylenemez. Bu kadar az kitap okunan ülkede, kitap okuyanların ne tür
kitap ve dergi okudukları da, çok satanlar listelerinden ve hangi kitapların
kaç baskı yaptığından belli oluyor. Hayatında onlarca kitap okuyanlar, hâlâ
Kur’an meali ve tefsiri okuyacak zaman bulamıyorlar. Okul kitabından, Ahmed’in,
Mehmed’in, hatta John’un, Mary’nin kitabını okumaya fırsat bulanlar, Allah’ın
kitabını okuma ihtiyacı hissetmedilerse, bu insanlara ne denir? “Kitapsız” diye
bir kelime var, dilimizde, hakaret olarak kullanılan. Allah’ın kitabını hayatın
merkezine koymayan, hayat kitabı edinmeyen, onu okumayan, hayatına geçirmeyen, onsuz
yaşayan insanlar için kullanılır bu ifade. Şimdi tam günümüz insanını tanıtıyor
bu kelime. Bu tür insanlar, kabirde ya da âhirette: “Kitabın ne?” sorusuna,
büyük ihtimalle “filan gazete, filan tv. kanalı, falanın romanı, filanın nutku”
gibi cevaplar verecekler istemeseler de.
A-
Ka-ra-e Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i
Kerimeler (Kur’an Kelimesiyle Beraber Toplam 88 Yerde:) 7/A’râf, 204; 10/Yûnus,
94; 16/Nahl, 98; 17/İsrâ, 14, 45, 71, 93, 106;
26/Şuarâ, 199; 69/Haakka, 19; 73/Müzzemmil, 20, 20; 75/Kıyâmet, 18;
84/İnşikak, 21; 87/A’lâ, 6; 96/Alak, 1, 3.
B-
Kur’an Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam
70 Yerde:) 2/Bakara, 185; 4/Nisâ, 82; 5/Mâide, 101; 6/en’âm, 19; 7/A’râf, 204;
9/Tevbe, 111; 10/Yûnus, 15, 37, 61; 12/Yûsuf, 2, 3; 13/Ra’d, 31; 15/Hıcr, 1,
87, 91; 16/Nahl, 98; 17/isrâ, 9, 41, 45, 46, 60, 78, 78, 82, 88, 89, 106;
18/Kehf, 54; 20/Tâhâ, 2, 113, 114; 25/Furkan, 30, 32; 27/Neml, 1, 7, 76, 92;
28/Kasas, 85; 30/Rûm, 58; 34/Sebe’, 31; 36/Yâsin, 2, 69; 38/Sâd, 1; 39/Zümer,
27, 28; 41/Fussılet, 3, 26, 44; 42/Şûrâ, 7; 43/Zuhruf, 3, 31; 46/Ahkaf, 29;
47/Muhammed, 24; 50Kaf, 1, 45; 54/Kamer, 17, 22, 32, 40; 55/Rahmân, 2;
56/Vâkıa, 77; 59/Haşr, 21; 72/Cinn, 1; 73/Müzzemmil, 4, 20; 75/Kıyâmet, 17, 18;
76/İnsân, 23, 84/İnşikak, 21; 85/Bürûc, 21.
C-
K-t-b Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i
Kerimeler (Kitab Kelimesiyle Beraber Toplam 322 Yerde:) 2/Bakara, 79, 79, 178,
180, 183, 183, 187, 216, 246, 246, 282, 282, 282, 282, 282, 282, 282, 282, 282,
283; 3/Âl-i İmrân, 53, 154, 181; 4/Nisâ, 66, 77, 77, 81, 127; 5/Mâide, 21, 32,
45, 83; 6/En’âm, 12, 54; 7/A’râf, 145, 156, 156; 9/Tevbe, 51, 120, 121;
10/Yûnus, 21; 19/Meryem, 79; 21/Enbiyâ, 94, 105; 22/Hacc, 4; 24/Nûr, 33;
25/Furkan, 5; 36/Yâsin, 12; 43/Zuhruf, 19, 80; 52/Tûr, 41; 57/Hadîd, 27;
58/Mücâdele, 21, 22; 59/Haşr, 3; 68/Kalem, 47; 82/İnfitâr, 11.
