96/Alak, 1-5; Kavram, 208

 

 

 

 

                       O K U M A   V E   Y A Z M A       

 

 

 

·  Kırâat/Okuma; Anlam ve Mâhiyeti

·  Yazma

·  Alfabe; Yazının Temel İşaretleri

·  Okuma-Yazma Kavramıyla İlgili Diğer Yakın Kavramlar

·  Namazda Okumak; Kıraat

·  Kur’an’ı Okumak (ve Ona Tâbi Olmak); Tilâvet

·  Tertîl

·  Kur’an’ı Nasıl Okumalı, Nasıl Anlamalıyız?

·  Kur’ân-ı Kerim’de Okuma, Yazma ve İlim

·  Hadis-i Şeriflerde Okuma, Yazma ve İlim

·  Kalem

·  Kitab

·  Bilgisizlik Olarak Cehâlet (Cehl)

·  Günümüz İnsanı ve Okuma

 

 

 

 

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحيم

 

اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ   خَلَقَ الْإِنسَانَ مِنْ عَلَقٍ    اقْرَأْ وَرَبُّكَ الْأَكْرَمُ

 

الَّذِي عَلَّمَ بِالْقَلَمِ   عَلَّمَ الْإِنسَانَ مَا لَمْ يَعْلَمْ

 

 

“Yaratan Rabbinin adıyla (besmele ile) oku!

O, insanı bir alaktan yarattı.

Oku (ve öğren)! Rabbin ekremdir/en cömerttir.

O, kalemle (yazmayı) öğretendir.

İnsana bilmediklerini öğretendir.” (96/Alâk, 1-5)

 

 

Kırâat/Okuma; Anlam ve Mâhiyeti

 

Okuma: Yazılı bir metnin harflerini tanıyarak ne yazıldığını anlamak, kıraat etmek, tilâvet etmek; yazılı bir metnin muhtevâsını kavramak ve öğrenmek demektir. Okumanın hayatımızdaki yerini ve önemini bilmeyen yoktur. Ama, günümüzde ekonomik problemler, kapitalist düzenin çalışma şartları, televizyon, bilgisayar gibi teknolojik ve eğlenceye dayalı araçlar, boş vakitlerin okuyarak değerlendirilmesine engel olmaktadır. Okumayı bilmek yetmemekte, okumaktan zevk almamız da gerekmektedir. Gerekli gördüğümüz yerleri not alarak, tartıp tartışarak, düşünüp üreterek tekrarlayıp yankılaştırarak, benimseyip sindirerek, genişletip tazeleyerek, gözleyip örnekleştirerek, hayatta nasıl bir yer aldığını ve nasıl uygulanacağını değerlendirerek okumalıyız. Açlık yemekle giderildiği gibi, bilgisizlik de okumakla giderilir. Okumak bir gâye değil, bir araçtır. Niçin okuduğumuzu, okuduktan sonra bizde nasıl değişiklik olması gerektiğini değerlendirmemiz gerekir. Bir kitabı okuduktan sonra, eskisinden daha akıllı, daha şuurlu hareket edebilmeliyiz.

 

Okuma eylemi, çok kapsamlı ve oldukça karmaşık bir eylemdir. İstenilen sonucu elde edebilmek için göz ve beyin arasında dikkatli bir işbirliği gerekir. Yani sayfada yazılı olan harflerin anlattığı fikirlerin tamamen kavranması şarttır. Aynı zaman okuma amaçlarımız da farklılık gösterir. Değişik okuma tekniklerine ve hızlı okumaya âşina olmak çok önemlidir. İlgili yazının uzunluğu, zorluğu ve konusuna göre doğru tekniğin seçilmesi gerekmektedir. Okumada kullanılan başlıca üç teknik; taramak, gözden geçirmek ve detaylı okumadır. İyi okumak, anlayarak okumak demektir. Okurken bütün akıl, bilgi birikimi ve hayal gücü harekete geçirilmelidir. Gözlerin kelimeler üzerinde dolaşması yetmez. Durulması ve düşünülmesi gereken yerler vardır. Altı çizilmesi, notlar alınması gereken yerler bulunabilir. Bütün benliği vererek açık bir zihinle okumanın gereği, fikir veren ciddi kitaplarda daha fazla ortaya çıkar.   

 

Kitap, size istediğiniz zaman ders vermeye hazır bir öğretmendir. Büyük insanlarla oturup sohbet etmenin, onlarla konuşmanın yolu “okumak”tır. Bir kitabı dikkatle okumak, onun yazarıyla saatlerce sohbet etmek demektir. Kitaplar, insanlar, ülkeler ve asırlar arasında bilgi alışverişini sağlayan araçlardır. Değerli kitaplar, insana düşünmeyi de öğretir. Okumak, anlama yeteneğini geliştirir, duyguları güzelleştirir, sezgi gücünü arttırır, olayları ve insanları anlamakta, problemleri çözmede yol gösterir. Mesleğinde, bulunduğu konumda yükselmek, başarılı olmak isteyenlerin yapması gereken en önemli işlerden biri okumak olmalıdır.

 

Sadece kitap değildir okunması gereken. İnsan, tüm eşyayı, tüm varlığı, tüm olayları, hayatı ve öteki hayatı, duyguları, her şeyi okumalı, okuyabilmelidir. Eşyanın dilinden anlayacak şekilde, yabancı ve yerli dile sahip olmalıdır. “Oku!” emrinin yöneldiği şey, tek bir şey değildir. Ama, okunacakların içinde kitap, kitapların içinde de “O Kitab” baş sırayı alır.

      

Okumayı tavsiye ederken, Peygamberimiz’in “faydasız bilgiden Allah’a sığındığını” unutmayalım. Mideyi nasıl zararlı gıdalarla doldurmak zararlı ise, zihnin gıdası olan kitaplar için de aynı durum sözkonusudur. Beynin ve gönlün hastalanması, midenin hastalığından elbette çok daha kötüdür. Hazmedilmeyen gıdalar nasıl hastalıklara sebep oluyorsa, özümsenip hazmedilmeyen kitaplar ve okuma da kafanın ve gönlün hastalanmasına sebep olabilir. Bilgi, sindirildiği zaman hayata dönüşür. Bir kısmı düşünceyi,bir kısmı duyguyu, bir kısmı da eylemi besler. Beslemeyen bilgi, kendisinden Allah’a sığınılması gereken faydasız bilgidir. Gıda zehirlenmesi gibi bilgi zehirlenmesi de olabilir. Bilgiyi ölçme ve değerlendirmenin, bilgiyi elde etmek kadar, belki daha fazla önemi olduğunu unutmamalıyız. Elimize geçen her kitabı okumak, bazen ciddi zararlara sebep olabilir. Her kitabı değil, bizim için faydalı olacağına inandığımız güzel kitapları seçerek okumalıyız. Faydalıdan ziyade, en faydalı olanları seçmek ya da güvenilen bir büyüğün tavsiye ettiği kitaplardan, program dâhilinde okumak en güzelidir.

 

Okumak, sadece boş zaman işi değildir. Okumayı boş zaman işi kabul edenler, onu çekirdek çitlemek, pul koleksiyonu yapmak türünden çok basit görmüş ve teferruat saymış olurlar. Okuma dürtüsü, bilgi ve hikmet sevgisinden kaynaklanmalıdır. O zaman okumak, bir zahmet değil; bir lezzet halini alacaktır. Bu zevki tadan biri, okumayınca rahatsız olur, sanki bir tarafının eksildiğini hisseder. Kitaplar sadece bilgiyi öğretmezler, aynı zamanda hayatı da öğretirler.        

 

Elektronik ve dijital yazıların, çağdaş insanı olanca kuşatmasına reğmen, kitabın önemi devam edecektir. Kitaplar, bilginin en sâdık taşıyıcıları olmayı sürdürecektir. Kitaba alternatif olarak çıkartılan bilgi taşıma araçlarının hayli baştan çıkarıcı câzibesi bile kitabı tahtından etmeyi başaramamıştır. Her alanda ve her şeyde olduğu gibi, doğruyu, iyiyi, güzeli kitap konusunda aramak, okurların başta gelen görevidir.        

 

Ciddi kitapları ve özellikle Kur’an’ı bütün dimağımızı, bütünü ruhumuzu ve şuurumuzu vererek okumalıyız. Okuduklarımız üzerinde düşünmeli ve hayatımıza daha iyi yön verebilmeliyiz.

  

Unutmayalım, bütün kitaplar bir Kitab’ı daha iyi anlamak için olmalı, ya da bütün kitapları bir tarafa koyarak Allah’ın Kitabı Kur’an’ı, hayata tatbik edip hâkim kılmak için, canlı Kur’an olmak gâyesiyle okumalıyız.   

 

 

Kur'an'ın ilk iki sûreye okumanın ve yaz­manın önemini vurgulayarak başladığını biliyoruz (96/Alak, 1-6; 68/Kalem, 1-2). Zaten okumak anlamına gelen “Kur'an” kelimesi­nin bu kitaba ad olması bir tesadüf değildir. Henüz vahyin ve mücâdelenin ilk yıllarında, geceleyin kalkıp Kur'an okuma ve bunun metodu konusunda özlü bilgiler veren Müzzemmil sûresinin ilk âyetlerinin uygulamasıyla ilgili olarak aynı sûrenin son âyeti, Rasûlullah (s.a.s.) ile birlikte bir topluluğun geceleyin Kur'an okuduğunu bizlere haber vermektedir (73/Müzzemmil, 1-8, 20). Bir âyet-i kerimede hem okumak için hem de insanlara okutmak için Kur’an’ın parça parça indirildiği ifade edilir (17/İsrâ, 106). Bu âyette "insanlara okuman için" ifadesinden, Rasûlün başkalarına Kur'an öğretmesinin istendiği açıkça anlaşılmaktadır.

 

Kur’an’da, okumayı emreden çok sayıda âyet vardır. Bu âyetlerin uygulanıp hayata geçirilmesi ile ilgili olarak belirtmemiz gereken bir hususa dikkat çekmek istiyoruz. Mekke'deki mücâdelenin, Rasûlün önderliğinde bir avuç arkadaşı tarafından gizlice yürütüldü­ğünü dikkate alırsak, bu âyetlerin gereği olarak resmî birtakım eğitim kurumları görme beklentisine girmemiş oluruz. Zi­ra Mekke mücadelesinin tarzı gereği eğitim kurumları da si­vil ve gizli bir özellik arzetmektedir. "Erkam'ın evi" örneğinde olduğu gibi, bu iş için, daha çok, dikkat çekmeyen emniyetli yerler seçilmiştir. Yine dönemin hassasiyeti gereği Rasul (s.a.s.), Mekke'de okuma-yazmaya ağırlık verme yerine daha çok sohbet şeklindeki bir eğitime önem vermiştir. Zira başka çalışmalara zaman yoktu. Müslümanlar çok kısa zamanda Kur'an’ı ve mücâdeleyi öğrenmek zorundaydı. Dahası Rasul, göster­melik şekilciliğe değil, bilakis eğitimin muhtevâsına önem veriyordu. Dolayısıla bu zor şartlar altında insanların eğitil­mesi, bireysel ve sosyal bir değişimin gerçekleşmesi çok daha önemliydi. Nasıl ve ne şekilde bir eğitim uygulanacağı ise şartların elverdiği ölçüde insanın inisiyatifine bırakılmıştı. Neticede bu gibi durumlarda sözlü eğitim, yazılı eğitime oranla zaman kazandırma ve takibatlarda risk önleme açısından daha müsaitti ve bu sebeple tercih edilmişti. Yazılı eğitime ve kurumlaşmaya ise Medine döneminde geçilmiştir (Tuncer Namlı, Ahlâkî Kavramlarda Anlam Arayışı 1, Fecr Y., 176-177).

 

Rasûl-i Ekrem (s.a.s.)'e Kur'an'dan, önce 'ikra" âyeti inmiştir. Oysa, daha henüz Rasûl'ün elinde okuya­cağı bir şey yoktu. Öyleyse, Rasûl'e daha ilk başta oku­ması emredilen neydi? Bu konuda, birkaç seçeneği be­lirtmeyi uygun görüyoruz.

 

1. Bil­ginler 'Kur'an'ın bir gecede indirildiğini, 'inzalini' be­lirten âyetler konusunda ayrılıklara düşmüşlerdir. Bu noktada, genellikle kabul edilen görüş, Kur'an'dan ilk âyetin Kadir gecesi indiği, daha doğrusu, Kur'an'ın Ka­dir gecesi inmeğe başladığı şeklindedir. Bu, yanlış bir görüş değildir. Çünkü, Kur'an'a dikkatle bakanlar, ge­rek Kitap, gerekse Kuran kelimesinin, bütün olarak Ki­tap ve Kur'an için kullanıldığı gibi, Kur'an'ın bir bö­lümü için de kullanıldığını görürler. Şu halde, Kur'an'ın bir tek kelimesi bile Kur'an'ın bütünü yerine geç­mektedir. Kur'an âyetleri, kelimeleri, hattâ harfleri bir­birleriyle iç içe bir örgü halindedir. Bu bakımdan, bir âyetin, hattâ bir kelimenin tam olarak anlaşılabilmesi için Kur'an'ın bütünüyle anlaşılması gerekir. Bunu, Yunus Emre bir deyişinde, “dört kitabın manâsı sak­lıdır bir 'elifte”, bir diğer deyişinde, “dört kitabın manâsı Lâilâhe illallah” şeklinde ifade etmekte, aynı za­manda, üzerinde büyük tartışmalar olan “Lâ ilâhe il­lâllah diyen Cennet'e girer” (Sahih-i Müslim, hadis no: 43, 44, 45) hadisini de gâyet güzel açıklamış olmaktadır. Bu noktada, Hz. Ali'nin de şöyle bir sözü vardır: “Kur'an hamd sûresinde toplanmıştır, hamd sûresi besmelede toplanmıştır, besmele başında b harfinde toplanmıştır, b altındaki noktada toplanmış­tır, ben o noktayım.” Sufîler, Kur'an'ın ilk kez toplu halde Peygamber'in kalbine indirildiğini, sonra da ye­rine ve zamanına göre parça parça indirildiğini belirtir ler ki, bu da yaptığımız açıklamalarla aynı anlama gel­mektedir. Şu halde, 'ikra' = Kur'an' diyebiliriz.

 

2. Peygamber' den okuması istenen kâinat da olabilir. Gerçekten, kâi­nat da Allah'ın âyetlerinden oluşmakta, Kur'an da Al­lah'ın âyetlerinden oluşmaktadır. Daha önce de belirt­tiğimiz gibi, Kur'an Kâinatın durulmuş ve sözle, ya da yazıyla ifade edilmiş biçimidir; insan da 'küçük kâi­nattır', şu halde insanı da okumak gerekmektedir. Te­melde, bu açıklamayla, yukarıdaki açıklama birbirini tamamlamaktadır.

 

3. Bu “ikra” emrinden şu çok önemli gerçeği or­taya çıkarıyoruz: İlk çağlarda insanlar, kutsal metinlerini yazıya dök­menin, onlara karşı bir saygısızlık olacağına inanırlar­dı. Bu yüzden, eski kutsal metinler ağızdan ağıza ak­tarılırdı. İnsanlar yazmaya başladıktan sonra, ezberle­me ve sözlü aktarım güçleri zayıfladı. Eskiden beri, ge­leneğin, eğitim ve öğretimin en etkili aktarım aracı esasen sözlü aktarımdır. Sözlü geleneğin çok büyük bir toplam oluşturan dizeleri, yüzlerce yıldan beri kuşaktan kuşağa aktarılmış ve korunmuştur (Martin Lings, Antik İnançlar Modern Hurafeler, Yeryüzü Y. İst. 1980). Bu gerçe­ği İslâm da vurgulamış ve bir yandan Peygamber'in üm­mîliği üzerinde dururken, bir yandan da ona “yaz” de­ğil, “oku” emrini vermiştir. Okumak, illâ kitap oku­mak demek değildir; okumak öncelikle ezberden oku­mayı ifade eder. Bu yüzden, Hz, Peygamber'e bir kitap­tan okuması emredilmiyordu; ruhundan, kalbinden oku­ması emrediliyordu; çünkü, ortada yazılı bir kitap yok­tu okunacak. İslâm'da hadisler de ağızdan ağza akta­rılmış ve ancak 160-150 yıl sonra kâğıda geçirilmiştir. Gerçi İslâm yazmayı yasaklamaz, teşvik de eder. Fakat, aslolan yazmak değil, okumaktır. Bu bakımdan, İslâm' da Kur'an'ın belki yazılmasından çok, ezberlenmesi üze­rinde durulmuştur. Ama, ne zaman ki yazı okumanın önüne geçmiş, modern medeniyet hep yazı üzerinde dur­muş, o zaman sözlü aktarım ve kalpten okuma önemi­ni yitirmiş, bilginlerin pek çoğu 'ilim' değil, Kur'an'ın diliyle, “kitap yüklü eşekler” haline gelmişlerdir (Ali Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, Beyan Y., 72- 73).

 

 

Yazma

 

Yazı: İsteklerimizi anlatmak için kullandığımız sözlerin, birtakım şekiller halinde gösterilmesidir. İnsanların birbirleriyle iletişim kurmak için kullandıkları, dil denen sistemin belli işaretlerle belirleyen ikinci bir sisteme yazı diyoruz. Yazı, sözün resimleşmiş (şekillenmiş, simgelenmiş) biçimidir. Yazı, alfabe denen ve seslerin yerini tutan işaretlerden oluşur. Yazı, zihnimizde oluşan sözlerin kâğıt üzerine dökülmüş şeklidir.

 

Yazının insanlık tarihindeki önemi hayli büyüktür. Peygamberlerin bir kısmına Kitap verilmiş, bir kısmı da önceki Peygamber’e gönderilen kitapla hükmetmiştir. Kitaplarda yazı vardır. Ve genel kabule göre ilk peygamber Hz. Âdem’e de küçük kitap (suhuf) verilmiştir.

 

Yazma: Harfleri, heceleri veya fikir anlatan işaretleri yan yana getirip istenilen şeyi anlatan şekiller ortaya koymaktır. Söz uçar, yazı kalır. Bir atasözünde: “Âlim unutmuş, kalem unutmamış” denir. Yazıyı boşluğa dağılan sözlerden üstün kılan unsurlardan biri, insanı geleceğe taşımasıdır. Yeryüzündeki bütün kitapların ve defterlerin yakılması halinde birçok şeye yeniden başlamak gerekecektir. Dolayısıyla yazı, geçmişten büyük hazineler devralmamızı ve gelecek nesillere bırakmamızı sağlar. Güzel yazmak için; iyi düşünmekle beraber, anlatım açık, cümleler kısa, kelimeler yerli yerinde, cümleler dilbilgisi kurallarına uygun, istenen konunun düşünceleri kafada iyice yoğrulmuş, gereksiz kelime tekrarlarından arınmış olmalıdır.