D-
Kitab
Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 255 Yerde:) 2/Bakara, 2, 44, 53,
78, 79, 85, 87, 89, 101, 101, 105, 109, 113, 121, 129, 144, 145, 146, 151, 159,
174, 176, 176, 177, 213, 231, 235; 3/Âl-i İmrân, 3, 7, 7, 19, 20, 23, 23, 48,
64, 65, 69, 70, 71, 72, 75, 78, 78, 78, 79, 79, 81, 98, 99, 100, 110, 113, 119,
145, 164, 184, 186, 187, 199; 4/Nisâ, 24, 44, 47, 51, 54, 103, 105, 113, 123,
127, 131, 136, 136, 140, 153, 153, 159, 171; 5/Mâide, 5, 5, 15, 15, 15, 19, 44,
48, 48, 57, 59, 65, 68, 77, 110; 6/En’âm, 7, 20, 38, 59, 89, 91, 92, 114, 114,
154, 155, 156, 157; 7/A’râf, 2, 37, 52, 169, 169, 170, 196; 8/Enfâl, 68, 75;
9/Tevbe, 29, 36; 10/Yûnus, 1, 37, 61, 94; 11/Hûd, 1, 6, 17, 110; 12/Yûsuf, 1;
13/Ra’d, 1, 36, 38, 39, 43; 14/İbrâhim, 1; 15/Hıcr, 1, 4; 16/Nahl, 64, 89;
17/isrâ, 2, 4, 13, 14, 58, 71, 71, 93; 18/Kehf, 1, 27, 49, 49; 19/Meryem, 12,
16, 30, 41, 51, 54, 56; 20/Tâhâ, 52; 21/Enbiyâ, 10; 22/Hacc, 8, 70;
23/Mü’minûn, 49, 62; 24/Nûr, 33; 25/Furkan, 35; 26/Şuarâ, 2; 27/Neml, 1, 28,
29, 40, 75; 28/Kasas, 2, 43, 49, 52, 86; 29/Ankebût, 27, 45, 46, 47, 47, 48,
51; 30/Rûm, 56; 31/Lokman, 2, 20; 32/Secde, 2, 23; 33/Ahzâb, 6, 6; 26;
34/Sebe’, 3; 35/Fâtır, 11, 25, 29, 31, 32, 40; 37/Sâffât, 117, 157; 38/Sâd, 29;
39/Zümer, 1, 2, 23, 41, 69; 40/Mü’min, 2, 53, 70; 41/Fussılet, 3, 41, 45;
42/Şûrâ, 14, 15, 17, 52; 43/Zuhruf, 2, 4, 21; 44/Duhân, 2; 45/Câsiye, 2, 16,
28, 29; 46/Ahkaf, 2, 4, 12, 12, 30; 50/Kaf, 4; 52/Tûr, 2; 56/Vâkıa, 78;
57/Hadîd, 16, 22, 25, 26, 29; 59/Haşr, 2, 11; 62/Cum’a, 2; 68/Kalem, 37;
69/Haakka, 19, 19, 25, 25, 25; 74/Müddessir, 31, 31; 78/Nebe’, 29;
83/Mutaffifîn, 7, 9, 18, 20; 84/İnşikak, 7, 10; 98/Beyyine, 1, 4, 4, 6.
E-
Kitab Kelimesinin Çoğulu Kütüb Kelimesinin Geçtiği
Âyet-i Kerimeler (Toplam 6 Yerde:) 2/Bakara, 285, 4/Nisâ, 136; 21/Enbiyâ, 104;
34/Sebe’, 44; 66/Tahrîm, 12; 98/Beyyine, 3.
F-
Tilâvet Kelimesinin Kökü Olan T-l-v ve Türevlerinin
Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 63 Yerde:) 2/Bakara, 44, 102, 113, 121, 121,
129, 151, 252; 3/Âl-i İmrân, 58, 93, 101, 108, 113, 164; 4/Nisâ, 127; 5/Mâide,
1, 27; 6/En’âm, 151; 7/A’râf, 175; 8/Enfâl, 2, 31; 10/Yûnus, 15, 16, 61, 71;
11/Hûd, 17; 13/Ra’d, 30; 17/İsrâ, 107; 18/Kehf, 27, 83; 19/Meryem, 73; 22/Hacc,
30, 72, 72; 23/Mü’minûn, 66, 105; 26/Şuarâ, 69; 27/Neml, 92; 28/Kasas, 3, 45,
53, 59; 29/Ankebût, 45, 48, 51; 31/Lokman, 7; 33/Ahzâb, 34; 34/Sebe’, 43;
35/Fâtır, 29; 37/Sâffât, 3; 39/Zümer, 71; 45/Câsiye, 6, 8, 25, 31; 46/Ahkaf, 7;
62/Cum’a, 2; 65/Talak, 11; 68/Kalem, 15; 83/Mutaffifîn, 13; 91/Şems, 2;
98/Beyyine, 2.
G-
Kalem ve Çoğulu Aklâm Kelimesinin Geçtiği Âyet-i
Kerimeler (Toplam 4 Yerde:) 3/Âl-i İmrân, 44; 31/Lokman, 27; 68/Kalem, 1;
96/Alak, 4.
H-
İlim Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i
Kerimeler (Toplam 854 Yerde -Ilm kelimesi 105 Yerde-): 2/Bakara, 13, 22, 26,
29, 30, 30, 31, 32, 32, 32, 33, 33, 42, 60, 65, 75, 77, 78, 80, 77, 95, 101,
102, 102, 102, 102, 102, 102, 103, 106, 107, 113, 115, 118, 120, 127, 129, 137,
140, 143, 144, 145, 146, 151, 151, 151, 158, 169, 181, 187, 184, 188, 194, 196,
197, 197, 203, 209, 215, 216, 216, 220, 224, 223, 227, 230, 231, 232, 232, 232,
233, 235, 235, 235, 239, 239, 244, 244, 246, 247, 247, 251, 255, 255, 256, 259,
260, 261, 267, 268, 270, 273, 280, 282, 282, 282, 283; 3/Âl-i İmrân, 7, 7, 18,
19, 19, 29, 34, 35, 36, 48, 61, 63, 66, 66, 66, 66, 71, 73, 75, 78, 79, 92,