  

 

Peygamberimiz Zamanında Yazı ve Yazılı Eğitim: Mekke'de yazılı bir eğitime ağırlık verilmemiş; daha çok okuma, teşvik edilmişti. Medine artık müslümanların özgür vatanı idi, yetki ellerine geçmiş ve devlet olmuşlardı. Nasıl ibâdetlerini evde yerine getirme zo­runluluğundan kurtulup mescid edinmiş ve orada cemaat olarak açıktan ibâdet etme hürriyeti elde etmişlerse, eğitimi ve öğretimi de mescidde açıktan icra edecek hale gelmiş ve kurumlaşmışlardı. Daha Medine'nin ilk iki yılında, gelmiş olan Bakara sûresinde, alış verişte yazışma ve kâtiplerden bah­sediliyor, iş akitlerinin yazılması emrediliyor (2/Bakara, 282-283; 24/Nûr, 33). Tıpkı gayr-i müsiimlerle yapılan sözleşmede ol­duğu gibi, yazılı hukuka bile adım adım geçiliyordu. Hepimi­zin çok iyi bildiği gibi Bedir esirlerinin okuma yazma öğret­meleri karşılığında serbest bırakılması bu gelişmelerin bir parçasıdır. Hatta, esirlere verilen bu görev, Rasulün (s.a.s.) daha önceden başlatmış olduğu atılımın sadece bir uzantısıdır. Vatandaşların (müslümanlann) eğitimi o kadar önemli ki müslüman olarak gelen Mekkeli kadınların imtihan edilmesi emrediliyordu. Toplumsal düşünce ve inancın korunması açısından bu samimiyet denemesi çok ileri bir adımdır (60/Mümtehine, 10). Sahabenin dolayısıyla müslümanlann eğiti­mi konusunda Allah Rasülünün bu kadar titiz olmasının en büyük teşvik edicisi Kur'an'ın ilmi ve öğrenmeyi emreden âyetleriydi şüphesiz (Tuncer Namlı, Ahlâkî Kavramlarda Anlam Arayışı 1, Fecr Y., 177).

 

 

 

Alfabe; Yazının Temel İşaretleri

 

Dilin seslerini gözlerimizle ayırmaya yarayan işaret sistemine “yazı” denir. Yazı, çeşitli işaretlerle gösterilir. Dilde kullanılan sesleri gösteren işaretlere de “harf” adı verilir. Bir dildeki harflerin belli bir sıraya göre dizilmesine ise “alfabe” denilir.

 

Alfabelerin Ana Özelliği: Her kavim ve ulus, inandığı kutsal kitabın yazıldığı alfabeyi kullanmaktadır. Tarihte de böyle olmuştur. Dünyada hiçbir kavim ve ulus yoktur ki, din değiştirmeden alfabe değiştirmiş olsun. Alfabe değişikliği, toplumun tümüyle değişmesini ve tarihiyle bağlarını toptan koparmasını gerektireceğinden dolayı komünist ülkeler, ihtilal yapanlar (ve Rusya, komünizm rejimine geçince) bile alfabe değiştirme cesaret ve cür’etini göstermemişler, böyle bir girişimi köklerine, tarih ve kültürlerine bir ihânet olarak kabul etmişlerdir.

 

Çin alfabesi beş bin karakterden, daha doğrusu resim-kelimeden oluşmaktadır. I. Dünya Savaşı sırasında James Yen adında bir Çinli, bu alfabeyi sadeleştirerek bin karaktere indirdiği bir alfabe ile okuma yazma öğretmede devrim sayılacak gelişmeye öncülük etti. Hâlâ Çinliler,  binlerce harfden oluşan alfabe kullanmaktadır. Japonya’nınbazı kabilelerinde de, bin harften fazla harfi olan alfabe kullanıldığı halde, bu yazılarını değiştirmeyi akıllarının uçlarından bile geçirmemektedirler. Kutsal kitaplarının yazılı bulunduğu bu alfabeyi terk etmeyi, önce dinlerine ve kültürlerine bir ihânet olarak görmekte, bu alfabeleriyle teknik gelişmelerde Batıdan hiç de geri kalınmayacağını da ispat etmektedirler.

 

Türklerin Tarihten Beri Kullandığı Alfabeler: Türkler de tarihlerinde birkaç din değiştirmişler, yeni bir dini kabulleriyle beraber, o dinin yazılı metinlerinin veya kutsal kitabının yazısını/alfabesini de kabul etmişlerdir. Bu alfabeler şunlardır: Göktürkçe, Uygurca, İslâm alfabesi, Latin alfabesi.

 

Türkler, İslâmiyet’i seçmeleriyle birlikte kabul ederek kültür birikimlerini o yazıyla eserlere geçirdikleri alfabeyi (elifbâyı) 900 yıl kadar benimseyip kullanmışlardır. Bu yazıya, bazıları yanlış olarak “Arap yazısı” demektedir. Fakat, Kur’ân-ı Kerim’in sadece o yazıyla doğru olarak yazılabildiğinden ve bütün Müslümanların ortak yazısı olduğundan, bu yazı çeşidine Kur’an yazısı veya İslâm alfabesi denilmesi daha doğru olur. Türkler bu yazıyı öylesine benimseyip kabullenmişlerdi ki, bu yazıya Osmanlıca denmeye başlanmış, değişik stiller (hat, yazı çeşitleri) katarak, yazıyı daha da zenginleştirmişler, nâdîde hat ve hattatları kültür dünyasına kazandırmışlardı.

 

Türkleri, İslâm kültüründen ve Kur’an’dan koparmak isteyen düşmanları, bunun yazı değişikliğiyle en kolay bir şekilde gerçekleşeceğini biliyorlardı. Bundan dolayı, Osmanlı Devletine akıl vererek Türklerin diğer kurum ve hayat tartında olduğu gibi, yazıda da Batıyı taklit etmesini tavsiye ve telkin ediyorlardı. Defalarca yetkililer tarafından reddedilmesine rağmen, sık sık Osmanlı devleti ve halkının yüzlerce senedir kullandığı alfabeyi atıp Batının yazısını kabul etmesini teklif etmişlerdi. Komünizm ihtilaliyle bile kendi yazısını değiştirmeyen Rusya, 1870 yıllarından itibaren defalarca elçiler göndererek Türkler için yeni Batı alfabe taslakları sunmuşlardır. Fakat, eski hayat tarzındaki bunca değişikliğe ve Batının nice bâtılına kapılarını açmakta tereddüt etmeyen son dönem Osmanlı yönetimi, yazısını/alfabesini değiştirecek kadar bir teslimiyete düşmemiş, bu teklifleri hep reddedebilmiştir.

 

Latin Alfabesinin Kabulü: Harf devriminden bu yana Türkçe konuşup yazan her insan, Atatürk devrimlerini benimsemeyen Müslümanlar dâhil, herkes (ilk zamanlar devlet zoruyla, sonraları artık çaresiz normal karşılayarak) Latin alfabesini kullanmaya ve giderek benimsemeye başlamıştır. Bu alfabeye bazıları Türk alfabesi demektedir. Bu, tümüyle yanlıştır. Çünkü ne eski Türkler böyle bir alfabe kullanmışlar, ne de bu alfabenin Türk ve Müslümanlarla bir ilgisi olmuştur. Bu yazı çeşidi Batılı ülkelerin kullanageldikleri bir alfabedir. Latin alfabesi, Batıyı her alanda taklit eden, eskiyle ve özellikle İslâm’la bağları kökünden koparmak için devrimler yapan yeni Türkiye Cumhuriyeti rejimince 1 Kasım 1928 tarihinde ve 1353 sayılı kanunla kabul ve tesbit edilmiştir. Bu kanuna göre Türk alfabesi olarak kabul edilen Latin alfabesinin Türkçe uygulamasında 29 harf vardır. Bu yazı sisteminde her ses için ayrı bir harf ve her harf için de yalnız bir ses ilkesi göz önünde tutulmuştur.

 

Başka bir medeniyetin alfabesinin kabulü, o uygarlığa teslimiyetin bir sembolü kabul edilebilir; teslimiyetin ve onda erimenin bir göstergesi. Alfabe ve medeniyet değişikliği, tüm tarihin, kültürün, çağdaş insanı eskiye ve İslâm’a bağlayan nice köprülerin yıkılması anlamına gelir.

 

Evet, dünyada din değiştirmeksizin alfabe değiştiren tek kavim olarak Türkler gösterilmektedir. Harf devrimi ve diğer devrimlerle birlikte, ortak bir medeniyeti paylaştıkları tüm kavimlerden laiklik ve kurumlardaki kıyafet gibi birçok konuda farklı bir yol izlenmiştir. Tüm Arap ülkeleriyle birlikte, İranlılar, Hintliler, Afganlılar, Pakistanlılar, Malezya, Endonezya gibi ülkelerdeki Müslümanlardan, tüm Müslüman Afrikalılardan, onların medeniyetlerinden kesin çizgilerle farklılaşılmış; eski bağ ve ilişkilerin terk edilmesine, bir de yazı değişikliği gibi aşılması mümkün olmayan duvarlar örülmüştür. Ülkemiz, bunun yanında, Batılılar tarafından da sürekli dışlanmış, onların bu ülkeden şikâyetleri de bir türlü bitmek bilmemiştir.

 

Bu yazı değiştirmede gerekçe bellidir: Batı uygarlığına girmek, eskiyle bağları koparmak ve eski harflerin zorluğu, yeni harflerin kolaylığı.

 

Yazıyı değiştirmekle, Batının teknik ve bilimsel gelişmelerine ne kadar ayak uydurduğumuz her zaman tartışılmış, ama Müslümanlarla, İslâmî eserlerle ve Kur’an’la bağımızın kolayca koptuğunu herkes rahatlıkla görebilir. Eski harflerin zorluğu ve yeni harflerin öğrenilmesinin kolaylığı ise tam bir yutturmaca ve aldatmacadan başka bir şey değildir.

 

Latin alfabesini kullanan ülkelerle yazı birliği oluşturup onların gelişmelerinden yararlanmak iddiasının gerçekliği ise çok götürmektedir. Öncelikle belirtelim ki, Batıdan alındığı halde, bu alfabe, Batının kullandıklarıyla bile tam uyum sağlamaktadır. A, e, ı, i gibi birçok harf Batıda değişik şekilde okunup seslendirilmektedir. Batıda kullanılan birçok harf, kullandığımız bu alfabede yer almamaktadır: Q (q), W (w), X (x) gibi. Yine, iki, hatta üç sesli harfin veya bir sesli bir sessiz harfin yan yana gelip değişik bir ses meydana getirmesinin Türk alfabesinde bulunmayışı gibi problemler söz konusudur. Ayrıca, kullandığımız bu alfabedeki birçok harfi, Batılı hiç tanımamaktadır: Ç, ğ, ö, ş, ü gibi. Latin harflerinin Batıdaki kullanımında bu harflerin bilinmemesinden dolayı, bilgisayarlarda, özellikle internet üzerinden iletişimlerde bu harflerin yazımı büyük çapta problem olmaktadır. Batılılar nice harfi de bizdekinden çok değişik telaffuz etmektedir. Renault yazıp reno okumaktalar. Bizim Cek diye yazıp okuduğumuz ismi, onlar Jack diye yazmaktalar. Bu tür örnekleri çoğaltmak kolay. Söz gelimi bir Arap, eğer ille Latin alfabesiyle yazacaksa veya bir Batılı bir kelimeyi yazıya geçirecekse, Türklerin yazıya geçirdiğinden çok farklı olacaktır bu. Meselâ şeyh kelimesi shaıkh şeklinde yazılmakta, ama şeyh diye okunmakta…

 

Devlet zoruyla da olsa, rejimin politikası gereği, okuma-yazma oranı Türkiye’de % 90’ların üzerine çıkmış olabilir, ama halkın kültür seviyesi acaba nasıldır? Okuma-yazma bilenlerin kaçta kaçı acaba hayatta gazeteden başka bir eseri hiç okumamış, mektup yazmada bile zorlanıp dilekçelerini hep arzuhalcilere yazdırmaktadır? Bu anketi kim yapacaktır? Çinliler ve Japonlar, alfabe değiştirmedikleri (alfabeleri gerçekten çok zor ve çok fazla harfli olduğu) halde, niye Türkiye’den daha geri değiller? Türkiye, alfabesini değiştirdiği halde, niye yeterli kalkınma yapıp ilerleyemedi? Halkın kültür seviyesinde niye ciddi gelişmeler olmadı; geçim ve seçimden başka bir şey konuşmayan ve anlamayan duruma düştü?        

 

Kullandığımız Latin alfabesi, Türkçe kelimeleri doğru olarak, eksiksiz biçimde karşılayamamakta ve iddia edildiğinin aksine eski harflerden daha kolay belletilememektedir. Bunlardan daha acısı, Kur’an, bu harflerle okunamamakta ve yazılamakta, dilimize Arapça ve Farsça’dan girmiş binlerce kelime yanlış yazılmakta, yanlış okunmakta, dilimiz de küçük düşürülmektedir.

 

Kur’an yazısında, dolayısıyla 900 senedir kütüphanelerimizi dolduran eserlerde bulunan harfler, tam olarak Türkçeye yeni harflerle aynen yazılıp aktarılamamaktadır. Çünkü eski alfabemizde bulunan nice harfin tam karşılığı yeni alfabede bulunamamaktadır: Se, ha, hı, zel, dat, ayın, kaf, lâm, vav; eski alfabemizdeki bu harfler, yeni yazıda tam karşılıkları olmayan harflerdir. Ayrıca birçok eski harfin karşılığı tam olarak tesbit edilemekte, eski alfabedeki birkaç harf, aralırnad okunuş farkları olduğu halde, yeni alfabede tek harfle gösterilmekte, telaffuz ve anlam karışıklığına götürmektedir. Örnek verecek olursak:

Elif ve ayın harfleri a harfiyle karşılanmakta, sesler birbiriyle karışmaktadır.

Te ve tı harfleri, t harfiyle harfiyle karşılanmakta, sesler birbiriyle karışmaktadır.

Se, sin ve sat harfleri, s harfiyle karşılanmakta, sesler birbiriyle karışmaktadır.

Ha, hı ve he harfleri, h harfiyle karşılanmakta, sesler birbiriyle karışmaktadır.

Dal ve dat harfleri, d harfiyle karşılanmakta, sesler birbiriyle karışmaktadır.

Zel, ze, zı ve dat harfleri, z harfiyle karşılanmakta, sesler birbiriyle karışmaktadır.

Kaf ve kef harfleri, k harfiyle karşılanmakta, sesler birbiriyle karışmaktadır.

 

Ayrıca, eski alfabede kef harfinin dikey çizgisine sağa doğru iki tane eğik çizgi eklenerek veya kef harfinin içine üç nokta konularak gösterilen nazal n (yani genizden gelen n sesi hiçbir harfle artık yazılamamakta, vav sesinin kalın ve yuvarlaklığı “v” sesiyle verilememekte, he harfinin göbekten geliyormuşçasına değişik fonetik özelliği “h” harfiyle tümden kaybolmakta, ha, hı ve ayın harflerinin boğazdan çıkan değişik telaffuzları yeni alfabe sâyesinde tarihe karışmaktadır. Yine, uzatma işaretlerinin aynı zamanda inceltme işareti olarak da kabul edilmesiyle, önceki harfin uzun mu, yoksa ince mi okunacağının karıştığı ve bilgisayarlardaki zorluk da eklenerek artık bu işaretin tümden kaldırılması, Arapça ve Farsça’dan dilimize girmiş yüzlerce kelimenin hecelerinin uzun okunamayışı ile telaffuzun ve şivenin bozulması gibi problemler eklenebilir. Türkçe’deki ince ve kalın “e”leri de bu alfabe ile ayırt etmek mümkün olmamaktadır.

 

Kur’an, Latin alfabesiyle doğru bir şekilde yazılıp okunamadığı gibi, Kur’an terimleri, dinî tabir ve kavramlar da doğru bir şekilde okunmak, kökü bilinmez, anlaşılmaz hale gelip kolayca unutulması veya anlamlarının yozlaştırılması sağlanıyordu. Eski yazı denildiği halde, Kitab’ımızın yazısı olduğu için eskimeyen ve eskimeyecek olan bu yazımuz, sağdan sola doğru yazıldığından, gözün yapısına uygunluk arzediyor, gözü bozmuyordu. Onun için, eski Türklerde ve hâlâ İslâmî alfabeyi kullanan kavimlerde gözlük takana (veya lens kullanmak zorunda kalana) fazla rastlanmaktadır. Ayrıca, şimdiki harflerin şekillerinin sert ve donukluğuna, bu harflerle sanat ve üstün beceri gösterilememesine karşılık; Kur’an harflerinin güzel yazılması, hârikulâde tablolar ve sanat eserleri meydana getiriyor, hattatların ve kâtiplerin kabiliyeti güzel bir estetik oluşturuyor, okuyanları ve hatta sadece harflere bakanları tabii zevke gark ediyor ve sanat gösterisine dönüşüyordu.        

 

Var mısınız, günlük işlerimizde kendi yazımızı kullanalım, en azından kendi aramızda hilâl/kamerî takvimini kullanalım, kendi medeniyetimize uygun kıyafetleri kuşanalım! Gücümüz yettiğince ve kendi çapımızca devrimleri devirelim…  

 

  

 

Okuma-Yazma Kavramıyla İlgili Diğer Yakın Kavramlar

 

İlim

Kur'an'ın, 854 yerde ilimden bahsetmesi, bilmeye, öğrenmeye verdiği önemi gösterir. Ayrıca Allah, Kur'an'ın bilgiye dayalı bir kitap ve yol göstermek için bir rahmet olduğunu ifade ediyor (7/A’râf, 52). Bilmeksizin zan ile konuşmayı yasaklıyor (3/Âl-i İmran, 66; 4/Nisâ, 157). Bilen­lerle bilmeyenlerin bir olmayacağından (39/Zümer, 9), Allah'tan en çok âlimlerin korkacağından (35/Fâtır, 28), iman edenlerle, kendilerine ilim verilenlerin derecelerinin yükseleceğinden (58/Mücâdele, 11) bahsediyor. "Rabbım ilmimi artır, de" (20/Tâhâ, 114) âyetiyle de mü'minin ruhuna şiddetli bir ilim ateşi yakıyor. Ancak ilmi, amaçsız bir şekilde kendi başına bir değer olarak alıp kutsamıyor. Onun salt bir bilgi yığını olarak biriktirilmesini yeterli bulmuyor, bir gâyeye hizmet etmesini ve topluma aktarılması­nı da istiyor. İşte tebliğ ve inzarın böyle bir fonksiyonu vardır.

 

Tebliğ ve inzâr

Kur'an, tebliğ kelimesinden yaklaşık 25 defa çeşitli şekiller­de bahsediyor. Açıkça "sana indirileni tebliğ et" diyerek bu­nu farz kılıyor (5/Mâide, 67). Ayrıca Kur'an 130 defa inzardan ve uyarıdan bahsediyor. Rasulün tebliğci, uyarıcı ve müjde-leyici (mübelliğ, münzir ve beşir) olduğunu zikrediyor (26/Şuarâ, 115, 13/Ra'd, 7; 14/İbrâhim, 52; 24/Nûr, 52). Tebliğ ve inzar deyin­ce yüzeysel olarak gerçeği, insanlara bir defa duyurmakla tebliğin tamamlandığı gibi bir anlayış, şimdiye kadar düşün­celerimize hakim oldu. Ancak Kur'an, olayı bu kadar yalın olarak ele almıyor. Inatlaşmış inkârcıların ve iman etmeyecek olanların tekrar uyarılmasına gerek görmezken, Allah'tan korkan ve Kur'an'a uyan kimselerin uyarılmasını (inzar) isti­yor (36/Yâsin, 6-11). Uyarılan kimse Allah'tan korkuyor ve Kur'an'a tabi oluyorsa niçin uyarılacak, bu sorunun cevabını bulmamız gerekiyor. Hem bu âyet Mekkîdir ve imanla ilgili­dir. İşte buradaki "Korkan ve tabi olan" kimsenin uyarılma­sından maksat o kimsenin eğitilmesidir. Dolayısıyla bu tür kimseler için tebliğ ve uyarı bitmemiştir, devam etmektedir. Diğer bir deyişle tebliğ, anlık bir olay değil, düzenli bir süreç­tir ve eğitimcinin yaptığını yapmaktadır. Bu sebeple kendisi­nin davetçi olduğunu hissedenler aynı zamanda iyi birer eği­timci olmak zorundadırlar.