115, 119, 121, 135, 140, 142, 142, 154, 164, 166, 167, 167, 167; 4/Nisâ, 11,
12, 17, 24, 25, 26, 32, 35, 39, 43, 45, 63, 70, 83, 92, 104, 111, 113, 113,
127, 147, 148, 157, 162, 166, 170, 176; 5/Mâide, 4, 4, 4, 7, 34, 40, 49, 54,
61, 76, 92, 94, 97, 97, 97, 98, 99, 104, 109, 109, 110, 113, 116, 116, 116,
116; 6/En’âm, 3, 3, 13, 13, 33, 37, 50, 53, 58, 59, 59, 59, 60, 67, 80, 81, 83,
91, 91, 96, 97, 100, 101, 105, 108, 114, 115, 117, 117, 119, 119, 124, 128,
135, 139, 140, 143, 144, 148; 7/A’râf, 7, 28, 32, 33, 38, 52, 62, 62, 75, 89,
109, 112; 123, 131, 160, 182, 187, 187, 187, 188, 200; 8/Enfâl, 17, 23, 24, 25,
27, 28, 34, 40, 41, 42, 43, 60, 53, 60, 61, 66, 70, 71, 75; 9/Tevbe, 2, 3, 6,
11, 15, 16, 28, 36, 41, 42, 43, 44, 47, 60, 63, 78, 78, 78, 93, 94, 97, 97, 98,
101, 101, 103, 104, 105, 106, 110, 115, 123; 10/Yûnus, 5, 5, 18, 36, 39, 40,
55, 65, 68, 79, 89, 93; 11/Hûd, 5, 5, 6, 14, 14, 31, 31, 39, 46, 47, 49, 79,
79, 93; 12/Yûsuf, 6, 6, 19, 21, 21, 22, 34, 37, 40, 44, 46, 50, 51, 52, 55, 68,
68, 68, 73, 76, 76, 77, 80, 81, 83, 86, 86, 89, 96, 96, 100, 101; 13/Ra’d, 8,
9, 19, 33, 37, 42, 42, 43; 14/İbrâhim, 9, 38, 52; 15/Hıcr, 3, 4, 21, 24, 24,
25, 38, 53, 86, 96, 97; 16/Nahl, 8, 19, 23, 25, 27, 28, 38, 39, 41, 43, 55, 56,
70, 70, 70, 74, 74, 75, 78, 91, 95, 101, 101, 103, 103, 125, 125; 17/İsrâ, 12,
25, 36, 47, 54, 55, 84, 85, 102, 107; 18/Kehf, 5, 12, 19, 21, 21, 22, 22, 26,
65, 65, 66, 66; 19/Meryem, 43, 65, 70, 75; 20/Tâhâ, 7, 52, 71, 71, 98, 104,
110, 110, 114, 135; 21/Enbiyâ, 4, 4, 7, 24, 28, 39, 51, 65, 74, 79, 80, 81,
110, 110; 22/Hacc, 3, 5, 5, 8, 28, 52, 54, 54, 59, 68, 70, 70, 71, 76;
23/Mü’minûn, 51, 84, 88, 92, 96; 24/Nûr, 15, 18, 19, 19, 21, 25, 28, 29, 31,
32, 33, 35, 41, 41, 58, 59, 60, 63, 64, 64; 25/Furkan, 6, 42; 26/Şuarâ, 34, 37,
38, 49, 49, 112, 132, 155, 188, 197, 197, 220, 227; 27/Neml, 6, 15, 16, 25, 40,
42, 52, 61, 65, 66, 74, 78, 84; 28/Kasas, 13, 13, 14, 37, 38, 50, 56, 57, 69,
75, 78, 78, 80, 85; 29/Ankebût, 3, 3, 5, 8, 10, 11, 11, 16, 32, 41, 42, 43, 45,
49, 52, 60, 62, 64, 66; 30/Rûm, 6, 7, 22, 29, 30, 34, 54, 56, 56, 59;
31/Lokman, 6, 15, 20, 23, 25, 34, 34, 34; 32/Secde, 6, 17; 33/Ahzâb, 1, 5, 18,
40, 50, 51, 51, 54, 63; 34/Sebe’, 2, 3,
6, 14, 21, 26, 28, 36, 48; 35/Fâtır, 8, 11, 28, 38, 38, 44; 36/Yâsin, 16, 26,
36, 38, 69, 76, 79, 81; 37/Sâffât, 41, 158, 164, 170; 38/Sâd, 69, 81, 88;
39/Zümer, 7, 9, 9, 26, 29, 39, 46, 49, 49, 52, 70; 40/Mü’min, 2, 7, 19, 42, 57,
70, 83; 41/Fussılet, 3, 12, 22, 36, 47, 47; 42/Şûrâ, 12, 14, 18, 24, 25, 35,
50; 43/Zuhruf, 9, 20, 61, 84, 85, 86, 89; 44/Duhân, 6, 14, 32, 39; 45/Câsiye,
9, 17, 18, 23, 24, 26; 46/Ahkaf, 4, 8, 23; 47/Muhammed, 16, 19, 19, 26, 30, 31;
48/Fetih, 4, 18, 25, 25, 26, 27, 27; 49/Hucurât, 1, 7, 8, 13, 16, 16, 16, 18;
50/Kaf, 4, 16, 45; 51/Zâriyât, 28, 30; 52/Tûr, 47; 53/Necm, 5, 28, 30, 30, 30,
32, 32, 35; 54/Kamer, 26; 55/Rahmân, 2, 4; 56/Vâkıa, 50, 61, 62, 76; 57/Hadîd,
3, 4, 6, 17, 20, 25, 29; 58/Mücâdele, 7, 7, 11, 14; 59/Haşr, 22; 60/Mümtehıne,
1, 10, 10, 10; 61/Saff, 5, 11; 62/Cum’a, 2, 7, 8, 9; 63/Münâfıkun, 1, 8;
64/Teğâbün, 4, 4, 4, 11, 18; 65/Talâk, 12, 12; 66/Tahrîm, 2, 3; 67/Mülk, 13,
14, 17, 26, 29; 68/Kalem, 7, 7, 33, 44; 69/Haakka, 49; 70/Meâric, 24, 39;
71/Nûh, 4; 72/Cinn, 24, 26, 28; 73/Müzzemmil, 20, 20, 20; 74/Müddessir, 31;
76/İnsan, 30; 77/Mürselât, 22; 78/Nebe’, 4, 5; 81/Tekvîr, 14; 82/İnfitâr, 5,
12; 84/İnşikak, 23; 87/A’lâ, 7; 96/Alak, 4, 5, 5, 14; 100/Âdiyât, 9;
102/Tekâsür, 3, 4, 5, 5.
İ-
İlm’in Zıddı Cehâlet (c-h-l) Kelimesi ve
Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 24 Yerde): 2/Bakara, 67, 273;
3/Âl-i İmrân, 154; 4/Nisâ, 17; 5/Mâide, 50; 6/En’âm, 35, 54, 111; 7/A’râf, 138,
199; 11/Hûd, 29, 46; 12/Yûsuf, 33, 89; 16/Nahl, 119; 25/Furkan, 63; 27/Neml,
55; 28/Kasas, 55; 33/Ahzâb, 33, 72; 39/Zümer, 64; 46/Ahkaf, 23; 48/Fetih, 26;
49/Hucurât, 6.
K-
İlim Konusundaki Âyet-i Kerimeler
a- Allah'tan Başkasının
Bilgisi Sınırlıdır: Bakara, 30-33, 255; Yusuf, 76; Lokman, 34.
b- İnsana Bilmediğini
Öğreten Allah'tır: Bakara, 32; Nisa, 113; Mâide, 110; Haakka, 51; Alak, 5.
c- Firâset ve İlham: Hıcr,
75; Nahl, 68; Muhammed, 17.
d- Allah'tan İlim İstemek:
Tâhâ, 114.
e- Âlimlerin Üstünlüğü:
Al-i İmran, 7, 18; Nisa, 162; İsra, 107; Hacc, 54; Şuara, 197; Ankebût,
43; Fâtır, 28; Zümer, 9; Mücadele, 11.
f- Câhillerden Yüzevirmek: Bakara, 67; Mâide,
50; En'am, 35; A'raf, 199; Hûd, 46.
g- İlim ile Amel Etmek
(Bilgiyi Hayata Uygulamak): Mâide, 105; Cum'a, 5.
h- Bilmediğini Sorarak
Öğrenmek: Nahl, 43; Enbiya, 7.
i- Çok Soru Sormaktan
Sakınmak: Mâide, 101-102; Mücadele, 12.
j- Allah'ın Adı ile
Okumak: Alak, 1-3.
k- Öğrenmek: Bakara, 129,
151; Kehf, 60, 82; Ahzab, 34.
l- Kalemin İlim Yönünden
Değeri: Kalem, 1; Alak, 4.
m- Yakıyn, İlmin Dereceleri: Vâkıa, 95; Haakka, 51.
n- Bildiğini Öğretmek:
Bakara, 129, 151; Tevbe, 122; Abese, 2-4.
o- Bildiğini Gizlemekten
Sakınmak: Bakara, 159, 174.
p- Bilmeden Hüküm Vermenin
Kötülüğü: En'am, 119, 144; Hacc, 8; Lokman, 20; Mü'min, 83.
q- İnsanın Bilemeyeceği
Şeyler: Ra'd, 8; Lokman, 34.
r- Bilinmeyen Bir Şeyin Ardına Düşmekten
Sakınmak: İsra, 36.
s- Allah, Her Şeyi Bilir:
Bakara, 29, 33, 231, 244, 255-256, 282; Al-i İmran, 5, 29; Nisa, 24, 111;
Mâide, 7, 99; En'am, 3, 13, 59, 73, 101; Hûd, 5; Ra'd, 8-10; İbrahim, 38; Nahl,
19, 23; Tâhâ, 7, 98; Enbiya, 110; Hacc, 7, 76; Mü'minun, 92; Neml, 6; Kasas,
69; Ankebût, 45, 52, 61; Lokman, 16, 23, 34; Secde, 6; Ahzab, 1; Sebe', 1-2;
Fâtır, 38, 44; Yâsin, 81; Zümer, 7, 46; Mü'min, 3, 19; Fussılet, 47; Şûrâ, 12,
24-25; Zuhruf, 84; Feth, 4; Hucurat, 1, 8, 13; Hadid, 3-4, 6; Mücadele, 7;
Haşr, 22; Teğâbün, 4, 11, 18; Tahrim, 2; Mülk, 13-14; İnsan, 30.
Konuyla
İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Namazda ve Namaz Dışında Kur’an Okumanın
Hükmü, Abdullah Tunca, Marifet Y.
2. Kur’an Okuma Âdâbı, İmam Nevevî, Tevhid
Y.
3. Kur’ân’ı Okuma Âdâbı, Hâfız Fikri Aksoy,
Şahsî Y.
4. Kıraat İlminin Ta’limi, Necati Tetik,
İşaret Y.
5. Kırâat ve Tecvîd Istılahları, Nihat
Temel, İFAV Y.
6. Kur’ân-ı Kerim’in Fazîletleri ve Okunma
Kaideleri, İsmail Karaçam, Marmara Ün. İlâhîyat F. Vakfı Y.
7. Kurân-ı Kerim’in Nüzûlü ve Kırâati,
İsmail Karaçam, Nedve Y.
8. Kur’an’ı Nasıl Okuyalım, Muhammed Kutub,
İşaret Y.
9. Kur’an’ın Faziletleri
(Fezâilu’l-Kur’an), İbn Kesir, mütercim Mehmed Sofuoğlu, Türdav Y.
10. İmam Şâfiî’nin Kur’an Okumaları,
Gıyasettin Arslan, Rağbet Y.
11. Tarihte Dil, Yazı, Bilim ve Toplum, H.
Sabahattin Payzın, 1992, İzmir, Şahsî Y.
12. Yazının Hikâyesi, Hasan Ali Ediz, Doğan
Kardeş Y.
13. Eski Türklerde Yazı, Kâğıt, Kitap ve
Kâğıt Damgaları, Şinasi Tekin, K. Tuba Çavdar, Eren Y.
14. İslâm Yazısına Dair, Kadir Mısıroğlu,
Sebil Y.