 

Dâvet, Tezkir ve İrşad

İnsanları, İslâm anlamında hayra çağırmayı Allah emretmek­tedir. Ancak bu çağırıyı zihinsel ve kültürel derinliği olmayan, yüzeysel ve yalın bir tellallık olarak algılamak, kavramı anla­mından saptırmak olur. Çünkü Allah bu çağrının hikmetle ve güzel öğüt (va'z)le yapılması gerektiğini söylüyor (Nahl/125). Burada hikmet ve mev'ıza kelimelerinin muhtemel aniamiarı-nı kısaca belirtmek gerekirse, bu iki kelimenin, muhatabın gönlüne ve dimağına işleyen bir eğitim ve öğretimden bahsettiği muhakkaktır. Çünkü Bakara ve Ali İmran sûrelerinde kitabın ve hikmetin öğretilmesinden bahsediliyor, Peygam­berin de bunun için gönderildiği açıkça söyleniyor (2/Baka­ra, 129, 151; 3/Âl-i İmran, 164). Dolayısıyla dâvet kavramının eğitimden ayrı düşünülmesi mümkün değildir.

 

Tezkir kavramında da böyle bir öğütten ve eğitimden bahse­dildiğine inanıyoruz. Sen müzekkirsin (öğüt veren), öğüt ver­mek fayda verecekse öğüt ver, öğüt mü'minlere fayda verir bu sebeple öğüt ver ve Kur'an'la öğüt ver (88/Ğâşiye, 21; 87/A'lâ, 9; 51/Zâriyât, 55; 50/Kaf, 45) âyetlerinde anlatılmak istenen, eğitimin ve eğitim yönteminin ta kendisidir. Özellikle mü'minlere fay­da verecek "Kur'an'la öğüt" bunu çağrıştırmaktadır.

 

Hatta, öğüt almak anlamında kullanılan tezekkür kelimesi öğ­renmek anlamında kullanılmaktadır. "De ki hiç bilenlerle bil­meyenler bir olur mu? Ancak akıl sahipleri tezekkür eder (öğüt alır)." (39/Zümer, 9) âyetinde geçen tezekkür öğrenme an­lamındadır. Çünkü konu bilmek ve bilmemektir. Zaten keli­melerin Türkçe anlamı üzerinde düşünüldüğü zaman öğüt vermek öğretmek, öğüt almak da öğrenmek anlamına gelir.

 

Aynı şekilde Kur'an, iyilik ve doğruluk anlamına gelen Rüşd'ün (2/Bakara, 256), öğrenilmesinden ve öğretilmesinden bahsediyor (18/Kehf, 66). Dolayısıyla Kur'an, mürşid kavramını, kişiye doğruyu öğreten eğitimci anlamında kullanmaktadır. Yine Allah, Rasûlü aracılığı ile mü'minlere İmanı sevdirdiğini, inkârı ve isyanı kötü gösterdiğini belirtiyor. Buna uyanları da Raşidier olarak niteliyor (49/Hucurât, 7). Dolayısıyla Allah ve Rasûlü onların mürşidi oluyor.

 

Tefekkuh ve Tefekkür

Bu kavramları Kur'an, bilgiyi öğreten açısından değil, kendi­sine bilgi sunulan kimselerin anlaması ve düşünmesi açısın­dan kullanıyor ve edilgen kalıplarda zikrediyor. Tefekkür, ye-tefakkahu veya yefkahu şeklinde (Muhammed Fuad Abdulbâki, Mucemül Müfehres li-Elfâzı’l Kuran). Sonraki dönem İslâm âlimleri sıkça kullandıkları fıkıh ve fakih, fikir ve müte­fekkir kelimelerini Kur'an'ın bu ifadelerinden alarak kavramlaştırmışlardır. Benzer şekilde Kur'an, irfan kelimesini bizim kullandığımız kalıpta kullanmamış, örf-mâruf şeklindeki ka­lıplarda kullanmıştır. Her iki kelimeyi de kişiler için "tanınan" ve soyut ifadeler için "âdet olmuş uygulamalar" anlamında kullanmıştır (2/Bakara, 146; 7/A'râf, 46). Bazen aynı kelimeyi iyilik anlamında kullanırken (2/Bakara, 235), bazen de bilmek anla­mında kullanmıştır (2/Bakara, 89; 7/A'râf, 199). Sonraki dönemler­de irfan kelimesini kavramlaştıranlar, daha çok bu anlamda meşhurlaştırmışlardır. İlim-irfan görmüş" deyimine bakılırsa daha çok terbiye anlamına kullanıldığını farkederiz. Daha sonraları tâlim ve terbiyenin kullanılması, bundan hareketle olmalı diye düşünüyoruz.

 

Tedris, Maarif, Tâlim-Terbiye

Terbiye kavramına Kur'an'da "Rabb" kelimesinin dışında rastlayamıyoruz. Ancak Araplar, bu kelimeyi "çocuğu büyü­tüp beslemek, doyurmak vs." anlamında kullandıkları için terbiye kelimesinin İslâm ümmeti tarafından bu anlamda kavramlaştırıldığını görüyoruz. (Mevarid, Rabb kelimesi). Edeplendirme anlamında tedip kelimesinin herhangi bir tü­revini de zikretmez Kur'an. Ancak Medrese, Müderris ve Tedris kavramlarının aynen olmasa bile türevlerinin Kur'an'da kullanıldığını görüyoruz. Kitabı okumak ve öğrenmek an­lamında Kur'an'da 7 âyette geçmektedir. "Kur'an'ı indirdik ki Kitap sadece bizden önceki iki gruba indirildi, biz onların ki­tabını okumaktan fdiraset) habersizdik" demeyesiniz" (6/En'âm, 156). Hicri II. asırdan itibaren kurulup gelişen eğitim kurumlarının adı olan medrese, okutulan ders ve müderris kelimeleri hep bu mastardan türetilmiştir.

 

Tanzimattan itibaren medreseden ayrı olarak açılan modern okulların ve eğitim işlerinin tanziminden sorumlu bakanlığın kurulmasında farklı kavramların kullanıldığını görüyoruz. Söz konusu bakanlık önce Mekâtib-i Umumiye Nezâreti (1846), daha sonra da Maarif-i Umumiye Nezâreti (1856) adları ile anılmıştır. Cumhuriyetle birlikte ise Tâlim-Terbiye ve Eğitim-Öğretim kelimeleri yaygın olarak kullanılmıştır.

 

Kur'an'ın Eğitime Yönelik İlkeleri

Okumaya, yazmaya ve ilim öğrenmeye yönelik olarak Kur'an'ın söylemi konusunda daha önce bilgi vermiştik. Bun­lara tekrar girmeden eğitime yönelik teklif ettiği ilkeleri de kı­saca ortaya koymak gerekir. Çünkü ilâhi kitap, insanın eğiti­mini belirsizliğe terk etmemiştir. Ancak bu ilke ve kurallar, daha çok genel bir nitelik arzetmekte, teknik düzenleme iş­lemlerini insan düşüncesine bırakmaktadır. Şimdi bu ilkelere kısaca göz atalım:

 

Her şeyden önce bilmeyi, anlamayı ve düşünmeyi öngören ilâhi vahiy; bilmeden konuşmayı (3/Âl-i İmran, 66), yapmadıkla­rını söylemeyi (61/Saff, 2) yasaklıyor; insanın bildiklerini uygulamasını istiyor ve uygulamayan kimseleri kınıyor (62/Cum'a, 5). Dolayısıyla eğitimcinin tutarlı olmasını istiyor. Öğretmedikçe sorumlu tutmuyor (17/İsrâ, 15). İnsanın sorumluluğu ile bilgilen­dirilmesini doğru orantılı olarak görüyor. Kolaylaştırmayı em­rediyor, zorlaştırmayı çirkin buluyor (22/Hacc, 78); yumuşak mu­âmeleyi emrediyor (3/Âl-i İmran, 159; 20/Tâhâ, 44), muhâtabın se­viyesine göre ve anlayacağı bir dille öğretilmesi gerektiğini öneriyor (2/Bakara, 233, 286; 41/Fussilet, 44). Affedici olmayı, ce­za ve sert muameleye tercih ediyor (57/Hadîd, 199).

 

Faraziyeler üretmekten sakındırıyor (5/Mâide, 101, 102), hedefi olmayan salt bir eğitim kutsamasını kabul etmiyor. Hem uzun vadeli hem de kısa vadeli hedefleri gözönünde bulunduru­yor, fakat uzun vadeli olanları ön plana çıkarıyor (25/Furkan, 77; 15/Hicr, 56; 74/Müddessir, 45; 75/Kıyâmet, 20, 21). Bu nedenle inançlı bir eğitim ve öğretim öneriyor (96/Alak, 1), seküler ve dinsiz bir eğitimi reddediyor (38/Sâd, 26). İnançlı bir eğitimde, ferdin ve âlemin, kısaca tabiatın parçalanmasını kabul etmiyor, bütün­leştirici ve tevhidi bir dünya görüşü kazandırmayı hedefliyor (17/İsrâ, 44; 13/Ra'd, 16). Bu tevhidi bilinçle Allah'tan başka kimse­den korkmayan, kendine güven kazanmış, şahsiyetli bir fert ve ümmet yetiştirmeyi amaçlıyor (5/Mâide, 3, 44; 2/Bakara, 150).

 

Yöntem olarak telkin, soru-cevap (26/Şuarâ, 70-75), tartışma (56/Vâkıa, 58-72; 16/Nahl, 125), tekrar, kıssa, meseller ve örnekle­meye sıkça baş vuruyor. Dahası eğitimcinin örneklik etmesi ve kendisinden örnek alınması gerektiğini söylüyor (33/Ahzâb, 21; 60/Mümtehine, 4, 6). Tümden gelim ve tüme varım metodlarının her ikisini de kullanıyor (10/Yûnus, 31; 2/Bakara, 255).

 

Kur'an'ın Çocuk Eğitimi ile İlgili Hükümleri

Bu tür ilkeleri çoğaltmak mümkün, ancak yazımızın sınırlarını zorlamak istemiyoruz. Zira konumuzu daha çok çocuk eğiti­mi ilgilendiriyor. Dolayısıyla bu bilgiler ışığında kısaca çocuk eğitimine değinmemiz gerekiyor. Çünkü Kur'an'ın çocuk eği­timiyle ilgili de birçok hükmü vardır şöyle ki:

 

Her şeyden önce Kur'an'ın tesbit etmeye çalıştığımız eğitim­le ilgili genel prensipleri çocuklar için de geçerlidir. Zira Al­lah yetişkinlere karşı yapmadığımız şeyleri söylememizi nasıi abes olarak telakki ediyorsa çocuklara karşı da benzeri bir tutuma girmek haydi haydi abestir. Yani çocuklara karşı da tutarlı olmak zorundadır eğitimci. İster ebeveyn olsun, ister öğretmen olsun farketmez.

 

Allah Teâlâ yetişkinleri bile uyarmadan sorumlu tutmuyorsa ve cezalandırmıyorsa, sorumluluğu olmayan çocuklar, nasıl cezalandırılır ve dövüiür? Hatta genel bir ilke olarak Allah'tan başkasından korkmayı yasaklayan Kur'an'ın hükmüne rağ­men çocuklar nasıl korkutularak eğitilir? Dolayısıyla dayak nasıl cennetten çıkarılır? Büyüklere bile yumuşak muameleyi emreden Kur'an'ın bu hükmü, çocuklar için daha da öncelik­li olarak geçerlidir. Büyüklerin gücüne göre sorumluluk yük­leyen Kur'an, çocukların seviyesine göre yük yüklemeye de aynı şekilde öncelik vermiş olur. Zira kolaylaştırmaya çocuk­ların, büyüklerden daha çok ihtiyacı vardır.

 

Özel olarak da Kur'an, çocukların eğitimine yönelik hüküm­ler koymuştur. "Kendinizi ve ehlinizi ateşten koruyunuz." (66/Tahrîm, 6) âyeti, bunun en bariz örneğidir. Mallarımızı Allah yolunda harcamamız nasıl imtihansa, çocuklarımızı, Allah yolunda yetiştirmemiz de, aynı şekilde imtihandır (8/Enfâl, 28).

 

Ayrıca Allah, Lokman (a.s.)'ın dilinden çocuğa öğüt verme konusunda çok ciddi bir örnek sunmaktadır. Allah'a ortak koşma (31/Lokman, 13), namazı kıl, iyiliği emret, kötülükten me-net, başına gelene sabret (31/Lokman, 17), insanlardan yüz çe­virme, şımararak yürüme, çünkü Allah kibiriileri sevmez (31/Lok­man, 18), yürümende ve konuşmanda mutedil ol.” (31/Lokman, 19). Allah, terbiye konusunda iman, amel ve ahlâk eği­timini bütünlük içinde sunmaktadır. Anne-babaya itaati öğüt­lerken, çocuğun şirk koşmasını dayattıkları zaman onlara bi­le itaat etmemesini isteyerek (31/Lokman, 14, 15), çocuğa sınırlı bağımsızlık ve şahsiyet kazandırmaktadır. Ancak ebeveyni­ne karşı üf bile demeyecek vefalı bir insan olarak yetiştirilme­si ve merhamet duygusunun kazandırılması çok önemli bir hedef olarak önümüze konmaktadır, (17/İsrâ, 23, 24).

 

İşte Rasûlün, çocuk eğtimindeki hassasiyetinin altında Kur'an'ın bu hükümleri yatmaktadır. Benzeri bir duyarlılıkla bizler de benzeri ibretleri yakalar ve uygulayabiliriz (Tuncer Namlı, Ahlâkî Kavramlarda Anlam Arayışı 1, Fecr Y., 178-185).

 

 

 

 

Namazda Okumak; Kıraat

 

Kıraet, 'harflerin ve kelimelerin 'tertîl' üzere bir­birlerine ulanması' demektir. Bu yüzden, ağızdan tek bir harfin çıkmasına 'kıraet' denmez (Müfredat, 402). Kıraet temel­de dilin irâdeye dayalı bir eylemidir. Akıllı ve konuşan bir insanın ağzından, seslerin kendilerine özgü yerleri­ne göre çıkmasıdır. Bu nedenle, Cebrail'in eylemine 'kı­raet' denmez; İlâhî eylem de bir kıraet değildir. Aynı şekilde, insanın dışındaki, sözgelimi, bir mikrofondan, taştan veya teypten çıkan sesler de kıraet olmaz; bu sesler ister doğrudan kendilerinden çıksın, isterse bir insan sesinin yansımaları olarak çıksın farketmez. Bir kitabı sessiz okumak 'kıraet' olmadığı gibi, bir çalgıda çınlayan ses de kıraet değildir. Şu kadar ki, bu, teyp­te çalınan (okunan değil) Kur'an'ın dinlenmeyeceği an­lamına gelmez. Ama, teypte Kur'an'ı çalmak bir 'kıraet' değildir (Hak Dini Kur'an Dili, IV; 2361).

 

Öte yandan, Kıraet, Kelâm'ı rastgele söylemek, ağızdan çıkarmak değil, düzenli ve güzel bir biçimde, harfleri ve sözleri birbirine ekleyerek çıkarmaktır; çı­karma işlemi gizli olarak da yapılabilir, açık olarak da yapılabilir. Gizli ve açığın 'hafî, celî, sir, cehr' gibi de­receleri vardır. Kur'an, namazda ne sesin çok fazla yük­seltilmesini, ne de duyulamayacak derecede kısılmasını değil, bu ikisi arasında orta bir yol tutulmasını emr­eder (Isra: 110). Bunu, Hz. Peygamber, gündüz na­mazlarında (öğle ve ikindi) kendi duyacağı kadar, sa­bah, akşam ve yatsı namazlarında ise daha sesli oku­mak sûretiyle tesbit etmiş ve uygulamıştır (Rasûl-i Ekrem'in namaz kıldırırken sesini fazla yük­selttiği, bunun üzerine müşriklerin Kur'an'a ve onu indirene, ge­tirene küfrettiği ve İsrâ sûresi 110. âyetin indiğine dair rivâyetler vardır: Örnek olarak bk. Sünen-i Tİrmizî Tercemesi, c. 5, hadis no: 3352, 3353. Rasûlullah'ın akşam, yatsı ve sabah namaz­larında cehrt, gündüz namazlarında yanındaki kişinin duyaca­ğı kadar 'içten' okuduğu mezhepler yanında kabul edilmekle beraber değişik rivâyetler de yok değildir -Bk. İbn Mâce, h. no: 829, 830-). (Ali Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, Beyan Y., s. 68-69)

 

 

Kıraat, okumak demektir, Namazda kıraat ise; namaz kılanın kendisi işitecek şekilde, diliyle harflerini çıkararak Kur'ân-ı Kerîm âyetlerinden bir miktar okuması demektir. Kıraat, namazın bir rüknü olarak farzdır. Okuyanın kendisinin bile işitemeyeceği okuma, kıraat sayılmaz. Ancak imama uyan kimse bundan müstesnâdır.

 

Nâfile ve vitir namazının bütün rekatlarında, farz namazların ise herhangi iki rek'atinde kıraat farzdır. Kur'ân-ı Kerîmde şöyle buyurulur: "O halde Kur'ân'dan kolayınıza geleni okuyun" (73/Müzzemmil, 20). Buradaki emir vücub içindir. Hz. Peygamber de şöyle buyurmuştur: "Kıraatsiz namaz olmaz" (Müslim, Salât, 42; Ebû Dâvud, Salât, 132, 167).

 

Farz olan kıraat miktarı Ebû Hanîfe'ye göre, en az altı harfli bir âyet kadar olmalıdır. "Sümme nazara (sonra baktı)" (74/Müddessir, 21), "Lem yelid (O doğurmamıştır, baba değildir)" (112/İhlâs, 3) âyetleri gibi. Bu ikinci âyetin aslı "lem yevlid" olduğu için aslî harfler altıya tamamlanır. Ebû Yusuf'a, İmam Muhammed eş-Şeybânî'ye ve Ebû Hanîfe'den başka bir rivâyete göre, namazda kıraat, farkı olan her rek'atte en az kısa üç âyet veya böyle üç âyet miktarı uzun bir âyettir. İhtiyata uygun olan da budur (el-Kâsânî, Bedâyîu's-Sanâyi', Beyrut 1328/1910, I, 110; İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadîr, Kahire, t.y., I, 193, 205, 222, vd.; ez-Zeylaî, Tebyînü'l Hakâik, l, 104, vd.; İbn Âbidîn, Reddü'l-Muhtar, Mısır, ty., I, 415).

 

Kıraatin, dört rek'atlı farz namazlarda ilk iki rek'atte ifası farz değil vâcip hükmündedir. Hz. Ali'nin (ö. 40/660); "ilk iki rek'atteki kıraat, son iki rek'atteki kıraat yerine geçer" dediği nakledilir. Abdullah b. Mes'ud (ö 32, 652) ve Hz. Aişe (ö. 57/676), farz namaz kılanın son iki rekatte dilerse Kur'ân-ı Kerim okuyacağını, dilerse tesbihle meşgul olabileceğini belirtmişlerdir. Fâtiha, başka bir sûre veya uç âyetin okunması da böyledir (ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî ve Edilletuh, Dımaşk 1405/1985, I/646).