15. Medeniyet Âleminde Yazı ve İslâm
Medeniyetinde Kalem Güzeli, 1-
16. Hat Sanatımız, Tarihçesi Malzeme ve
Âletler Meşkler, Muhiddin Serin, Kubbealtı Neşriyat
17. Hat Sanatı ve Meşhur Hattatlar, Muhittin
Serin, İstanbul 1999
18. Eski Çağ'da Yazı Malzemeleri ve Kitabın
Oluşumu, Nuray Yıldız, Ankara 2000
19. Antikçağ'da Kitap, H. Blanck, trc. Zehra
Aksu Yılmazer, Ankara 2000
20. Osmanlı Hat Sanatı, M. Uğur Derman,
Berlin 2001
21. Eski Yazıları Okuma Anahtarı, Mahmud
Yazır, Vakıflar Genel Müdürlüğü Y.
22. Ta’lik Yazıya Plastik Değer Açısından
Bir Yaklaşım, Nihat Boydaş, M.E.B. Y.
23. Atatürk ve Harf Devrimi, M. Şakir
Ülkütaşır, Türk Dil Kurumu Y.
24. Türkiye’de Kitap Okuma Alışkanlığı,
Servet Bayram, İstanbul Ticaret Odası Y.
25. Okuma Becerisi, İlgisi ve Alışkanlığı
Üzerine Psiko-Sosyal Bir Araştırma, Üstün Dökmen, M.E.B. Y.
26. Tefekkür ve Edebiyat, Hekimoğlu İsmail,
Türdav Y.
27. Edebiyata Müslümanca Bakmak, Selim
Çoraklı (Cemal Doğan), Birleşik Y.
28. Kur’an’da Beden Dili, Necati Kara, Bilge
Y.
29. Kur’an’ın İnsan-Biçimci dili, Nadim
Macit, Beyan Y.
30. Kur’an’da Zihin Eğitimi, Yaşar
Fersahoğlu, Marifet Y.
31. Kur’an’da Cehâlet Câhil Câhililiye,
Mustafa Akman, Buruc Y.
32. İslâm Hukuku Açısından Cehâlet, (Uzr
b'il-Cehl), Al-i Ferrac, Terc. Mustafa Akman, Kayıhan Y.
33. Kitab'a Vâris Olanlar, Mustafa Akman,
Ekin Y.
34. Kur'an'da Cehâlet Kavramı, Faruk Aktaş,
Ekin Yay., İst. 2001.
35. Lisan ve İnsan, Yusuf Alan, TÖV Y.
36. Kur’an-ı Kerim ve İletişim, Abdurrahman
Kasapoğlu, Nursan Y.
37. İletişim ve Dil, İsa Kayaalp, T.D.V. Y.
38. İnsan İlişkilerinde 4x4’lük İletişim,
Oğuz Saygın, Hayat Y.
39. İletişim, Stuart Sillars, çev. Nüzhet
Akın, M.E.B. Y.
40. Anlayarak Hızlı Okuma, Adil Maviş, Hayat
Y.
41. Çok Hızlı Okuma Teknikleri, F. Richaude,
M. Gauquelin, F. Gauquelin, Nil Y.
42. Dil ve Diksiyon Yazılı ve Sözlü Anlatım
Bozuklukları, Sıddık Akbayır, Akçağ Y.
43. Söz ve Diksiyon Sanatı, Nüzhet Şenbay,
YKY.
44. Konuşma Sanatı, Diksiyon, Yavuz Özdem,
Kariyer Y.
45. Güzel Konuşma ve Yazma Sanatı, Ömer
Sevinçgül, Zafer Y.
46. Örnekleriyle Kompozisyon Bilgileri, Aylâ
Abak, Hazar Y.
47. Güzel Konuşma Yazma, Sâlih Sarıca,
Mustafa Gündüz, Fil Y.
48. Türkçe (Güzel Konuşma, Okuma ve Yazma)
Öğretim Rehberi, Nusret Alperen, M.E.B. Y.
49. Elifbe’den Alfabeye Türkiye’de Harf ve
Yazı Meselesi, Rekin Ertem, Dergâh Y.
50. Tanzimattan Cumhuriyete Alfabe
Tartışmaları, Hüseyin Yorulmaz, Kitabevi Y.
51. Oku Oku Budur Sonu, İhsan Ünlüer, Çağdaş
Y.
52. Mefhumlardan Tefekküre, Hayri Bilecik,
Hülbe Y., s. 90-93
53. Kur'an'da Zihin Eğitimi, Yaşar
Fersahoğlu, Marifet Y. s. 150-377
54. Kur’an’da Cehâlet, Câhil, Câhiliye,
Mustafa Akman, Buruc Y.
55. Bilgiden Tevhide Yükseliş, Ekrem
Sağıroğlu, Timaş Y.
56. Bilgi Bilinci, Ekrem Sağıroğlu, Denge Y.
57. Bilginin Gücü, M. Said Çekmegil, Timaş
Y.
58. Bilim ve Yeni Bilim, Bünyamin Duran,
Nesil Y.
59. Çağdaş Bilimin Saplantısı, Zübeyir
Yetik, Akabe Y.
60. Batılı Bilginin Eleştirisi Üzerine,
Korkut Tuna, İst. Ün. Ed. Fak. Y.
61. Batıda İlmî Skandallar, Ali Çankırılı,
Adım Y. / Feza Y.
62. İlim ve İdeoloji, Sadettin Elibol,
Birlik Y.
63. Modern Bilimin Arka Plânı, İlhan
Kutluer, İnsan Y.
64. Bilimin Öteki Yüzü, Bougenaya, M.
Karabaşoğlu, Senai Demirci, İz Y.
65. İslâm Bilimi Tartışmaları, Mustafa
Armağan, İnsan Y.
66. Bilginin İslâmileştirilmesi, İsmail
Farukî, Risale Y.
67. Müslümanın Bilgilenme ve Değerlendirme
Metodu, Mehmet Sümbül, Ümmet Y.