 

Namazda Fâtiha Sûresi'ni okumak Hanefî fakîhlere göre farz değil vâciptir. Gizli veya açık okunan namazlarla, imam veya cemaatin okuması hükmü değiştirmez. Hz. Peygamber, namazını yanlış kılan (musî') sahâbeye, namazın kılınış şeklini tarif ederken kıraatle ilgili olarak; "Sonra, Kur'ân'dan ezberinde olan, sana kolay geleni oku" (Buhâri, Husûmât 4, İsti'zân 18, İstitâbe 9, Eymân 15; Müslim, Salâ, 45; Ebû Dâvud, Salât 144, Tatavvu' 17, Vitr 22; Tirmizî, Salât 110, Kur'ân 9; Nesâî, İftitâh 7, 37, Tatbik 77; İbn Mâce, İkame 72; Ahmed bin Hanbel, Müsned, I/40, 43, II/437) buyurmuştur.

 

Çoğunluk İslâm hukukçuları namazda Fâtiha'nın okunmasını farz kabul ederler. Onlar "Kur'ân'dan kolayınıza gelen yeri okuyun" âyetini Fâtiha olarak tefsir ederler. Çünkü hadislerde şöyle buyurulmuştur; "Fâtiha okunmadıkça namaz olmaz" (Müslim, Salât 42; Ebû Dâvud, Salât 132, 167; Tirmizî, Salât 116; Ahmed bin Hanbel, II/307, 428, 443), "Ümmü'l-Kur'ân'ı (Fâtiha) okumayan kimsenin namazı yeterli olmaz" (Tirmizî, Mevâkît, 29, 116), "Ben namazı nasıl kılıyorsam, siz de öyle kılın" (Buhârî, Ezân 18, Edeb 27, Ahad 1)

 

Hanefiler bu konuda aşağıdaki delillere dayanırlar:

a. Kur'ân'dan kolayına gelen yeri okuma emri mutlaktır. Bu emir, Kur'ân adı verilen herhangi bir yerden en az kıraatla gerçekleşir. Diğer yandan, namaz dışında Kur'ân okumanın farz olmadığı icmâ ile sabittir. Durum böyle olunca namazda kıraatın farz olusu kesinleşmiş bulunur.

 

b. Namazda Fâtiha'nın okunmasını bildiren hadisler âhâd haber türündendir. Farz oluşu kesin Kur'ân delili ile sabit olan bir hükmün üzerine âhâd haberle ziyade yapmak câiz değildir. Bununla Fâtiha'nın okunması vacip olarak sâbit olur. O'nu terketmek tahrîmen mekruhtur. Yanılarak terkeden veya geciktiren sehiv secdesi yapar

 

c. Namazını yanlış kılan sahabeye Hz. Peygamber; "Namaza kalktığın zaman, tam olarak abdest al, sonra kıbleye yönelerek tekbir getir, sonra Kur'ân'dan bildiğinin kolay gelenini oku" (Buharî, Husûmât 4, İsti'zân 18, İstitâbe 9, Eymân 15; Müslim, Salât 45; Ebû Dâvud, Salât 144; Tirmizî, Salât 110, Kur'ân 9; Nesaî, iftitah 7, 37) buyurmuştur. Eğer Fâtiha'nın okunması farz veya rükun olsaydı, bunun yanlış namaz kılan bu sahâbeye Hz. Peygamber'in bildirmesi gerekirdi.

 

d. Ubâde b. es-Sâmit (r.a)'ten (ö. 34/654) rivâyet edilen; "Fâtiha'yı okumayan kimsenin namazı yoktur." (Müslim, Salât 42; Ebû Dâvud, Salât 132, 167; Tirmizî, Salât 116) hadisi, faziletin yokluğu anlamına gelir Namazın sahih olmadığını ifade etmez. Nitekim; "Mescid'e komşu olanın namazı mescidde kılmadıkça geçerli değildir" hadisinde de; "fazileti eksik olur" anlamı vardır (ez-Zeylaî, Nasbu'r-Râye, I/365, 366; ez-Zühaylî, a.g.e., I/647). Ancak Dârekutni'nin naklettiği bu hadis zayıftır.

 

Hanefîlere göre, ne Fâtiha'nın ve ne de başka sûrelerin başındaki besmeleler âyet değildir. Sadece, 27/Neml Sûresi'nin otuzuncu âyetindeki besmele bir âyettir. Enes (r.a)'ten (ö. 91/717) şöyle dediği nakledilmiştir: "Rasûlullâh (s.a.s), Hz. Ebû Bekir (ö.13/634), Ömer (23/643) ve Osman (ö. 35/655) ile birlikte namaz kıldım. Bunlardan hiçbirisini besmele çekerken, işitmedim" (Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 264, 273, 275, 278).

 

Tek başına namaz kılan kimse Sübhânekeden sonra gizli olarak eûzü besmele okur ve her rek'atte Fâtiha'dan önce besmeleyi tekrar eder. Fâtiha bitince "âmin" der. Anlamı: “Ey Rabbimiz, duamızı kabul buyur” demektir (ez-Zühaylî, a.g.e., I, 646, 647).

 

İmama Uyan Cemaatin (Muktedî) Kıraati:

Hanefîlere göre, imama uyan için kıraat yoktur. Dayandıkları deliller şunlardır:

a. Kitap. Âyette şöyle buyurulur: "Kur'ân-ı Kerîm okunduğu zaman onu dinleyiniz ve susunuz ki merhamet olunasınız" (7/A'râf, 204). Ahmed b. Hanbel, bilginlerin, bu âyetin namaza ait olduğunda görüş birliği içinde bulunduklarını belirtir. Âyet; "dinleme" ve "susma"yı emretmektedir. Birinci sabah, akşam ve yatsı namazları gibi sesli (cehrî) okunan namazlara âittir. Susma ise, açık veya gizli okunsun. Bütün namazları kapsamına alır Buna göre namaz kılanların sesli namazda dinlemeleri, sessiz kılınanlarda ise susmaları vacip olur. Bu prensibe uymamak tahrimen mekruhtur.

 

b. Sünnet. hadiste şöyle buyurulur: "Kim imanın arkasında namaz kılarsa, imamın kıraati onun da kıraatidir.” (İbn Mâce, İkâme 13). Bu hadis, gizli ve açık okunan bütün namazları kapsamına alır. Başka bir hadiste söyle buyurulur: "İmam, kendisine uyulmak için öne geçirilmiştir. Bu yüzden, o tekbir alınca siz de alınız. Okuduğu zaman ise susunuz" (Buharî, Salât 18, Ezân 51, 74, 82, 128, Taksîru's-Salât 17; Müslim, Salât 77, 82).

 

Hz. Peygamber bir gün ikindi namazını kıldırırken, arkasında cemaatten bir adam "Sebbihi'sme Rabbike’l-a'lâ" sûresini okumaya başladı. Rasûlullah (s.a.s), namazın sonunda cemaate dönerek, okuyanın kim olduğunu sordu. Bir adam kendisinin okuduğunu söyleyince Hz. Peygamber: "Ben, sizden bazılarınızın benimle münâkaşa ettiğinizi sandım" (Müslim, Salât 48) buyurdu. Bu hadis, gizli okunan namazda cemaatın kıraatte bulunmaması gerektiğine delâlet eder. Sessiz kılman namazda böyle olunca, sesli okunan namazlarda öncelikle gerekli olur.

 

c. Kıyas. Cemaat üzerine kıraat gerekseydi, diğer rükünlerde olduğu gibi, namaza imam rukuda iken yetişen (mesbûk) kıraatten sorumlu tutulurdu. Ama rükû'da yetişen kimse o rek'ate yetişmiş sayılır. Böylece, cemaatin kıraati, cemaate sonradan yetişenin (mesbûk) kıraatine kıyas yapılmıştır (el-Kâsânî, a.g.e., l, 110 vd.; ez-Zühaylî, a.g.e., l, 648)

 

Hanefilerin dışında kalan çoğunluk İslâm hukukçularına göre, namazda kıraat olarak Fâtiha'nın okunması gerekir. "Fâtiha okumayanın namazı yoktur", "Kendisinde Fâtiha okunmayan namaz yeterli olmaz", "Namazı ben nasıl kılıyorsam, siz de öyle kılınız" hadisleri bunun delilleridir (bk. İbn Rüşd, Bidâyetü'l-Müctehid, Mısır, ty., I, 119 vd.; İbn Kudâme, el-Muğnî, 3. baskı, Kahire, ty., I, 376-491, 562-568; eş-Şîrâzî, el-Mühezzeb, Matbaatü'l-Bâbî el-Halebî, I, 72). Her namazın ilk iki rek'atında Fâtiha'dan sonra bir sûre okunması ise sünnettir. İmama uyan kimse, gizli okunan (sırrı) namazda Fâtiha ve bir sûre okur. Mâlikî ve Hanbelîlere göre sesli okunan (cehrî) namazda hiçbir şey okumaz. Şâfiîlere göre ise, cehrî'de yalnız Fâtiha'yı okur. Ahmed bin Hanbel'in, açıklık kazanan görüşüne göre, cemaat, imamın ilk ara verişinde, Fatihâ'nın yarısını, ikinci arada ise geri kalanını okur. Bu ikisi arasında, imamın okuyuşunu dinler (ez-Zühaylî, a.g.e., I, 649).

 

İslâm bilginleri, namazda Arapçanın dışında bir dille yapılacak kıraatin yeterli olmadığı konusunda görüş birliği içindedirler. Çünkü Kur'ân'ın dili Arapçadır, Âyetlerde; "İşte böylece, Biz onu Arapça bir Kur'ân olarak indirdik" (20/Tâhâ, 113). "Şüphesiz Biz, kâfirlerin: ‘Bu Kur'ân'ı, Muhammed'e bir adam öğretiyor’ dediklerini çok iyi biliyoruz. Kendisine isnatta bulundukları bu adamın dili yabancıdır. Kur'ân ise açık, fasîh arapçadır" (16/Nahl, 103); Kur'ân-ı Kerîm lafız ve mânâsı ile mûcizedir. Lafızlar terceme ile değiştirilirse Kur'ân, nazım özelliğini kaybeder. Bu sebeple terceme, ne Kur'ân ve ne de benzeri (misil) sayılmaz. Ancak, O'nun tefsîri sayılabilir. Tefsîr, tefsir edilenden başkadır. Bu arada, bazı Hanefîler'e göre Fâtiha'yı okumaktan âciz olan kimse, (Fâtiha'yı öğreninceye kadar Arapçadan başka bir dille geçici olarak tercümesini okuyabilir (el-Kâsânî, a.g.e., I, 112). (Hamdi Döndüren, Şamil İslâm Ansiklopedisi)

 

Kıraat, bilindiği gibi, okuma demektir. Kıraathane de okuma evi, okuma yeri anlamına gelir. Eskiden kahvehanelere kıraathane denilirdi. Gazete ve dergilerin, kitapların okunduğu yerlerdi de onun için bu ad veriliyordu. Bir nevi kültür merkezi görevi üstlenen kahvehanelerde kitap okunması, meddah hikâyelerinin anlatılması, şiir söylenmesi, bu yerlerin “kıraathane” ismiyle anılmasına da sebep olmuş, bu isim, günümüze kadar varlığını sürdürmüştür. İsim olarak hâlâ kahvehanelere kıraathane denilmekle birlikte, içinde kitap ve dergi okunan kahvehane yok gibidir. Bugünkü haliyle tam bir tembelhane, kumar ve bira içimi gibi büyük günahların açıkça işlendiği yerler olarak görev yapmaktadır kahvehaneler.   

 

 

 

 

Kur’an’ı Okumak (ve Ona Tâbi Olmak); Tilâvet

 

Tilâvet kelimesi, Arapça "t-l-v-" kökünden türemiş bir mastardır. Sözlükte; bir kimseye uyup ardından gitmek, tâbî olmak; okumak gibi anlamlara gelmektedir (Âsım Efendi, Kâmus, IV, 886-887). Tilâvet, her sözü okumak için kullanılırsa da, genel olarak tilâvet denilince, Kur'an-ı Kerîm'i okumak anlaşılır olmuştur. Kur'an'ı ve bir kitabı okumakla birlikte mânâyı düşünmek de bu kelimenin taşıdığı anlamlar içinde bulunmaktadır (Râgıb, Müfredât, 99).

 

Kur'an-ı Kerîm'de bu kök, belirtilen her iki anlamda da kullanılmaktadır. Meselâ, Şems sûresi, 2. âyetinde "Ve'l-kameri izâ telâhâ" ifadesinde, uymak, tabi olmak, izlemek anlamındadır: "Onu (güneşi) izlediği zaman aya yemin olsun" (91/Şems, 2). Müfessirler bu âyeti, "ayın güneşi izlediği zaman" şeklinde yorumlamışlardır. (bkz. Müfredat, 100). Bakara sûresi, 44. âyetinde de; "tetlûne'l-kitâb” ifâdesinde, okumak anlamındadır: "Kendinizi unutursunuz da insanlara iyililikle mi emredersiniz? Halbuki siz Kitab'ı (Tevrât'ı) okuyup durursunuz. Artık akletmez misiniz?" (2/Bakara, 44). Bakara sûresi, 121. âyetindeki "yetlûnehû hakka tilâvetih" ifadesi de hem gerçek anlamda, gönüllerine sindirerek, anlayarak okumak, hem de "tam mânâsıyla tâbi olmak" anlamlarında yorumlanmıştır.

 

Kur'an-ı Kerîm'de tilâvet; Kur'an, Allah'ın âyetleri, Kitab, Allah'ın haram kıldıklarının okunması, Peygamberlerin kıssalarının aktarılması gibi konularla ilgili olarak geçmektedir (bkz. 2/Bakara, 252; 6/En'âm, 151; 7/A'râf, 175; 10/Yûnus, 15; 26/Şuarâ, 69; 28/Kasas, 45). Tilâvet; Kur'an'ı, Kitâb'ı ve Allah Teâlâ'nın âyetlerini okumakla birlikte, bunlar üzerinde iyice düşünmek, gereğince amel etmek anlamlarını da içermektedir. Bu bakımdan kıraat, genel bir anlam ifade ederken, tilâvet daha özel bir anlam taşımaktadır. Onun için her tilâvet kıraattir, fakat her kıraat tilâvet değildir, denilmiştir (Müfredât, 100).

 

Tilâvet denilince, yukarıda belirttiğimiz anlamlarla birlikte genel olarak Kur'an'ın tilâveti, okunmasının anlaşıldığını söylemiştik. Âlimler, Kur'an'ın tilâveti konusuna büyük önem vermişler ve bunun için uyulması gereken birtakım  âdâb ve kurallar sunmuşlardır. Kur'ân tilâvetinin insanın ruhuna işlemesi ve onu yükseltmesi için, insanın Kur'an karşısındaki durumunu çok iyi anlaması gerekmektedir. Tilâvetin mânevî yönü ile ilgili birtakım  hususlar bulunmaktadır. Bunları şöylece özetleyebiliriz: Kelâmın büyüklüğünü ve ulviyetini anlamak, okunan kelâmın beşer sözü olmadığını Allah'ın olduğunu idrâk ederek, O'nun büyüklüğünü kalbinde hissetmek; kalp huzuru ve nefsin dedikodularını terketmek; düşünmek, anlamak, Kur'an'ı anlamaya engel olan hallerden sıyrılmak, Kur'an okuyan kimsenin O'nun bütün hitaplarında kendisinin kastedildiğini kabul etmek, vb. gibi konular (bu konuda daha geniş bilgi için bkz. İsmail Karaçam, Kur'an-ı Kerîm'in Faziletleri ve Okuma Kâideleri, 434-454).

 

Kur'an-ı Kerîm'de secde âyetleri bulunmaktadır ve bunların sayısı da 14'tür. Bunlara tilâvet secdesi adı verilmektedir. Kur'an'ı okuyan veya işiten kimsenin, bu yerler geldiğinde secde etmesi gerekmektedir. Ebû Hanîfe'ye göre Kur'an'ı okuyan ve dinleyen üzerine tilâvet secdesi vaciptir. bu secde namazın içinde, dışında yalnız veya bir imama uymak sûretiyle cemaat halinde de yapılabilir. (Erdoğan Pazarbaşı, Şamil İslâm Ansiklopedisi)

 

Tilâvet, 'Te-Lâ' fiil kökünden gelir. 'Gerek cismen, gerekse yaptıklarına uymak sûretiyle birinin ardına düşmek, ardından gelmek, demektir. Türkçe'de kulla­nılan ve 'ikinci derecede' anlamına gelen 'tali' kelimesi de 'te lâ'dan türemedir (Müfredat, 75). 'Ve'l-kameri izâ telâhâ' âyetinde, 'ay onu(güneşi) izlediği zaman' (91/Şems, 2) an­lamı verilmiştir. Burada 'izlemek', güneşten sonra doğ­duğu, nurunu güneşten aldığı gibi çeşitli şekillerde yo­rumlanmıştır. Ragıp el-İsfahanî, 'güneşin yolunda git­tiği, ışığını ondan aldığı' şeklinde tefsir etmektedir. İ. Kuteybe de, 'güneşi izlediği zaman' şeklinde yorumla­mıştır (Tefsîru Ğarib'il-Kur'an, s. 529).

 

Bu âyetin dışında, Kur'an'da tilâvet, 'Allah'ın haram ettikleri, Zülkarneyn, Adem'in iki oğlu' gibi kıssalar, Kur'an, Allah'ın âyetleri ve Kitapla ilgili olarak geçer; yani 'kitabı tilâvet, Allah'ın âyetlerini tilâvet' gibi (6/En'âm, 151; 27/Neml, 92; 28/Kasas, 45; 2/Bakara, 252; 7/A'râf, 175; 26/Şuarâ, 69; 10/Yûnus, 15 vs.). Tilâvet, 'Kur'an'ı, Kitab'ı ve­ya Allah'ın âyetlerini okumakla birlikte, üzerlerinde dü­şünmek, bir hadiste buyurulduğu gibi, azapla korku­tulan âyetler okunurken Allah'a sığınmak, müjdelerle ilgili âyetlerde hamdetmek, âyetlerin gereklerini yap­mak, haramları anlayıp inanmak ve işlememek, emir­leri ise yerine getirmek' anlamlarını da içerir. Bu yönüyle, Kıraet genel bir anlam ifade ederken, Tilâvet da­ha özel bir anlam ifade eder. 'Her tilâvet kıraettir, fa­kat, her kıraet tilâvet değildir.' 'Onu tilâvetin hakkı olan bir tilâvette tilâvet ederler' (2/Bakara, 121) âyetinde bu gerçek ifade edilmekte, Kitab'ın ilmine vâkıf olma ve Kitapla amel etme durumu açıklanmaktadır. “Şeytan­ların tilâvet ettiklerine uydular” (2/Bakara, 102) âyetin­de, şeytanlardan hem ins, hem cin şeytanları kastedil­mektedir. Kur'an, vahy'i açıklarken belirttiğimiz gibi, şeytanların da kendi adamlarına vahyde bulundukları­nı, yani, birbirleriyle anlaşabilecekleri bir dilde konuş­tuklarını, şeytanların fısıldama ve vesvese sûretiyle vahyde bulunduğunu, insandan olan şeytanlarınsa giz­li gizli toplantılarda Allah'ın vahyine karşı fısıldaştıklarını anlatır. İşte, bu âyette belirtilen 'şeytanların tilâve­ti' böyle bir tilâvettir; kendi vahylerindeki emir ve ya­sakları fısıldamaları, gizli gizli birbirlerine ve adamla­rına aktarmaları ve kendilerine tilâvet olunan kişilerin de, gerek tilâvet sözcüğünün anlamında yer aldığı, ge­rekse, 'uydular' kelimesiyle de belirtildiği gibi, bu emir ve yasakları yerine getirdikleri bildirilmektedir, Bu âyetteki tilâvet kelimesini İ. Cerir et-Taberî 'rivâyet et­me' anlamında kullanmıştır (Nakl. İbn Kuteybe, a.g.e., s: 59). Yaptığımız açıklama­da bu anlam da vardır; insandan ve cinden olan şey­tanlar birbirlerine kendi işleriyle ilgili olarak rivâyette, yani aktarımda bulunmaktadırlar (Ali Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, Beyan Y., s. 69).

 

 

 

Tertîl

    

Tertîl kelimesi, Arapça "rtl" kökünden "tef'l" ölçüsünde bir mastardır. Sözlükte; sözü güzel, yerinde ve düzenli söylemek, bir şeyi doğru yapmak, düzenlemek, sıralamak, açık açık hakkını vererek açıklamak gibi anlamlara gelmektedir (bkz. Râgıb, Müfredât, 273). Aralarında çok az açık bulunan ve gâyet düzgün görünen dişler için de "sağr retl" ifadesi kullanılır (Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, VIII, 5426). Bir metni okurken yavaş yavaş, acele etmeksizin, tâne tâne, her bir harfin edâsının, nazmının ve mânâsının hakkını vermek sûretiyle okumaya da tertl denmektedir. Kur'an okunuşuyla ilgili olarak, kelimeleri ağızdan kolaylıkla ve düzgün bir biçimde çıkarmak anlamındadır (İbn Kuteybe, Tefsîru Garîbi'l-Kur'an, 262). Kıraatta tertîl; yavaş yavaş, acele etmeden, harfleri ve hareketleri dizilmiş inci taneleri gibi açık bir şekilde, mana ve hikmeti düşünerek metni tâne tâne okumak anlamında kullanılmaktadır (Kurtubî, Tefsîr, I, 17).

 

Kur'an tertîl üzere nâzil olmuştur. Hz. Peygamber; "Allah, Kur'an'ı indirildiği şekilde okuyanı sever" sözleriyle Kur'an'ı tertîl ile okumayı teşvik etmişlerdir (İbnü'l-Cezerî, en-Neşr, I, 207). Nitekim Kur'an-ı Kerîm'deki "Kur'an'ı açık açık, tâne tâne (tertîl ile) oku" (Müzzemmil, 73/4) âyet-i kerîmesi de bu konuyu açık bir şekilde anlatmaktadır. Âlimler bu âyetle ilgili olarak bazı yorumlarda bulunmuşlardır. Fahreddin Râzî, "Kur'an'ı tertîl ile okumak; mânâsını anlayarak, âyetlerin içerdiği gerçekleri iyice düşünerek okumaktır. Allah'ın azametini belirten âyetleri, bu azameti gönlünde hissederek, tehdîd ve müjdeyi içeren âyetleri de, ümit ve korku duygularıyla dolup taşarak okumaktır" (bkz. Râzî, Tefsîr, XXX, 174) demektedir. Gazâlî de, Kur'an okumaktan maksadın, mânâsını anlamak ve üzerinde düşünmek olabileceğini; bunun için de Kur'an'ın tertl üzere okunmasının gerekli olduğunu vurgulamıştır (bkz. Gazâlî, İhyâ, I, 289). Bu açıklamalar ışığında Kur'an'ın tertîl ile okunmasını; onun anlamını düşünerek, harflerin çıkış yerlerine ve tecvide dikkat ederek, anlamına göre sesi yükseltip alçaltarak, bir hadiste belirtildiği gibi, hitap ifade eden yerlerde karşıdakine hitab eder gibi bir ses tonuyla, durulacak yerde durup, geçilecek yerde geçerek, ağır ağır, Kur'an'ın gerçek amacını hem duyup, hem de dinleyenlere duyurarak okumaktır, şeklinde açıklayabiliriz (bkz. Ali Ünal, Kur'an'da Temel Kavramlar, 71).

 

Âlimler, Kur'an-ı Kerîm'i sür'atlice okuyup, çok okumanın mı, yoksa ağır olarak okuyup az okumanın mı daha üstün olduğu konusunu tartışmışlar, bir kısmı "Tertîl ve tedebbür ile az okumak diğerinden daha üstündür" demişlerdir. İbn Abbas ve İbn Mes'ud bu görüşü savunmaktadırlar. Bu görüşün sahiplerine göre, kıraatten maksat; Kur'an'ı anlamak, düşünmek, içindekileri bilmek ve onunla amel etmektir (İbn Kayvim el-Cevziyye, Zâdü'l-Meâd, I, 88). Buhârî, Sahîh'inde Kur'an'ın tertîl ile okunmasının gerekliliğine ve sür'atli olarak okumanın mekruh olduğuna dâir bir bab açmış ve bu şekilde okumanın hoş olmadığını Abdullah b. Mes'ud'dan rivâyet ettiği bir hadisle açıklamıştır (Buhârî, Sahîh, VI, 109 vd). İbn Kayyim, İbn Mes'ud'dan şu rivâyeti nakleder: "Alkame, İbn Mes'ud'dan Kur'an okurdu, sesi güzel bir kimse idi. İbn Mes'ud ona "Anam babam sana feda olsun, Kur'an'ı tertl ile oku, çünkü tertîl onun süsüdür" dedi. Yine İbn Mes'ud: "Şiir söyler gibi Kur'an okumayın, çürük hurma atar gibi dağıtmayın. O'nun incelikleri üzerinde durun, kalbinizi onunla harekete geçirin" (İbn Kayyim, Zâdü'l-Meâd, 1, 89). Bu konuda İbn Abbas'tan da şöyle bir rivâyet nakledilmektedir: İbn Abbas'a Ebû Hamze: "Ben süratli Kur'an okuyan bir kimseyim. Çoğu zaman bir gecede Kur'an'ı bir veya iki defa okurum" deyince, İbn Abbas: "Benim ağır ağır bir sûre okumam, bana senin bu yaptığından daha güzel geliyor. Eğer sen bu işi yapacaksan, kulakların duyacağı ve kalbin anlayacağı bir kıraatle oku" demiştir (İbn Kayyim, Zâdü'l-Meâd, I, 89). Süratli okuyup, çok okumanın daha fazîletli olduğunu söyleyenler de kim ne kadar fazla Kur'an okursa, o kadar çok sevap kazanacağını belirten hadisi (bkz. Şerhu Sahîhi't-Tirmizî, XI, 34) hareket noktası yapmışlardır. Üçüncü bir görüş daha vardır ki, o da konuyu insanın tabiat ve alışkanlığı ile değerlendirenlerin görüşüdür. Yani Kur'an'ın kıraatini sür'atli veya ağır şekilde okumaya alışmış olan kimseler, alıştıkları şekilde okumalarıdır (geniş bilgi için bkz. İsmail Karaçam, Kur'an-ı Kerîm'in Fazîletleri ve Okunma Kâideleri, 189-191).

 

Kur'an-ı Kerîm'de "r-t-l" kökü dört defa ve hepsi de "tef'îl" ölçüsünde geçmektedir. İkisi Furkan sûresi, 4. âyetinde "ve rattili'l-Kur'âne tertîlen" şekillerinde geçmektedir. Furkan, 32’de, inkâr edenlerin Hz. Peygamber'e, Tevrat ve İncil'de olduğu gibi, Kur'an-ı Kerîm'in de parça parça değil de, hepsinin birden indirilmesi gerektiği yolundaki sözlerini anlatan âyetin devamında "Biz onu senin kalbine iyice yerleştirmek için böyle (parça parça indirdik) ve onu tane tane (ayırarak) okuduk" (25/Furkan, 32) ifâdesinde, Kur'an'ın parça parça indirilmesinin sebep ve hikmetleri anlatılmakta, Müzzemmil, 4.'de de, daha önce açıkladığımız gibi, Kur'an'ın tertîl ile; açık açık, tane tane okunması istenmektedir (73/Müzzemmil, 4). Bu Kur'an ifâdelerinden anlaşıldığına göre, "tertîl" kavramı hem Kur'an'ı kalbe iyice yerleştirmek amacıyla bölümlere ayırmak, açıklamak (bkz. Sâbûnî, Safvetü't-Tefâsir, II/573), hem de onun mânâsını düşünmek, anlamak ve yaşamak amacına yönelik olarak ağır ağır, dura dura okumak anlamlarını ifâde etmektedir (Bkz. Sâbûnî, III/728; Erdoğan Pazarbaşı, Şamil İslâm Ansiklopedisi)

 

Tertîl, Kıraet'in bir şeklidir. 'Ra-Te-Le' fiilinden 'tef'îl' babında masdardır. 'Bir şeyi doğru yapmak, dos­doğru düzenlemek, kusursuz bir düzen içinde, açık açık hakkını vererek açıklamak demektir. Aralarında pek az açık bulunan ve gâyet düzgün görülen ön dişlere 'sağr retl denir (Hak Dini Kur'an Dili, VIII, 5426). Yani, 'tertîl', 'şeyleri aralarında az bir açıklıkla oldukça düzgün bir şekilde düzene koy­mak' anlamını taşımaktadır. Kur'an'ın okunuşuyla ügili olarak, 'kelimeleri ağızdan kolaylıkla ve düzgünce çı­karmak' anlamını verir (İbn Kuteybe, a.g.e. 262). Allah, “Kur'an'ı tam bir ter­tîl üzere oku” (73/Müzzemmil, 4) buyurmaktadır. Bu, Kur’an'ı anlamını düşünerek, harflerin çıkış yerlerine ve tecvide dikkat ederek, anlama göre sesi yükseltip alçal­tarak, bir hadiste belirtildiği gibi, hitap ifade eden yer­lerde karşıdakine hitap eder bir ses tonu vererek, duru­lacak yerlerde durup geçilecek yerlerde geçerek, ağır ağır ve Kur'an'ın gerçek amacını hem duyup, hem de dinleyenlere duyurarak okumak demektir.

 

 

 

 

 

 

Kur’an’ı Nasıl Okumalı, Nasıl Anlamalıyız?

 

Kur’an’ı Anlamak Farzdır; Kur’an, Anlaşılması Zor Bir Kitap Değildir

Allah’ın insanlığa sunduğu en son ve mütekâmil din olan islâm’ın ana kaynağı Kur’an’ın önündeki en büyük engel, onun ortalama insanlar tarafından anlaşılması zor hatta imkânsız bir kitap olduğu tarzındaki “zan”dır. Maalesef bugün, müslümanlar arasında doğrudan Kur’an’la muhatap olmanın günah olduğu, Kur’an meâli ya da tefsirini okumanın mahzurlu olduğu, dahası Kur’an’ı kendi başına okuyanın sapıtacağı veya küfre düşeceği tarzındaki kanaatler-kasıtlı ya da kasıtsız olarak-hayli yaygınlaştırılmış bulunuyor. Bu yüzdendir ki, günümüz müslümanı ile inandığı dinin esasını açıklayan Kitab-ı Mübin arasına konulan kalın duvarlar bir türlü aşılamamaktadır. Kur’an’i bir temele dayanmayan birçok sözde dinî, mezhebî, tasavvufî yaklaşım, bâtıl anlayış ve hurâfenin müslümanlar arasında bu denli yaygınlaşmasının biricik nedeni, Kur’an’dan kopuk olmak, Kur’anî kültüre sahip olmamak ve Kur’anî bakış açısından yoksun bulunmaktır.

 

Kur’an, ısrarla kendisinin Allah katından bütün insanlar ve inananlar için rehber, yol gösterici, uyarıcı, açıklayıcı, kolaylaştırılmış bir kitap olarak, bir rahmet olarak gönderildiğini hatırlatır dururken; O’nun zorlaştırılmış, kapalı, şifrelerle dolu veya sadece uzmanların çözüp anlayabileceği bir kitap olduğunu söylemek, gaflet değilse ihânettir. Kur’an’ın kapağını açıp da birkaç sayfa okuyan bir müslüman, Allah’ın kitabının ne kadar kolay anlaşılır, ne kadar cezbedici ve ne kadar kuşatıcı bir kitap olduğunu hemen farkedecektir. Kur’an’ın  Arapça’dan herhangi bir dile yapılan çeviri ya da meâlindeki kapalılık, hata, dil yanlışı veya isabetsizlikler, Kur’an’ı okumamanın veya O’nu anlamaya çalışmamanın mâzereti olamaz. Üstelik, meâl, tercüme veya tefsirlerdeki- bir yerde doğal karşılanması gereken- beşerî hatalarda, öyle sanıldığı kadar büyük ve düzeltilemez yanlışlar değildir. Kaldı ki, bu engelleri aşmak da yine Kur’an’la doğrudan muhatap olması gereken müslümana düşmektedir. Ancak, görünen o ki, müslümanlar arasında yaygınlaştırılan anlayış, bu tür meâl ya da terceme yanlışlarına karşı ihtiyatlı olmak değil, tam tersine şudur: “Sakın ha, doğrudan Kur’an’la muhatap olmayın; onu her önüne gelen anlayamaz; binâenaleyh, onu anlamak için mutlaka bir aracıya başvurmak zorundasınız.” İşte Kur’an’la müslüman arasındaki en büyük engel budur ve kafalardaki bu betonlaşmış zihniyeti yıkmadan da müslümanların iflah olması mümkün değildir. İslâm dünyasının ve Türkiye müslümanlarının içinde bulundukları düşünce tembelliği, zihin kirliliği, karamsarlık, üretimsizlik, bağnazlık, kısırlık, parçalanmışlık, rezalet ve sefalet bu granitleşmiş zihniyetin bir sonucu olarak “Kur’an’ın terkedilmiş bırakılmasından” kaynaklanmaktadır.

 

Kur’an’ın kapalı, muğlak, ne dediği anlaşılmayan ya da aracısız anlaşılması mümkün olmayan bir kitap olması Allah’ın sünnetine ve adaletine ters düşer.

 

Bir kere İslâm, Allah ile insanlar arasındaki bütün put, vesen, ilâh, sihirbaz, cibt, rahip vs. türünden ne kadar aracı ve vasıta varsa hepsini ortadan kaldırmak için gelmiştir. Allah, kendisi ile kulu arasında hiçbir engeli kabul etmez.

 

“Dikkat edin! Katıksız din yalnızca Allah’a aittir. O’ndan  başka veliler edinenler, “Biz bunlara bizi Allah’a daha fazla yaklaştırsınlar diye ibâdet ediyoruz” derler. Doğrusu Allah, hiçbir yalancı kâfiri doğru yola iletmez.” ( 39/Zümer, 3 )

 

Bu yüzdendir ki  Allah, yüce kitabında doğrudan “insanlara” ve “inananlara” hitab eder; uzmanlara, aracılara veya din adamları sınıfına değil. Kur’an sayfalarını şöyle bir karıştıran herkes, bu gerçeği kolayca farkeder. Bu gerçek, hiçbir zaman, bir başkasının bilgi, tecrübe ve araştırmalarından yararlanmamak anlamına gelmez. Ancak, tekrar hatırlatalım ki, Kur’an’ın doğrudan muhatabı birey olarak insandır.

 

İkincisi; Allah  âdildir ve asla kullarına zulmetmek istemez. Dolayısıyla, Kur’an’ın bizim anlayış seviyemizin üzerinde, ağır ve kavranılması güç bir kitap olduğunu söylemek, hâşâ Allah’a zulüm izafe etmek olur. Bu tür iddialarda bulunanların şu Kur’an beyanlarından habersiz oldukları âşikârdır:

 

“Allah kimseye gücünü aşan bir sorumluluk yüklemez.” (2/Bakara, 285) “Allah sizi zorlamak istemez; Allah sizi arıtıp üzerinize olan nimetini tamamlamak ister ki, şükdesiniz.” (5/Mâide, 6) “Tâ, Sin. Bunlar, Kur’an’ın ve apaçık olan kitab’ın âyetleridir.” (27/Neml, 1) “O,size Kitab’ı açıklamış olarak indirmiştir.” (6/En’am, 114) “Allah, dinde sizin için bir zorluk kılmamıştır.” (22/Hacc, 78)

 

Üçüncü olarak, insanları dünya ve âhiret mutluluğuna kavuşturmak, onların yanlışlara düşmesini önleyip iyi ve güzel davranışlarda bulunmasını sağlamak, insan ve toplum hayatını a’dan z’ye düzenlemek amacıyla gönderilmiş olan bir dinin herkesçe “anlaşılabilir” ve “kavranabilir” ilkeler ve kurallar ortaya koyması, tabiatının gereğidir. Kur’an, insanları irşat ve uyarmak için geldiğine göre, mesajı ve içeriği kapalı, anlaşılmaz ve soyut olamaz.

 

Kur’an’ı Nasıl Okumalıyız? Kur'an'ı nasıl okumak, onunla nasıl ilişki kurmak gerektiğine da­ir çok sayıda âyet vardır. Bu âyetlerde bir hidâyet kitabı olan Kur'an'ı özüne ve amaçlarına uygun olarak okumanın yolları gösterilmiştir. Söz konusu yollar, aynı zamanda onun tefsirinin de yöntemine iliş­kin köşe taşlarını da belirleyecek bir yeterliliktedir. Kullarına karşı engin bir rahmet kaynağı olan Rabbimiz mehametinin bir tezahürü olarak indirdiği Kur'an'da yorumlama kılavuzu yerine geçecek köşe taşları mesabesindeki ilkeleri de beyan etmiştir. Bize düşen, arınmak ve arındırmak, vahiyle yenilenmek yenilemek için kılavuza uygun dü­şecek tutumlar içerisine girebilmektir.

 

Kur’an’da Nâsih ve Mensuh Var mıdır?

Nesh, bir şeyi yerinden yok etmek mânâsındadır. Bir şeyin yerine başkasını yerleştirmek demektir. Güneş gölgeyi nesh etti, onun yerine geçti. İhtiyarlık gençliği nesh etti de aynı manaya gelir.

 

Neshin şer’î ıstilâh olarak mânâsı, herhangi bir hükmün hilâfına diğer bir delilin o hükmü kaldırması veya değiştirmesidir. Nâsih, hükmü kaldıran; mensuh, hükmü kalkan âyettir.

 

Kur’an’da nâsih ve mensûh var mıdır, yok mudur; çok mühim bir bahistir. Biz burada bu bahsi aydınlatmak istiyoruz.

 

Her şeyden evvel şu noktayı belirtmek isteriz ki, Kur’an’ı Kerim’den herhangi bir âyetin neshedilmiş olduğuna dair bir tek hadis-î şerîf rivâyet edilmemektedir.