68. Bilgi Çağı, Hasan Tekeli, Simavi Y.
69. İslâm Düşüncesinde Allah-Âlem İlişkisi,
Halife Keskin, Beyan Y.
70. İlim ve Bilim, Abdülfettah Şahin ve
heyet, T.Ö.V. Y.
71. İslâm'da Bilginin Temelleri, Şakir
Kocabaş, İz Y.
72. Din ve Bilim, Cafer Sadık Yaran ve
heyet, Sidre Y.
73. İslâm'da Bilim ve Teknoloji Tarihi,
Mehmet Bayraktar, Rehber Y./T. Diyanet Vakfı Y.
74. Bilimden Damlalar, Ömer Öztürkmen,
Ötüken Neşriyat
75. Tasavvuf ve Modern Bilim, Mehmet
Bayraktar, Seha Neşriyat
76. İlim Uğrunda, Abdülfettah Ebû Ğudde,
Ebru Y.
77. İslâmiyet'te ve Hıristiyanlık'ta İlim
Anlayışı, Polat Has, T.Ö.V. Y.
78. Ta'limü'l-Müteallim Tercümesi,
Burhaneddin Zernuci, Furkan Kitabevi
79. Ta'limü'l-Müteallim (İlim Öğrenme
Âdâbı), Abdullah Naim Şener, Sönmez Neşriyat
80. Müslüman İlim Öncüleri 1-2, Şaban Döğen,
Yeni Asya Gaz. Neşriyat
81. Müslüman İlim Öncüleri Ansiklopedisi,
Şaban Döğen, Nesil Basım Yayın
82. Allah, İlim ve İnsan, C. Ceressy
Morrison, Şelâle Y.
83. Allah ve Modern İlim, 1-2, Abdürrezzak
Nevfel, Hikmet Y.
84. İlimler ve Yorumlar, Hekimoğlu İsmail,
Türdav A.Ş. Y.
85. İmanla Gelen İlim, Halûk Nurbaki, Damla
Y.
86. İslâm İlimleriyle Tanışma, Murteza
Mutahhari, Endişe Y.
87. İslâm ve İlim, Seyyid Hüseyin Nasr,
İnsan Y.
88. İslâm ve İlim, Şaban Döğen, Gençlik Y.
89. İslâm ve İlim, Enver Yılmaz, Nizam Y.
90. İslâm ve Bilim, Derleme, Seha neşriyat
91. İlimlerin Özü, Nevî Efendi, İnsan Y.
92. İlim, Mehmet Zahit Kotku, Seha Neşriyat
93. Âlim, Mehmet Zahit Kotku, Seha Neşriyat
94. Bilgi Toplumu, Mustafa Temiz, Seha
Neşriyat
95. Bilim ve Teknolojinin Gelişimi ile Türk
İslâm Bilginlerinin Yeri, Lütfi Göker, M. E. B. Y.
96. Değişim Sürecinde İnanç-Bilim İlişkisi,
İslâmî Araştırmalar Dergisi, c. 11, sayı 1-2, 1998
97. Bilgi, Bilim ve İslâm, Heyet, 1-2, İSAV
Y. / İlmî Neşriyat
98. Bilgi Üzerine Söyleşi, Paul Feyerabend, Metis Y.
99. İhvân-ı Safâ Felsefesinde Bilgi
Problemi, İsmail Yakıt, Üçdal Neşriyat
100.
Maturidi'de
Bilgi Problemi, Hanifi Özcan, Marm. Ün. İlâhîyat Fak. Y.
101.
Âmidî'de
Bilgi Teorisi, Emrullah Yüksel, İşaret Y.
102.
İlmî
Tavır ve Ötesi, Seyit Ahmet Arvasi, Burak Y.
103.
Uzay
Âyetleri Tefsiri, Celâl Yeniçeri, Erkam Y.
104.
Kur'an
ve Bilim, Celal Kırca, Marifet Y.
105.
Kur'an-ı
Kerim'de Fen Bilimleri, Celal Kırca, Marifet Y.
106.
Kur’an
Bilim, M. Harun Osmanoğlu, Gül-San Y.
107.
Kur’an-ı
Kerim ve Tabiat İlimleri, Ahmet Yüksel Özemre, Furkan Y.
108.
Kur'an
ve İlimler, Safvet Senih, Nil A.Ş. Y.
109.
Kur'an'dan
İcatlara, Şaban Döğen Nesil Basım-Yayın
110.
Kur'an'ın
İlmî Sırları, Süleyman Aksoy, Sır Y.
111.
Kur'an-ı
Kerim ve Müsbet İlim, Fahri Demir, D. İ. B. Y,
112.
Kur'an-ı
Kerim'den Âyetler ve İlmî Gerçekler, Halûk Nurbaki, T. Diyanet Vakfı Y.
113.
Bilim
Açısından İmanın 6 Şartı, Halûk Nurbaki, Nesil Basım-Yayım
114.
Bilimden
İmana, Cevat Babuna, Babıali Kültür Yayıncılğı
115.
İlimlerden
Açılan Pencere, Sinan Bengisu, Zafer Y.
116.
Bilim
ve Uygarlık Açısından İslâm, Vahidüddin Han, İşaret Y.
117.
İlim
ve Âlim, Heyet, Ankara Fazilet Y.
118.
İslâm
ve Bilim, Derleme, Seha Neşriyat
119.
İslâm
ve Bilim, Pervez Hoodbhoy, Cep Kitapları Y.
120.
İslâm
ve İlim, Necmettin Erbakan, Furkan Basın Y.
121.
Ortaçağ
İslâm Dünyasında Bilim ve Teknik, Zeki Tez, Dicle Ün. Y.
122.
İlim
ve Din, A. Adnan Adıvar, Remzi Kitabevi
123.
Bilim
ve Teknoloji Ansiklopedisi, John David Yule, Remzi Kitabevi
124.