 

Hz. Peygamber, böyle bir şeyden bahsetmediğine göre, bunun nereden çıkmış olduğunu anlamak çok kolaydır. Demek ki, Asr-ı Saâdet’ten sonra, birbirini tutmadığı görülen iki âyet karşısında kalanlar, bunlardan birinin diğerini neshetmiş olduğunu sanmışlardır. Halbuki Kur’an’ı Kerîm, nasıl tefsir edilmesi gerektiğini anlatan kaideleri beyan ederken bütün kitapta birbirine uymayan, birbirini tutmayan iki âyet bulunmadığını belirtmiştir. Diğer bir âyet-i kerîmede, Kur’an’ın âyetleri arasında hiçbir ayrılık bulunmadığını anlatarak, “...Bu Kur’an Allah’tan gayrısı tarafından olsaydı, elbetteki, içinde birçok ayrılıklar ve âhenksizlikler bulacaklardı.”  (4/Nisâ, 82) diyor. Madem ki Kur’an içinde hiçbir ayrılık, hiçbir âhenksizlik yoktur, nâsih ve mensûh’un da bulunmaması icab eder. Çünkü, nâsih ve mensûhun temeli, âyetler arasında uygunsuzluklar bulmaktır. Çünkü, nâsih ve mensuhun temeli, âyetler arasında uygunsuzluklar bulmaktır.

 

Nesih meselesini Kur’an’a dayamak isteyenler, Bakara süresi 106. âyetini delil olarak sunmuşlardır. “Biz bir âyeti nesheder, yahut unutturursak, ondan daha hayırlısını yahut eşini getiririz.”

 

Bu âyetin, daha önceki şeriatlerin neshinden bahsettiği son derece âşikârdır. Çünkü nesihten başka “insâ”dan, yani unutturulan âyetlerden bahsediyor. Bu ise Kur’an’a uymaz; Bilakis Kur’an’ın saklanmış ve korunmuş olduğu bildirmekten başka A’lâ süresinde Hz. Peygamber’e  “Biz sana Kur’an’ı okutacağız ve sen asla unutmayacaksın” deniliyor. Esasen Kur’an’ı Kerim’in âyetleri vahy oldukça hemen yazıldığı için, onun unutulmasına imkân yoktur. Buna mukabil, İslâm’dan önceki dinlerden ve şeriatlerden mühim kısımların unutulmuş olduğu şüphe götürmez. Onun için Kur’an, bu âyetle, daha önce gönderilen şeriatlerin neshedilmiş, fakat ondan daha hayırlısının İslâm dini ile gönderilmiş olduğunu bildirmektedir.

 

Elhasıl, Kur’an’ı Kerim kendi âyetlerinden bazılarının neshedilmiş olduğuna dair vûcuda getirilen nazariyeleri doğrulayacak hiçbir âyeti ihtivâ etmemektedir. 

 

A-Yöntemin Temel İlkelerini Kur'an'dan Çıkararak Okumalıyız

Yönteme dair Kur'an'da geçen iki temel kavramdan söz edeceğiz. Şüphesiz tefsir usûlüne ilişkin olarak ilâhî kelâmın dile getirdiği çok sa­yıda kelime ve kavramdan bahsetmek mümkündür. Diğerlerinin bu iki­si etrafında dönmesinden dolayı, onlara uzun uzadıya değerlendirmeye­ceğiz, Kur'an'ı Kur'an ile tefsirde belki de en belirleyici rol üstlenen iki kavramdan söz etmek mümkündür: Muhkem, müteşâbih ve buna ba­ğımlı olarak anlaşılması gereken te'vil kavramı.

 

B- Kur'an'ı, Tefsir Usûlü'nün Anahtar Terimlerini Bilerek Okumalıyız

Muhkem – Müteşâbih Meselesi

Bu meseleyle ilgili anahtar âyet-i kerime şudur: “Sana Kitab’ı indiren O’dur. O’nda kitabın anası/temeli olan muhkem âyetler vardır. Diğerleri de müteşâbih âyetlerdir. Kalplerinde eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve bunları kendilerine göre yorumlamak için İlâhî kelâmın müteşâbih âyetlerinin peşine düşerler. Oysa Allah’tan başka kimse onun tevilini/kesin anlamını bilemez. İlimde derinleşenler ise, “Biz ona inandık; (ilâhi kelâmın) tümü Rabbimizdendir.” derler. Bunları ancak temiz akıl sahipleri düşünür ve anlarlar.” (3/Âl-i İmrân, 7).           

 

  Muhkem, açık olup mânâsının anlaşılması için bir başka şeye ihtiyaç göstermeyen, kendi başına kolayca anlaşılabilen âyetlerdir. Müteşâbih ise, mânâsı kapalı olan, doğrudan doğruya lafzından ne murad edildiği anlaşılmayıp başka bir âyetle tefsir edilen, birbirine benzer çeşitli anlamlara gelebilen âyetlerdir.

 

Muhkem âyetler, farzları, emir ve nehiyleri, helal ve haramı, vaad ve va’di açıklayan âyetlerdir. Müteşâbih âyetler ise, bunların dışında birbirlerini tasdik eden âyetler ile kıssa ve darbı meselleri ihtivâ eden âyetlerdir.

 

Şatıbî, müteşâbih unsurların Kur’an’da çok az olduğunu söyler ve buna delil olarak da yukarıdaki âyeti gösterir. Âyette geçen “onda ümmü’l kitab olan muhkem âyetler vardır.” ifadesinden, muhkemlerin büyük çoğunlukta olduğu sonucunu çıkarır. “Ümmü’l Kitab,” kitabın anası demektir; bir şeyin anası ise o şeyin büyük çoğunluğunu ve tamamına yakın kısmını teşkil eder. Ümmü, aynı zamanda asıl, esas manalarına da gelir.

 

Kur’an sadece insanlar arasında meydana gelen anlaşılmazlıkları ortadan kaldırmak ve onların problemlerine çözüm getirmek için gelmiştir. Müşkil ve açık seçik olmayan bir şey, sadece yeni açmazlara ve şaşkınlıklara sebep olur ve asla hidâyet ve beyan özelliği taşımaz. Oysa ki şeriat, ancak bir beyan ve hidâyettir. Dolayısıyla bu da, müteşâbihin çok olmadığının bir delili olur. Öyle ki, eğer bizzat nass (delili), şeriatta müteşâbih unsurların bulundurduğunu göstermeseydi, müteşâbihlikten söz etmeye imkân bile olmayacaktı. Ancak, nass ile varlığı bildirilen bu müteşâbih unsurlar, mükellefe (sorumluya) iman ve tasdik ötesinde bir hüküm getirmemektedir ve bu durum gâyet açıktır.

 

Muhkem: Kur'an'ın muhkem oluşu her şeyden onun korunmuşluğu ve tahkim kılınışı ile alakalıdır. Rabbimiz mesajını cin ve insan şeytanlarından hem indiriliş sürecinde hem de daha sonra korumuştur. Muhkemdir Kur'an. Çünkü hükümleri sağlamlaştırılmıştır; yerinde sökülüp atılması imkân­sız kayalar gibidir. İlâhî ahkamın yerinden edilmesi, özüne müdahale edilmesi soyut ve somut güçlerin başarabileceği bir iş değildir.

 

Rabbimiz âyetlerindeki mesajını beşerin elinde oyuncak olmaktan, her türlü tasavvurun meşrulaştıncı aracı olmaktan korumuştur. Bu nedenle Kur'an, kendi bütünlüğünde göreceliğe, hakikatin birbiri ile çeli­şen çoğulculuğuna elvermeyecek bir mahiyet taşımaktadır. Kimi kötü niyetli insanların İlâhî mesajı emellerine alet etme gayreti göstermeleri, Kur'an ile değil ancak ve ancak Kur'an'a rağmen ve onun dışında ola­bilir. Kur'an tarihi boyunca -ki on dört asırdır mesajın bulandırılmasına yol açan iyi ve kötü niyetli saptırma gayretleri vardır- görülen bu türden çabalar, İlâhî vahyin özüne ilişkin hiçbir tesirde bulunamamıştır.

 

Tevhid mücadelesinin sapmasını önleyecek açıklıkta ilkeler koyan Yüce Rabbimiz, arınmak isteyenler için mesajını muhkem kılmıştır. Bu bağlamda Kur'an'ın tüm mesajı muhkemdir: "Elif-Lâm-Râ. (Bu) İlâhî bir kitaptır ki, âyetleri her şeyden bütünüyle haberdar olan hikmet sahibi Allah tarafından (kendi bütünlüğünde) muhkem kılınmış/birbiri ile izah edilerek açık ve anlaşılır kılınmış ve mufassalen/ayrıca birbiriyle bağlantılı olarak etraflı bir biçimde dile getirilmiştir." (11/Hûd, 1). Kur'an'ın, her tür cin ve insan şeytanın "İslâmî mücâdeleyi saptırarak başarısını gölgeleme gayretlerini boşa çıkaracak evsafta oluşunu" vurgulayan diğer âyetler için bkz. 22/Hacc, 52; İlâhî vahyin göreceliğe elvermeyecek açıklıkta oluşunu vurgulayan âyet için bkz. 47/Muhammed, 20.

 

Müteşâbih: ‘Ş-b-h’ kök harflerinden türeyen bir ismi fail olan müteşâbih; kısa­ca aralarında tenakuz ve çelişki olmayan şeylerin bir biri ile benze­şen karakterde olması demektir. Kur'an'ın bütün sûrelerinde yer alan âyetleri mesajın özü itibariyle birbirine benzer; aralarında her hangi bir çelişki, uyumsuzluk yoktur. İlâhî vahiy, farklı konular üze­rinden, farklı sahnelerde mesajını dillendirmiş olsa da tüm âyetleri arasında açık ve anlaşılır bir denkliği esas almıştır. Bu nedenle tüm âyetler -muhkemler de dahil- müteşâbihtir. Müteşâbihin kapalı, muh­kemin kapalı manalar ihtivâ ettiği önyargısı doğru değildir. Eğer müteşâbihler, mânâsı kapalı âyetlerden müteşekkil olsaydı, "tüyleri diken diken eden, kalpleri yatıştıran duyarlılığa" nasıl yol açacaktı?

 

"Allah sözlerin en güzelini, müteşâbihen/birbiri ile uyumlu, kendi içinde tutarlı, her türlü ifadesini çeşitli çeşitli biçimlerde tek­rarlayan bir İlâhî kelâm şeklinde indirir. Rablerinden korkanların ondan tüyleri ürperir; (fakat) sonunda Allah'ın rahmetini hatırla­yınca kalpleri ve tenleri yumuşar, sakinleşir.” (39/Zümer, 23)

 

Kur'an'ın mesajı itibariyle kendi bütünlüğü içinde ihtilafsız -tertîl ve tertip esasına göre- tu­tarlı, mesajı birbiri ile uyumlu ve çelişkisiz bir kitap oluşunu vurgulayan diğer âyetler için bkz. 4/Nisâ, 82 (İhtilafsız); 25/Furkan, 32 (Tertîlen/tertipli; tutarlı bir bütün oluşturacak şe­kilde); 10/Yûnus, 37; 18/Kehf, 1; 32/Secde, 2; 39/Zümer, 28; 98/Beyyine, 3 (Suhufun mutahhara/arı-duru, kirlilik bulaşmmamış); 80/Abese, 11-16 (mutahhar/arı-duru, kirlilik bu­laşmamış).

 

Müteşâbihin Te'vîli: Te'vil; bir şeyin gerçekleşme zamanı, âhiri, nihai anlamı demek­tir. Tefsirde yorum anlamına gelen bu kelime Kur'an-ı Kerim'de te­rim olarak müteşâbihle ilişkilendirilmiştir. 3/Âl-i İmrân sûresi, 7. âyete göre, "müteşâbihin te'vilini/nihai anlamını Allah'tan başkası" bilemez. Müteşâbihin terim anlamını izah ve te'vili bu bütünlük için­de kavramaya çalışmadan önce âyeti okuyalım: "... İlâhî kelâmın özü (temeli) olan mukemler/açık ve kesin hü­kümlü mesajlar ile müteşâbihleri/benzetmeler içeren mesajlardan oluşan bu İlâhî kelâmı sana bahşeden O'dur. Fitne çıkarmak/kalple­ri hakikatten sapmaya meyilli olanlar, sırf kafaları karıştıracak şey­ler bulmak için ona (keyfî) anlamlar yüklemek için müteşâbihleri gündeme getirirler. Oysa onların te'vül'ni Allah'tan başkası bile­mez. Bu yüzden bilgide derinleşenler şöyle derler: 'Biz ona inanırız tümü (muhkemler de müteşâbihler de) Rabbimizin katındandır. De­rin kavrayış sahipleri dışında kimse bundan düşünüp öğüt almaz." (3/Âl-i İmrân, 7)

 

Bu âyette müteşâbih, gaybın/görünmez alemin bilgisinin insan zihnine kavratılması için yüksek teşbihlerle izah edilmesi bağlamında geçmektedir. Müteşâbihin ilk bakışta öne çıkan; "benzeşmek, birbi­rine uyumlu olmak" mânâsı, kavramsal bir mahiyet kazanarak geniş­lemiştir. Böylece müteşâbihin terim anlamı şöyle bir mahiyet kazan­mış olmaktadır:

 

Müteşâbih; Yüce Allah'ın sınırlı kavrama yeteneği­ne sahip olan insanoğluna, görünmez âlemin bilgisini yüksek teşbih­lerle beyan ettiği âyetlerdir. Eğitimde de kullanılan "bilinenden bilin­meyene, somuttan soyuta" yöntemi insanoğlunun sınırlı kavrama yeteneğini harekete geçirmek için neredeyse tek yoldur. Yani Allah'ın zatını tanıtan sıfatları, cennet, cehennem, melekler v.b. konu­lar ancak teşbihlerle -müteşâbih olarak- beyan edilebilirdi. Gayb âle­minin başka türlü de -mesela, soyuttan somuta, bilinmeyenden bili­nene doğru- açıklanması, tanıtılması idrâk alanı sınırlı beşeri noksan­lıklar taşıyan insanlara izah edilmesi mümkün de değildir.

 

Tanımdan da anlaşılacağı gibi, kapalılık müteşâbih âyetlerin Kur'ân’î lafızlarında değil, yüksek benzetmelerle insan zihinine yak­laştırılmak istenen konuların sınırları aşan boyutundadır. Bir örnekle izah edecek olursak; cennet Rabbimizin teşbihlerle biz mü’minlere anlattığı akidevî bir konu olup, çok sayıda âyette ondan söz edilmiş­tir. Bu söz edişler müteşâbih/benzetmeli bir mahiyet taşımakta ve bi­zim kalplerimizde İlâhî kelâmın murad ettiği kadarı ile sınırlı bir inanç oluşturmaktadır. Öte yandan Ahiret hayatında bir mutluluk yurdu olarak mü’minlere va'dedilen cennetin bilgisi Kur'an'da anılan­larla sınırlı değildir. Fakat insan olarak dünyada kavrayabilecekleri­miz de bize anlatılanlarla sınırlıdır.

 

Şimdi bu durumda bize anlatılanların ardına düşmek boşuna bir çaba olmaktadır. İşte gözün kulağın ve kalbin sorumlu olduğu bu boş çaba içerisine düşenler müteşâbih'in te'vilini araştırmaya kalk­makla suçlanmaktadırlar. Müteşâbih'in te'vilinin peşine düşenlerin ise, "halis niyet taşımayan fitneciler" olduğu beyan edilmiştir. 

 

C- Amacına Uygun Olarak Okumalıyız

İlâhî mesajın temel amcacı, "muttakileri hidâyete erdirmek"tir. Rabbani bir tebyin olan Kur'an, kalbini hak söz ile arınmaya açık tu­tan ve kendine alçak gönüllü olmayı ahlâk edinen kimseler için hidâyet kaynağıdır. Yoksa O, her insanın sadrına şifa verecek değildir. Bu nedenle Kur'an'ı her okuma ve anlama çabası hidâyetle sonuçları­mayabilir. Bunda şaşılacak bir şey yoktur.

Kur'an ile kimlerin hidâyete erebileceğini aşağıdaki birkaç âyetin mealinden okuyalım: "(Şu) söylenen her sözü (dikkatle) dinleyen ve onların en güzeli­ne uyan (kullarım)a (müjdeler vardır, çünkü) onlar Allah'ın hidâyetine mazhar olmuşlardır ve onlar gerçekten) akıl iz'an sahipleridir." (39/Zümer, 18)

 

"Kur'an insanoğluna bir rehber (hüden), bu rehberliğin apaçık bir delili (beyyine) ve doğruyu yanlıştan ayırt edici bir ölçü (furkan) olarak (ilk defa) bu Ramazan Ayı'nda indirilmiştir..." (2/Bakara, 185). Kur'an'ın bir hidâyet kitabı olduğunu ve "ancak takvâ sahipleri için rehber olabileceği" ısrarla vurgulayan çok sayıda âyet vardır, bunlardan bazıları için bkz. 2/Bakara, 1 -3; 3/Âl-i İmran, 101; 6/En'âm, 104; 7/A'râf, 203; 10/Yûnus, 107; 16/Nahl, 104; 17/İsrâ, 9; 45/Câsiye, 29-30 vd.

 

Kur'an'ın temel amacı, insanları hidâyete sevk etmektir. Bu ne­denle onun bir hidâyet kitabı olduğunu unutarak okumak, insanı ya­nıltıcı sonuçların handikaplarına düşürecektir. Mesela, onu bilimsel gelişmeler hakkında bilgi vermek zorunluluğu ile karşı karşıya bırak­mak, Kur'an'ın hidâyet kitabı olduğunu unutmak demektir. Geçmiş­te bu tür bir yanılgı ile Kur'an'a yaklaşanlar, dünyanın düz olduğunu ve dönmediğini İlâhî kelâma onaylatmak gibi bir handikapa düşmek­ten kendilerini kurtaramamışlardır.

 

Tefsir'deki yetkinliğinden kuşku duymadığımız Fahruddin Razi, 27/Neml, sûresi 61. âyette geçen "yeri sizin döşek kıldık" şeklindeki ni­met vurgusunu, dönemin bilimsel anlayışını belirleyici kılarak tefsir edince ortaya bugün için gülünüp geçilecek bir yorum çıkmıştır. Ra­zi döşek meselinin çağrışımlarını, yeryüzünün küre şeklinde olduğu­nu ama dönmediğini -sakin olduğunu- ispatlamak için kullanarak şöyle demiştir: "Eğer hareketli olsaydı, mutlak mânâda o yeryüzü bizim için bir döşek olmazdı. Çünkü yüksekten atlayan bir kimsenin bu durumda yer yüzüne düşmemesi gerekirdi. Zira yeryüzü kayıp gitmektedir. Bu insan da boşlukta kalmaktadır.” (Fahruddin er-Râzî, Tefsir-i Kebir Mefatihu'l-Gayb, Ankara, 1988, cilt: 2, s. 113-114).

"Döşek meseli" aslında Yüce Allah'ın insanoğluna nimetlerini hatırlatmaktan ibarettir. Bu ve benzer âyetlerin mesajının amacı dışın­da yorumlanması son derece yanlıştır. Şükür gerektiren bir çok İlâhî lutfun hatırlatıldığı diğer âyetlerin mesajı gibi bu da kendi gâyesi ve bütünlüğü -bağlamı- içinde tefsir edilmelidir. Bu sebeple, yeryüzünün beşiğe benzetildiği 43/Zuhruf sûresi, 10. âyeti de aynı şekilde "dün­yanın hareketli olduğuna, döndüğüne kanıt olarak kullanılmamalıdır. Çünkü "bilim"in verileri her zaman için "yanlışlanabilir" tartışılabilir, hipotetik materyaller ihtivâ etme kabiliyetini haizdir. Bundan daha fazla değer vermek, Kur'an'ı ikincil kaynak durumuna düşürür; bilimi birincil-belirleyici, etkin kaynak mesabesine çıkarır. Ki, bu durum­da İlâhî olanın beşeri olan tarafından kuşatılması, belirlenmesi duru­mu ortaya çıkar.