Bilim
Tarihi, Mehmet Bayraktar, Koza Eğitim Y.Akıllar, Beyinler ve Bilim, John
Searle, Say Y.
125.
Bilim
Tarihi, Feyzullah Akben, Gün Y.
126.
Bilim
Tarihi, Cemal Yıldırım, Remzi Kitabevi
127.
Beşerî
Bilim Teorileri, Julien Freund, Türk Tarih Kurumu Y.
128.
Bilim
Kutsal Bir İnektir, Anthony Standen, Şule Y.
129.
Bilimin
Arka Yüzü, Adrian Berry, Tübitak Y.
130.
Okulsuz
Toplum, Ivan Illıch, Birey Toplum Y.
131.
Bilimsel
Bilginin Sosyolojisi, Barry Barnes, Vadi Y.
132.
Bilimin
Öncüleri, Cemal Yıldırım, Tübitak Y.
133.
Bilim
ve Din, Bertrand Russel, Cem Y.
134.
Din
ile Bilim, Bertrand Russel, Say Y.
135.
Çocukluk
ve Gençlik Çağında İslâmî Eğitim ve Psikolojik Temelleri, Ömer Özyılmaz, Pınar
Y. 2003
136.
Kur’an’da
Tebliğ ve Eğitim Psikolojisi, Mehmet Şanver, Pınar Y. İst. 2001
137.
Hz.
Muhammed ve Öğretim Metodları, Abdulfettah Ebû Gudde, Umran Y. İst. 1998
138.
Hz.
Peygamber ve İlim, Yusuf el-Kardavî, Şule Y. İst, 1993
139.
İslâm’da
Aile ve Çocuk Terbiyesi Sempozyumu, Heyet, İSAV, İlmî Neşriyat, İst. 1995
140.
İslâm’da
Aile ve Çocuk Terbiyesi 2, İSAV, Ensar Neşriyat, İst. 1996
141.
Ailede
Çocuğun Din Eğitimi, Abdurrahman Dodurgalı, İFAV Y., İst, 1996
142.
Aile
Okulu, Kemalettin Erdil, T. Diyanet Vakfı Y. Ank. 1991
143.
Ailede
Eğitim, Hüseyin Ağca, T. Diyanet Vakfı Y. Ank. 1993
144.
Din
Eğitimi ve Öğretiminde Metodlar, Mustafa Öcal, T. Diyanet Vakfı Y. 2. Bs. Ank,
1991
145.
Türkiye’de
Din Eğitimi ve Öğretimi, İslâm Medeniyeti Vakfı, İst. 1993
146.
İslâm’ın
ve İlmin Işığında Çocuk Eğitimi, H. Hüseyin Korkmaz, Feza Y. 93; Tuna A.Ş. Y.
İst. 95
147.
Kur’an’da
Çocuk Eğitimi, İbrahim Canan, Nesil Y., İst. 1996
148.
Rasûlullah’a.Göre
Âilede ve Okulda Çocuk Terbiyesi, İbrahim Canan, Yeni Asya Y. İst. 79; Türdav
149.
İslâm’da
Temel Eğitim Esasları, İbrahim Canan, Yeni Asya Y., İst. 1980
150.
Din
Eğitimi ve Öğretimi (İman-İbadet), Halis Ayhan, DİB Y. Ank. 1985
151.
Çocuğumuzu
Nasıl Eğitelim, Bakiye Marangoz, Mektup Y. , İist 1988
152.
Çocuk
Eğitim Rehberi, Ana-Babanın El Kitabı, Nurhan Şener, Toker Y., 2. Bs., İst.
1976
153.
İslâmî
Hayatta Âile ve Çocuk Terbiyesi, Ayşenur Zehra, İttihad Y., İst. 1993
154.
Kemalist
Eğitim ve Din Düşmanlığı, Burhan Bozgeyik, İttihad Y., İst. 1993
155.
Sınıfta
Pozitif Disiplin, J. Nelsen, L. Lott, S. Glenn, Hayat Y. İst. 1999
156.
SOS!
Ana Babalara Yardım, Lynn Clark, Ph. D., Evrim Y., İst. 1996
157.
Her
Yönüyle Çocuğunuz, Şule Bilir, Pelin Bilir Adıyaman, Alkım Y., İst.
158.
Yaratıcı
Bir Çocuk Yetiştirme, Cynthia MacGregor, Papirus Y., 2. Bs. İst. 1997
159.
Sevgi
Eğitimi, Veysel Sönmez, Anı Y., 5. Bs. Ank. 1997
160.
Çocuğunuz
ve Oyun, Arnold Arnold, Fitzhugh Dodson, Denge Y., İst. 1998
161.
Eğitimi
Zor Çocukların Psikolojisi, Alfred Adler, Baha Matbaası, İst. 1965
162.
Çocuklar
Nasıl Öğrenir, Ahmet Rahmi Ercan, Alkım Y. Ankara
163.
Çocuğunuzu
Yanlış Eğitiyorsunuz, Yengeç Kitabı, Salzmann, Çocuk Vakfı Y., İst. 1991
164.
Fî
Zılâli'l-Kur'an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 116-117
165.
Hak
Dini Kur'an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 265-272
166.
Tefhimu'l
Kur'an, Mevdudi, İnsan Y. c. 1, s. 62
167.
Kur'an-ı
Kerim Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 119-123
168.
Hadislerle
Kur'an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 276-284
169.
Mefatihu'l-Gayb
(Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 2, s. 262-332
170.
El-Mîzan
Fî Tefsîri'l-Kur'an, Muhammed Hüseyin Tabatabai, Kevser Y. c. 1, s. 164-166
171.
Min
Vahyi'l-Kur'an, Muhammed Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. c. 1, s. 166-170
172.