 

Böyle bir yanılgı ile günümüzde Kur'an'ı tefsir etmeye kalkanlar da abesle iştigal anlamına gelecek uğraşlar içine girebilmişlerdir. Na­sıl dünyanın düz oluşuna ilişkin hakim bir yargıyı, Kur'an'dan delillendirmeye kalkmak yanlışsa, hipotetik-zanni yargılar içeren ve her zaman "yanlışlanabilir" bîr mahiyet taşıyan kimi moda düşünce ve kanaatleri -meselâ dünyanın döndüğü ve yuvarlak olduğu gibi- İlâhî vahye onaylatmaya çalışmak da yanlıştır.

 

Bu tür yanlışları Kur'an'ı bilimsel yorumlama kaygısı güden "mo­dern bâtınîler" çokça yapmaktadırlar. Örneğin, cehennemin bir bö­lümü ve sıfatı olan "sekar"a, bilgisayar diyecek kadar modern bilim karşısında kompleksli hareket eden bazı yorumcuların düştüğü du­rum, en az dünyanın düz olduğunu söyleyenlerinki kadar traji-komik bir vehâmet düzeyini imlemektedir (Y. N. Öztürk, Kur'an'daki İslâm, İstanbul, 1993, s. 21).

 

Yahut da İlâhî kelâmın amaçları arasında yer almayan "insanlığın aya gidebilme imkânı" hakkında Kur'an'ı konuşturmaya kalkanlar, zorla kendisinden bilgi devşirmeye çalışmakla nevalarını Yüce Allah'a onaylatmaya çalışarak aslında zanni olanla yakînî olanı kuşat­ma altına almak gibi abes bir görev üstlenmiş olmaktadırlar. Kısacası, ona olmayan anlamlar yüklemek veya gâyesi dışında bilgiler sağ­mak maksadı ile okumak son derece yanıltıcı sonuçlara yol açacak­tır. Bu da Kur'an'ın moda bir akımın, bir felsefi görüşün, bir ideolo­jinin yedeği, onaylayıcısı durumuna indirgemek mânâsına gelecektir. İşin vehameti ve traji-komikliği ise, aradan zaman geçmesi ile anla­şılacaktır. Orta çağda Katolik Kilisesi'nin bu ikrah ile dayattığı, "dün­yanın düz ve kainatın merkezi olduğu" inancı bugün ne kadar komik karşılanmakta ise, hipotetik/bilimsel bir dille ifade edilmesi gereken rnoda bir düşüncenin dînî bir ifade ile i'tikad haline getirilmesi gele­cekte o kadar komik karşılanabilecektir.

 

Her zaman yanlışlanabilir doğrular içeren bilimsel konuların dînî ifadeler aracılığıyla kutsanmaya çalışılması veya mü’minlerde varolan kompleksleri giderme gâyesi ile Kur'an'ın enstrümantal/araç duru­muna düşürülmesi son derece yanlıştır. Çünkü bir hidâyet kitabı olan Kur'an'ın hipotetik bilgiler verme gâyesi yoktur. İlâhî kelâmın gâye­si; Allah'ın mütevazi, arınmak isteyen kullarına yol göstermektir.

 

Özetle, Kur'an'ın amacı; ona gönül veren mü’minler için, insanların etkilerine açık olan itikadı ve amelî alanları sürekli yeniden onarmayı öğreten hükümler va'z etmektir. Buna ek olarak yeryüzünde adaleti ika­me etme görevini icra ederken karşılaşılan sorunlara 'Ahiretin önceliği ilkesi'nden hareketle çözümler bulmayı mü’minlere öğretmektir.

 

1-Allah'ın Adı ile ve Arınmak İçin Okumalıyız

a) Besmele ile Başlamak Farzdır: Kendi yaşamının farkında olup, kaderini tayinde söz sahibi kılın­mış bir varlık olan insanoğlu bilinçli olduğu oranda beşeri zaafların­dan arınabilmektedir. Bu nedenle eylemlerini bir alışkanlık eseri de­ğil de belli bir şuurla yapması insanların tekamülü için elzemdir. İlâhî vahyi önyargılardan arınarak okumak gerekir. Salt "Allah'ın adı ile" O'nun rızasını kazanmak maksadı ile girişilen çabalar, mesajın doğru kavranmasında başarılı olabilecek bir mahiyet taşımaktadır. Zaten Allah'ın adı ile başlamayan, İlâhî vahyin ölçüleri anlamlandırıl­mayan hiçbir fikri arınma ve hiçbir amel İslâmîlik vasfını hak ede­mez. Değil mi ki İlâhî vahiy, ilk hitabını "Yaratan Rabbînin adı ile oku!" şeklinde yapmıştır? Öyleyse O'nun adı ile başlama bilinci ta­şımayan hiçbir fehm-fıkh ve eylemlilik çabası Rabbânî rızâya ulaşa­mayacaktır.

 

Övülmeye değer bulunan bu bilinçlilik hali, İlâhî vahyin ilk hita­bında şöyle dillendirilmiştir: "Oku! insanı bir alaktan Yaratan Rabbinin adı ile oku! Çünkü Rabbin sonsuz kerem sahibidir." (96/Alak, 1-3)

 

Allah'ın adı ile okumak, O'nun rızasını ve memnuniyetini arzula­yarak mücadeleyi biçimlendirmek anlamına da gelmektedir. Bu nok­tada Kur'an okumaları eğer şer odaklarını memnun etmeyi amaçla" yarak yapılıyorsa, İlâhî rızadan hiçbir iz taşımayan sonuçların hası olmasına engel olmak mümkün olmayacaktır. Bu nedenle aşağıdaki âyette beyan edildiği üzere, niyetin halis olması gerekmektedir; Al­lah'ın adını yüceltmeyi amaçlamayan okuma hiçbir şekilde İlâhî vah­yin bütüncül mesajını doğru takdir edemeyecektir: "Ama (hem gece hem de gündüz) Rabbinin adını an! Ve bütün varlığınla kendini O'na ada!" (73/Müzzemmil, 8)

 

Önyargılardan arınarak, Allah'ın rızasını kazanmak için Kur'an'ı okumak, istiâze ile/şeytani olan her tür güç odaklarından İlâhî vah­yin esenliğine sığınarak mümkündür. Hem şeytani güçleri hem de Rabbi memnun etme amacı taşıyan Kur'an okumaları, yarım gönül­lü münafıkların işidir. Günümüzde bu tür münafıklar, Kur'an'ın aslına nüfuz edemedikleri için mânâsında, meal ve tefsirinde reform yapma, İlâhî vahyin te'vili ile tahrif yapmaya yönelmektedirler. Çün­kü onlar her işlerinde olduğu gibi vahyi te'vil etmede de Allah'a istiâze'de bulunmamakta, tâğutlara sığınmaktadırlar. Oysa sığınmaya değer tek güç Allah'tır: "Şimdi Kur'an okuyacağın zaman, hemen o kovulmuş şeytandan istiâze yap: Allah'a sığın (Eûzü-Besmele çek). Gerçekte onun İmana eri­şenlerin ve Rablerine güven bağlamış olanların üzerinde bir nüfu­zu/etkisi yoktur. Onun yalnızca kendisini izlemeye istekli olanlar üzerinde ve bir de ona tanrısal nitelikler yakıştıranlar üzerinde et­kisi vardır." (16/Nahl, 98-100)

 

Kur’an’ı Her Türlü Vesvese ve Önyargıdan Arınarak Sırf Allah İçin Okumak: Kur’an’ın ilk cümlesi “Oku” emriyle başlar; ancak, şöyle devam eder; “Yaratan Rabbinin adıyla...” (96/Alak,1) Yani besmele ile... Allah adına, O’nun rızasını kazanmak için, O’nun lütfu ve keremi ile, O’nun yardımı ve inâyetiyle, O’nun koruması ve gözetimi altında...

 

Buna ilâveten, Kur’an okurken şeytan iğvâsı ve vesvesesinden Allah’a sığınmak gerekir; “Kur’an okumak istediğin zaman kovulmuş şeytandan Allah’a sığın.” (16/Nahl, 98)

 

Kafası ve gönlü şeytani vesveselerle dopdolu ve karmakarışık hale gelmiş, günahkâr, kibirli ve nefsinin esiri olmuş kimseler Kur’an’ın mânâlarını anlamakta güçlük çekerler, hatta anlamayazlar. Kalb, şeytani vesveselerden, dünyevi düşünce ve endişelerden kurtulduğu nisbette Kur’an’ı anlamak kolaylaşır (İhya, 1/807).

 

Kur’an’a yönelirken kurtulmamız gereken tek şey, şeytani vesvese ve iğvâlar değildir. Kafamızdaki betonlaşmış önyargılardan ve kalıplaşmış sabit fikirlerinden de kurtulmak zorundayız. Bu tür beşerî zaafların cenderesinden kurtulup en azından özgür bir kafa ile Kur’an’a yaklaşma arzusu taşımadan, onu okuyup anlamayı amaçlayan bir gönül hazırlığı yapmadan bir kitabın kendine özgü engin ve parlak niteliklerini kavramak mümkün olmaz.

 

2) Tâğutları İnkâr Ederek Okumalıyız

"Günümüzde birtakım çevrelerin sistemlerin düzenlerin onayını alabilmek için veya zâlimlerden "aferin" alabilmek için, ya da özgü­venden yoksun kompleksli kişiliğini doyurmada dünyayı ahirete ter­cih eden bir ahlâkı tercih ettiği için Kur'an'ı yorumlamaya kalkan Samiriler vardır. Böyle kimselerin Kur'an'ı doğru anlama ve doğru tebliğ etmeleri mümkün değildir. Çünkü Onlar Kur'an'ı Allah'ın adı ile değil tâğutun adı ile okumakta, yorumlamakta, hatta tefsirleri ile tahrif etmeye kalkmaktadırlar.

 

Tâğuttan yardım dilemek için, zâlimlerin rızasını elde etmek için Kur'an'a yapılan tüm müracaatlar telafisi imkânsız yanlışlara yol açacak, İlâhî mesajın bir kısmının ya neshi/hükmünün ortadan kal­dırılmak istenmesi ile ya da müstekbirlerin hatırı için tahrif edilmesi sonuçlanacaktır. İslâmî bir dâva, tâğutlardan müdâhane/yağcılık ve ilkesizlik yaparak onların gönüllerini alma anlamına gelecek hiçbir yardım almamalı, İlâhî mesajı da onların gözlüğü ile okuyup yorum­lamaya kalkmamalıdır. "Saray uleması" diye geçmişte ünlenen Samiri kılıklı bir takım "dîn!" uzmanlarının Allah'ın bizim için seçip râzı olduğu İslâm'ı zâlimlerin hizmetlerine sunabilmek için çeşitli çaba­lar içerisinde oldukları tarih boyunca vaki olmuştur. Böyle kimsele­rin varlığı fitne/sınama vesilesi olarak, Kıyamet'e kadar da devam edecektir.

 

Furkanın/doğru ile yanlışı ayırdetmenin ölçülerini lütfeden İlâhî kelâm, zâlimlerin yanlışlarını onaylama, fasıkların günahlarına fetva çıkarma aracına indirgendiğinde tabii ki, sonuçta Kur'an anlaşılamayacaktır. Çünkü Kur'an, sadece kalplerini arınmaya açık tutan, mütevazi, Rablerine karşı sorumluluk bilinci taşıyan kimseler için bir hi­dâyet kaynağıdır. Muttakiler için Kur'an'ın genel mesajı Arapça bilmeseler de meal, tefsir okumasalar da, ilkesel ve amelî yol gösteri­ciliğe İlâhî rızayı kazanmaya elverecek açıklıktadır. Çünkü yeryüzün­de her zaman İslâm'ı yaşayan sünnet ile hayatına hakim kılmış bir zümre mutlaka var olmuş, Kıyamet'e kadar da var olmaya devam edecektir.

 

Tâğutu inkâr etmeden iman etmek nasıl mümkün değilse, tâğut adına Kur'an'a başvurmak da fehm-fıkh çabalarında istenmeyen ne­ticelerin hasıl olmasına yol açacaktır. Aslında Kur'an, bütün boyutla­rı ile açık ve anlaşılır bir mahiyet taşımaktadır. Fakat asıl sorun, müs­tağnilerin, müstekbirlerin, zâlimlerin kısaca arınmak değil saptırmak için pazarlıklı bir şekilde Kur'an'ın açacağı kapıların önünde bekle­şen kötü niyetli kimselerden ve onlara içerden izinsiz yardım yapma­ya kalkan işbirlikçilerin "Allah'ın adı ile" olmayan çabalarından kaynaklanmaktadır.

 

Tâğutların râzı olduğu bir mücadele nasıl İslâmîlik vasıflarından uzak ise, İlâhî rızayı elde etmede bulanık niyetler taşıyan her okuma da Kur'an'ı yanlış anlamaktan, yanlış yerlerde araçlaştırmaktan asla kurtulamayacaktır. Rabbimiz çok sayıda âyette bu tehlikeye dikkat çekerek loyalist/bağımlı, yamalıkçı, eklemlemeci, entegrist kişilerin muhtemel saptırmalarına karşı bizleri uyarmakta, mücadelenin ' tagutu inkâr"la başlaması gerektiğini beyan etmektedir: "O halde tâğuta/şeytani güç ve düzenlere (uymayı) reddedenler ve Allah'a inananlar, hiçbir zaman kopmayacak en sağlam mesne­de/urvetü'l-vüskaya tutunmuşlardır. Zira Allah her şeyi işitendir, her şeyi bilendir." (2/Bakara, 256)

 

Burada Peygamberimizin "müstekbirlerin hatırı için mustaz’afların kalbini kırmakla sonuçlanabilecek eğilimleri"nin eleştirildiği 80/Abe­se Sûresi âyetleri hatırlanmalıdır. Eğer bu eğilime Rabbani izin çık­mış olsaydı, İslâmi mücadele ana caddesinden, asıl ekseninden sapa­bilecekti. Öte yandan bundan daha kötüsü İlâhî vahyin sağladığı ola­nakları zâlimlerle ilişkilerde, heba etmek de mümkündür.

 

Bu sebeple Kur'an'ın mesajının gönüllerde meydana getirdiği kazanımların yok olmasına yol açabilecek, haksızlığı körükleyici, sömü­rüye çanak tutucu, zulmü meşrulaştırıcı tutumlardan kaçınmak şart­tır. Aksi takdirde Rabbani mesaj, "mücadelede kazanılanın masada kaybedilmesi" mânâsına gelebilecek ilişki biçimlerinin meşrulaştırıcı aracı durumuna düşürülmüş olacaktır. Ki bu tür anlama ve yorumla­ma şekilleri ile, İlâhî mesajın doğru kavranması/fıkhedilmesi imkân­sızdır. Kur'an ile olan ilişkide niyetin sonucu nasıl da belirlediğini aşağıdaki âyetleri mealinden okuyalım: "Ve (gerçeği anlamamalarından ötürü onlara) Kur'an okunduğu zamanlar seninle Ahiret'e inanmayacaklar arasına görünmeyen bir perde çekeriz. Ve kalplerine, kalplerine onu kavramalarına engel olacak bir örtü koyarız ve kulaklarına da bir tıkaç. Ve bu yüzden Kur'an okunurken ne zaman Rablerinden tek ilâh olarak söz etsen nefretle sırtlarını dönüp giderler. Seni dinledikleri zaman, Biz onların aslında neye kulak kesildiklerini ve kendi aralarında görüş­tükleri zaman, bu zâlimlerin (birbirlerine): '(Eğer Muhammed'e uyarsanız), düpedüz büyülenmiş bir adama uymuş olacaksınız.' de­diklerini çok iyi biliyoruz." (17/İsrâ, 45-47)

 

3) Müdâhanesiz Okumalıyız

Tâğutlarla ilişkiyi belirleyen bir diğer ilke de, "müdâhane et­memektir. Müdâhane; şer güçlerin ilgisini, sevgi ve hoşnutluğunu elde etmek için yağcılık yaparak ilkesiz davranmaktır. Bu ilkesizlik hali ile yapılan Kur'an okumaları, "Allah'ın adaleti ikame etme emri"ne hizmet edeceğine, bir kısım âyetlerin içinin boşaltılmasına, bir kısmının tahrifine ve neshine/hükmünün ortadan kaldırılmasına yol açabilecek tehlikeleri özünde  barındırmaktadır.

 

Bize göre Kur'an'ın kimi konularını kimileri ile rekabete sokmak, birbirleri ile üstünlük yarısına sokmak müdâhanedir. Fariza veya tavsiye içeren âyetleri birbirleri içerisinde kıymetlendirme hiyerarşisine tabi tut­mak, anlatım kolaylığından çok etkisiz kılma çabasından başka bir şey değildir. Mesela, ilim öğrenmek de, tesettürü başörtüsü ile taçlandırmak da gereklidir. Fakat bunların birinin diğerinden daha üstün ve öncelikli olduğunu iddia etmek gayba taş atmaktır. Çünkü hagisinin Allah katın­da diğerinden daha öncelikli olduğunu O'ndan başkası bilemez.

 

Aynı şekilde Allah'ın bazı âyetlerinin "yasama ruhu, fiilî yasama ayırımları ile, devir değişti" türünden bahanelerle neshine yol açabi­lecek tutumlar içerisine girmek, Kur'an'ı Allah'ın adı ile değil, tâğutun adı ile okumaktan ileri gelmektedir. Ki, bu tutum Kitab'ı ikincil kaynak durumuna düşürmekte, seküler aklı birincil kaynak durumu­na yükseltmektedir. İlkeyi değil, icâbât-ı vakt-i hal'i (reel politiği ve­ya mevcut durumun geçici, dönemsel şartlarını) kutsallaştıran, müstekbirlerin hatırı için mustazafların gönlünü kırmaya yol açan bu tür tutumlar, Kur'an mesajının yanlış anlaşılmasına ve yanlış yaşanması­na yol açacaktır. Aşağıdaki âyetler zâlimlerle olan ilişkilerde Kur'an talebelerinin takınması gereken onurlu tutuma dair Rabbani buyruk­ları özetlemektedir. Bu tür saptırıcılara karşı nasıl uyarıldığımızı ve tehlikelerin her zaman varolacağını, Peygamberimizin şahsında dile getiren İlâhî vahyin mesajından okuyalım: "Gerçek şu ki, yalnız senin Rabbin, kimin kendi yolundan sap­tığını blîlir ve yalnız O'dur, kimin doğru yolda olduğunu bilen. O halde kâfirlerin arzu ve özlemlerine uyma. Onlar senin (kendile­rine müdâhane yapmanı/yağcılık yapacak derecede yumuşak davranmanı isterler ki, kendileri de sana yumuşak davransınlar. Ay­rıca yemin edip duran alçağa uyma, yahut iğrenç dedikodular ya­pan iftiracıya, yahut iyiliğe mani olana, (yahut) günahkar zorbaya, yahut ihtiraslarına esir olmuş zâlime ve bütün bunların ötesinde (insanlara) hiçbir faydası dokunmayana." (68/Kalem, 7-13)

 

4- Arınmak İsteyenlere Öncelik Vererek Okumalıyız

"İçlerinden seni dinleyenler vardır. Biz onların kalpleri üzerine anlamamaları için örtüler, kulaklarına da ağırlıklar koyduk. Her mucizeyi görseler de ona yine inanmazlar. Seninle tartışmak için sana geldiklerinde o Kâfirler derler ki; bu öncekilerin masalların­dan başka bir şey değildir." (6/En’âm, 25)

 

Arınmak gi­bi hiçbir niyet taşımayan -üstüne üstlük mücadeleyi ekseninden sap­tırmaya çalışan- müstekbirleri kale alan bir yorumlama yöntemi, İlâhî vahyin neshi ve tahrifi ile, İslâm dâvâsının yolundan sapması ile sonuçlanabilecektir. Çünkü kendilerini arınmaya muhtaç hissetme­yen, gurur ve kibir küpü bir kalp ile Kur'an'ın açacağı kapıların önü­ne gelen bu kimseler, aslında gereğince iman etmek için değil, sap­tırmak için gelmişlerdir. Mü’minlerin bu kimselerin kalıplarına ve dış görüntülerine aldanarak atacakları her adım, İslâm dâvâsının sapmasına ve Kur'an'ın temiz gönüllere gidecek mesajının tarihte ve günü­müzde zâlimlerin hoşuna gidecek şekilde İlâhî mesajının önünün tı­kanmasına yol açacaktır.