Safvetü't
Tefâsir, Muhammed Ali es-Sabuni, Ensar Neşriyat, c. 1, s. 82-83
173.
Davetçinin
Tefsiri, Seyfuddin el-Muvahhid, Hak Y. c. 1, s. 97-101
174.
Kur'an
Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, Kuba Y. c. 1, 125-126; c. 2, 221-222
175.
İslâm
Ansiklopedisi, Şâmil Y. c. 3. s. 133-137
176.
İslâm
ve Türk Ceza Hukukunda Hukuku Bilmeme (Cehâlet) (I), Hakkı Aydın, ATA.Ü.İ.F.D., sy. 12,
Erzurum 1995.
177.
'İslâm ve Türk Ceza Hukukunda Hukuku Bilmeme (Cehâlet)
(II), Hakkı Aydın, Cumhuriyet Ü.İ.F.D.,
sy. 1, Sivas 1996.
178.
İslâmiyet'in
Eğitimimize Getirdiği Değerler, Nevzat Ayasbeyoğlu, MEB Y.
179.
İlim
- İslâm Münâsebeti, Mehmed Aydın, İsav, Bilgi, Bilim ve İslâm
180.
Eğitime
Giriş ve İslâmiyet'in Eğitime Getirdiği Değerler, Halis Ayhan,
181.
Din
Eğitimi ve Öğretiminde Metodlar, Mustafa Öcal, Ankara 1990
182.
Öğretimde
Program, İlke ve Yöntemler, N. Kemal Önder, İstanbul 1992
183.
Asr-ı
Saadetle Yazı ve Vahiy Katipleri, Mustafa A'zami, Trc: Durak Pusmaz, Bütün
Yönleriyle Asr-ı Saadetle İslâm, Beyan Yay., İst. 1994.
184.
Kur'an'ın
Zihni İnşası, Seyyid Abdullatif, Trc: Mehmed Kürşad Atalar, Pınar Yay., İst.
1995.
185.
Kitab'a
Varis Olanlar, Mustafa Akman, Ekin Yay., İst. 2004.
186.
Kur'an'da
Cehalet Kavramı, Faruk Aktaş (Mustafa Akman), Ekin Yay., İst. 2001.
187.
Bütün
Yönleriyle Cahiliyye, Ramazan Altıntaş, Konya 1990.
188.
İslâm
ve Türk Ceza Hukukunda Hukuku Bilmeme (Cehalet) Hakkı Aydın, (I), ATA.Ü.İ.F.D., sy. 12,
Erzurum 1995.
189.
İslâm
ve Türk Ceza Hukukunda Hukuku Bilmeme (Cehalet) (II) Hakkı Aydın, Cumhuriyet
Ü.İ.F.D., sy. 1, Sivas 1996.
190.
Hüccetullahü
'l-Baliğa, Ahmed Şah Veliyyullah Dihlevi, Trc: Mehmet Erdoğan, İz Yay., İst.
1994.
191.
Fevz’ul-Kebir
fi Usuli’t-Tefsir, Dihlevi, Trc: Mehmed Sofuoğlu, Çağrı Yay., İst. 1980.
192.
İslâm
Hukukunda Suç ve Ceza, Ebu Zehra, Trc: İbrahim Tüfekçi, Kitabevi, İst. 1994.
193.
İslâm
Hukukunda Ahkâmın Değişmesi, Mehmet Erdoğan, M.Ü.İ.F.V. (Hav) Yay,, İst. 1994.
194.
Cehalet
özürdür Bid'atçı Tekfircilere Reddiye, Ahmed Ferid, Trc: Mustafa Yiğit, Guraba
Yay., İst. 1996.
195.
Rasûlullah
(s.a.s.) Döneminde İlköğretim Kurumları ve İşlevleri, Şakir Gözütok, Dini
Araştırmalar (Dergisi), c 1 sy. 2, Eylül-Aralık
1998.
196.
İslâm
'da Sembolik Dil,Sadık Kılıç, İnsan Yay., İst. 1995.
197.
İslâm
'da Bilginin Temelleri (Emr Kitabı), Şakir Kocabaş, İz Yay., İst. 1997.
198.
Hz.
Muhammed'ın Mekke Döneminde Uyguladığı Yaygın Eğitim, Mehmet Kocatepe, İttifak
Kültür Serisi, (Bursa 1997) Konya 1999.
199.
İslâm
Hukukunda Milletlerarası Münasebetler ve Ülke Kavramı, Ahmet Özel, Marifet
Yay., İst. 1982.
200.
Kur'an'da
İlim ve Cehalet Kavramları, (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi), Ömer Özgültekin, H.Ü.S.-B.E.,
Urfa 1996.
201.
İslâmi
Mücadelede Bilginin Gücü, (Oku Kalemle Öğreten Rabbin En Büyük Kerem Sahibidir.)
Talat Sakallı, Trc: Abdullah Kahraman, Pınar Yay., İst. 1997.
202.
Cahiliyye
Kelimesinin Mana ve Menşei, Süleyman Tülücü, ATA.Üİİ.F.D., sy. 4, Ankara 1980.
203.
İslâm
Ceza Hukuku ve Beşeri Hukuk, Abdulkadir Udeh, Trc: Akif Nuri, İhya Yay., İst.
1976.
204.
Kuran'da
Cahillik ve İlim, Veli Ulutürk, İlim ve Sanat Dergisi, sy. 16, Kasım-Aralık
1987.
205.
Hz.
Peygamberin Mekke Dönemi Yaygın Eğitim Çalışmaları, İlhan Yıldız, Y.Y.ÜİF.D.
sy. 2 Aralık 1998.
206.
Kur'an'da
Cehalet Kavramı, Faik Yılmaz, Y.Y.-Ü.İ.F.D., sy. 2, Van, Aralık 1998.