 

Tarihte İlâhî vahyi tâğutların istekleri, şirk kültürlerinin etkisi ile yo­rumlayan işbirlikçi Sâmirî'lerin örnekleri çoktur. Geçmiş vahiyler bu şe­kilde asıl amacından, mihverinden sapmış ve onların şahitlikle görevli ümmetleri geçici olanın büyüsüne kapılarak saf, an, duru olan Rabba­ni mesajı bu nedenle bulandırarak sonraki nesillere aktarmışlardır. Bu duruma en iyi örnek, Yahudiler ve Hristiyanlardır. Hristiyanlar Yunan pagan kültürü ile zihinleri talan edilmiş ve Roma uygarlığının hakim putperest paradigmasının etkisi altında yaşayan geniş kitlelerin cazibe merkezi olabilmek için onların yanlışlarını önce sineye çekmişlerdir. Da­ha sonra da sineye çektikleri şirk tezahürlerini İsa Peygamberin şahsın­da yeniden üretmiş, yeniden canlandırmışlardır. Aynı şekilde benzer bir yanlışı da kapitalistleşme sürecinde yapmışlardır. Sanayi devrimi ile bir­likte başlayan, 1789 Fransız Devrimi ile perçinlenen süreçte, "sınırsız maddî olanaklar elde etme, sonsuz büyüme amacı ile hareket eden" talancı liberal dünya görüşü, her tür mistik tasavvuru önünde en­gel olarak görmüştür.

 

Halen de içinde yaşadığımız bu dönemin miladı olan Fransız Devrimi'nin laik-seküler idealleri ile Hristiyanlığın hayata çekidüzen ver­meyi amaçlayan nasslarına sokağa çıkma yasağı konulmuştur; dini bir çok görüntü vicdanlara ve mabedlere hapsedilmiştir. Tabii ki Hristiyanlığın seküler politikaların emrine verilme süreci  başlamamıştır. Maalesef Yunan pagan kültürünün şirk unsurlarını, M.S. 325 yılında başlayan konsiller zinciri ile, gerçek dinin tahrifin­de kullanmaktan çekinmeyen Katolik Kilisesi, yeni dönemde de libe­ral dünya görüşünün "Allah'a alan tahsis etme emeli"ne karşı direnememiş, sessizliğe bürünerek durumu sineye çekmiştir. Bireylere sı­nırsız bir hareket alanı açan, hiçbir güce karşı sorumluluk bilinci uyandırmayan bu dünya görüşü Birinci ve İkinci Dünya talan savaş­larını örgütlemiştir.

 

Rabbimiz önyargı ile İlâhî bildirime yaklaşanlar için hakikatin kapı­larını kapatmıştır. Çünkü niyetleri annmak değil, saptırmaktır. Öyleyse müstekbirlerin kabulünü kolaylaştırmak gâyesi ile de olsa İlâhî hakikat dili eğip bükerek değil, olanca çıplaklığı ve olanca açıklığı ile dillendirilmelidir. Çünkü kendini kendine yeterli görüp kibire kapılanlar, haksız yollarla elde ettikleri menfaatlerinin ve statülerinin sarsılacağı hiçbir ha­kikati kabule yanaşmayacaklardır. Eğer zâlimler, tevhid ve adaletin ye­gane teminatı olan İlâhî hakikatin kapılarına dayandılarsa bilinmelidir ki bu, saptırmak içindir desteklemek için değil. Yüce Allah ve mesajı kar­şısında takınılması gereken alçak gönüllü tutum yerine, istiğnayı ahlâk edinen yeryüzünün mağrur putperestleri, yaşadıkları müddetçe İlâhî vahyin saf kaynağını asıl mihverinden, kendi bütünlüğünde kopararak bozmaya çalışacaklardır. İsrâ Sûresi'nden konu ile ilgili ufkumuzu açan uyarıcı bir kaç âyet okuyalım: "(Ey Muhammedi) onlar (yolunu şaşırmış kimseler), Bizim adı­mıza, vahyettiğimizden başka bir şey ortaya atasın diye, seni ayartarak vahyettiğimiz gerçeklerden uzaklaştırmaya çalışmaktalar, öy­le ki, bunu başarabilselerdi, seni kendilerine hemen dost edinirler­di. Eğer sen(in imanını) berkitmemiş olsaydık, belki de onlara biraz olsun eğilim gösterecektin. O zaman sana hayatta da, ölümünden sonra da kat kat (azap) tattırırdık ve Bize karşı sana yardım edecek kimseyi de bulamazdın!" (17/İsrâ, 73-75). Rasûlullah'ın Müstekbirler'in saptırma amacıyla tezgâhladıkları oyunlara karşı Rabbimiz'den tarafından korunduğu, birçok âyette tekrar edilmiştir; bkz. 2/Bakara, 120, 145; 5/Mâide, 48-49; 6/En’âm, 150; 10/Yûnus, 93; 13/Ra'd, 37; 18/Kehf, 27-28; 28/Kasas, 49-50, 87; 42/Şûrâ, 24; 68/Kalem, 8-10; 69/Hakka, 44-48.

 

İlâhî vahyin ebedi mutluluğun anahtarlarını veren hatırlatma ve öğütlerinden, sadece arınmak isteyenlerin bir nasibi vardır. Yoksa kötü niyetle Kur'an'ın mesajına yaklaşanların ondan bir hayır elde etmeleri mümkün değildir. Öyleyse tâğutların rızasını elde etmek amacı ile Kur'an'ı emellerine alet eden okumalardan dolayı, Allah'ın adı ile, annmak için vahye gönül veren biz mü’minler moralimizi boz­mamalıyız. Çünkü aşağıdaki âyetler, Peygamberimizi bile kuşatacak kadar amellerini süsleyen bu tür saptırıcıların her zaman bulunacağı­nı beyan etmektedir: "İstiğnâ edene/kendini kendine yeterli görüp Allah'a muhtaç ol­duğunu itiraf edecek tevazuya sahip olmayanlarla gelince, sen bü­tün ilgiyi ona gösterdin. Halbuki, onun arınmaktan geri kalmasın­dan sen sorumlu değilsin. Ama sana büyük bir istekle geleni ve (Al­lah ) korkusu ile (yaklaşanı) sen görmezden geldin! Elbette bu (me­saj)lar yalnızca birer hatırlatma ve öğütten ibarettir. Kim istekliyse O'nu hatırlayıp öğüt alabilir." (80/Abese, 5-12)

 

Sözün özü, Kur'an mağrur ve iflah olmaz müstekbirleri değil, mustad'aflan kollayan bir bilinçle okunmalıdır. Geçmiş yüzyıllardaki ve günümüzdeki örneklerini incelediğimizde görüleceği üzere, "yer­yüzündeki küçük dağları ben yarattım edası" ile dolaşan kibir müptelası zâlimleri celbetmek için, Kur'an'ın mesajında her hangi bir oynama yapmak doğru değildir. Aksine Kur'an'ı okurken ve hayata müdâhil kılarken, mustazafları kollayan bir tebliğ usûlü ta­kip etmeliyiz.

 

İlâhî vahyin korunmuş kaynağı olan Kur'an'ı kolaylaştırmak, in­celtmek adına yapılan yumuşatma çabaları terk edilmelidir. İlkeyi yu­muşatmak yerine da'vet'te "ruveydâ/yavaş yavaş, planlı bir şekilde, sevgi ile düşmanın kalbini feîh etme ilkesi"ni hatırlayıp işletmek da­ha doğru bir tutumdur.

 

Tâğut olduğu basiretli her mü’mince hemen takdir edilebilecek güçlerin rızasını elde etmek için Kur'an okumak, her sûrenin başın­da yer alan "besmele ilkesi"ne aykırıdır. Ki bu ilke birincil derecede önemli olup, besmelesiz Kur'an okumak hem şeklen hem de öz iti­bariyle haramdır.

 

D- Sürekli Olarak Okumalıyız

İnsanoğlu unutkan bir varlık olduğu için sürekli hatırlamaya muh­taçtır. Bu nedenle, İlâhî vahyin insan benliğinde amaçlanan tesiri uyandırabilmesi için, onunla sürekli hemhal olunmalıdır. İnsanlara asli görevlerini, varoluş gâyelerini hatırlatan Kur'an sürekli okunma­lı, başucu kitabı yapılmalıdır ki, amaç hasıl olabilsin. Yoksa ikinci de­receden bir kaynakmış gibi, arada sırada başvurulan bir kitap duru­muna düşürülmesi mü’minler için olacak şey değildir. Çünkü Kur'an öncelikle müslimler, sonra da bütün insanlık için müzekkirdir/İlâhî bir hatırlatmadır.

 

Sürekli okumanın bir hikmete binaen olması da şarttır. Yoksa bi­linçsiz bir şekilde öylesine okumak, her hangi bir faydaya haiz ol­maktan uzaktır. Bu nedenle İlâhî kelâmı, Rabbimizle iletişim kurma­nın, O'nun buyruklarını öğrenmenin en sağlam en sahih yolu oldu­ğu için tüm yaşamımızı kuşatacak şekilde okumalıyız. Bu iletişimin amacı, "salt malumat edinmek için değil, bir derin bilinç, bir yerle­şik inanç ve dünya üzerine ondan kaynaklanan ahiret ekinleri ek­mek" için olmalıdır.

 

1-  Kur'an Tezkire'dir

"Gerçek şu ki; bu (Kur'an) muttakiler için bir tezkiredir." (60/Haakka, 48). Bu âyette de beyan edildiği üzere, biz muttakiler kalpleri­mizi Allah'ın arındırmasına açık tutup, O'na karşı sorumluluk bilinci taşımanın bir gereği olarak, şer odakları ile mücadele için savunma ve taarruz yöntemlerini öğrenmek için Kur'an'i sürekli okumalıyız. Çünkü İlâhî Kelâm, Allah'ın özellikle gayba iman eden muttaki kul­larına öğüt vermek, asli görevlerini hatırlatmak için gönderilmiş bir zikir kaynağıdır. Gayba iman etmeyen kâfirlerin ondan okumak sûretiyle amaçlanan verimliliği alması, mümkün değildir. Kur'an'ın bir tezkire/Rabbani buyrukları hatırlatma elçisi oluşunu vurgulayan diğer âyetler için bkz. 20/Tâhâ, 3; 69/Hakka, 48; 74/Müddessir, 49; 76/İnsan, 29; 80/Abese, 11.

 

2- Kur'an Zikrullahtır

Kur'an Allah'ın hatırlanması, hatırlatılması için bir bilinçlenme, bir arınma ve arındırma kaynağıdır. Şan ve şeref anlamına da gelen zikr, her şeyden önce Rabbimizin gönüllerimize şifa verecek olan öğütlerini hatırlatan bir elçiliktir. Kalpler ancak ve ancak bu zikir ile tatmin olur, dinginleşir, huzura erer, doyuma erişir. "Onlar ki, imana ermişler ve Allah'ı zikir ile kalpleri huzur ve doyum bulmuştur. Çünkü bilin ki, kalpler gerçekten de ancak Al­lah'ı anarak huzura erişir."  (13/Ra’d, 28)

 

Kur'an, rahman ve rahim olan Allah'ın öğüt ve uyarıları ile dolu­dur. Bu öğütlere tabî olanlar, kendisi ile dünyâ ve Ahiret'te şerefle­nir, onurlanır, vesveseci cin şeytanlarının süsledikleri günahlara ve zikri örtbas etmek isteyen velveleci insan şeytanlarına karşı karşı di­renme gücü bulur.

 

"... Onlar Rahman'ın zikrini/insanlara asli sorumluluklarını hatırlatan uyarılarını ört bas ederler; gizleyip saklarlar." (21/Enbiyâ, 36). "... Unutmayın ki o (Kur'an) bütün insanlığa bir zikirden/asli so­rumlulukları hatırlatıcı öğütlerden ibârettir." (6/En’âm, 90). Kur'an'ın zikrullah oluşunu vurgulayan diğer âyetler için bkz. 7/A’râf, 2; 12/Yûsuf, 104; 15/Hicr, 9, 16; 16/Nahl, 44; 19/Meryem, 97; 20/Tâhâ, 99; 21/Enbiyâ, 10; 25/Furkan, 29; 29/Ankebût, 51; 36/Yâsin, 11, 69; 38/Sâd, 1, 8, 49, 87; 41/Fussilet, 41; 68/Kalem, 51-52; 81/Tekvîr, 27.

 

E- Gâyeli Okumalıyız

1- Hikmetlerini Tefekkür Ederek Okumak

Kur'an'ı öylesine, her hangi bir kitabı okuyor gibi okumak amaç­lanan verimin kazanılmasını imkânsız hale getirecektir. Çok sayıda âyet sonunda Rabbimiz "Neden tefekkür, tedebbür, tezekkür etmi­yorsunuz?" buyurarak, gâyeli okuyuşa dikkatlerimizi çekmektedir.

 

Bu sebeple Kur'an'ı tezekkür için, Rabbimize, kendimize ve çev­remize karşı sorumluluklarımızı hatırlamak için, tedebbür için; işin inceliğini kavramak, iyiden iyiye düşünmek, bazı şeylerin kıyas ile sonucunu önceden kestirecek basiret ölçüleri edinmek maksadı ile okumalıyız.

 

Hakikatin kaynağının Kur'an olduğunu takdir edecek olanlar, sa­dece ulu'1-elbâb/akıl sahipleridir: "Bu (Kur'an) bütün insanlığa bir mesajdır. Öyleyse artık onunla uyarı bulsunlar ve bilsinler ki, tek ilâh O'dur; ve ulu'l-elbâb/sağduyu sahipleri de bunu akıllarında tut­sunlar." (14/İbrâhim, 52)

 

Kâinat âyetleri ile Kur'an arasında irtibat kurmak için okumalıyız. İkisini birbirine kırdırmak için yoğun çaba sarfeden bilimi seküler ideolojilerine alet eden tabiat bilimcileri kevnî âyetler ile İlâhî vahyin hakikatlerini kapıştırmak için bıkmadan usanmadan çalışmaktadırlar. Biz İbrahim (a) gibi kevnî olan ile vahyî olanı dengeli bir şekilde oku­mayı becerecek bir basirete sahip olmalıyız. "Onlar ki ayakta dururken, otururken ve uyumak için uzandık­larında Allah'ı anar (ve ) göklerin ve yerin yaratılışları üzerinde te­fekkür ederler/iyice inceden inceye düşünürler. (Ve şöyle derler): 'Ey Rabbimiz! Sen bunlan(ın hiç birini) anlamsız amaçsız yaratma­dın. Sen yücelikte sınırsızsın, sübhansın. Bizi ateşin azabından koru!" (3/Âl-i İmran, 191)

 

Öyleyse şunu söyleyebiliriz: Yüzeysel okuyanlar Kur'an'dan ge­rekli faydayı sağlayamazlar. Kafa yormadan, derin bir kavrayışı amaçlamadan, işin inceliğine vakıf olma gâyesinden uzak olarak okumak, İlâhî vahyin mesajını doğru anlamayı engelleyecek olumsuz tutumlar olarak anılabilir.

 

Aşağıdaki âyetlerde beyan edildiği üzere, Kur'an'ı gereğince an­lamak, iyice kavramak için "derin bir tefekkürle, halis bir niyetle, arınmak isteyen bir kalple" İlâhî vahyin mesaj kapılarını tıklatmak gerekmektedir.

 

"Öyleyse, onlar bu Kur'an üzerinde hiç düşünmezler mi? Yoksa kalpleri üzerinde kilitler mi var?"  (47/Muhammed, 24)

 

Gereğince idrâk etmek isteyenler için Kur'an'ın mesajının anla­şılması Rabbimiz tarafından kolaylaştırılmıştır; (tabii ki, sadece müddekkirler/sahiden idrâk etmek isteyenler için): "Bu nedenle biz bu Kur'an'ı zikr için/akılda kolay tutulması için, kolaylaştırdık." (54/Kamer, 17)

 

Gereğince idrâk etmek isteyenler için Kur'an'ın kolaylaştırıldığı defalarca vurgulanmıştır; bkz. 54/Kamer, 22, 32, 40. Derin tefekkür sahipleri, Kur'an'ın lafzı ile mânâsı arasındaki uyumunu idrâk edebilirler; tedebbür, tefekkuh ve tezekkür sahipleri için mesajın çelişkisizliği, âhengi, icazı onun Allah'tan indirildiğine dair bir kanıttır: Bk. 4/Nisâ, 82. Yeryüzünde­ki ve Kâinattaki eşsiz dengelerin varlığı da tezekkür edilmesi/üzerinde düşünülmesi gere­ken bir konudur: 27/Neml, 62.

 

2- Sorumluluklarımızı İdrâk Etmek İçin Okumak

İlâhî vahyin mesajını okumanın temel gâyesi, hidâyete ermek, yani sâlih ameller işlemeye hazır bir benlik kazanmak, arınmak, bilgilenmek, bilinçlenmek olmalıdır. Rabbimizin öz benliklerimizde oluşturmayı hedeflediği gâyenin gerçekleşmesi imkânsız değildir. Fakat basit, yüzeysel ve sıradan bir iş de değildir. Çünkü Kur'an "kavlün sekiyi" dir. Yani ağır sorumluluklar yükleyen bir mesajın kaynağıdır: "Ey örtülere bürünen! Gece biraz ilerleyince kalk! Gece yarısı -gece yarısı biraz önce ya da sonra- (kalk) ve Tertîlen/ağır ağır (derin bir bilinç, düzenli ve gâyeli bir okuyuşla), duyarak-hissederek Kur'an okul Biz sana kavlen sektyli/sorumluluğu ağır bir mesajı tevdi edeceğiz." (73/Müzzemmil, 1-5)

 

F- Bilinçlenmek İçin Okumalıyız

Bilinçli bir şekilde, ibret almak için, basiretli bir gözle okumalı­yız. Kur'an'dan ahiret gününe iman etmeyenler ders alamazlar. Müddessir Sûresi'ndeki Rabbani beyan'a göre, İlâhî vahy'in mesajı­nın sadece, öte dünya gerçeğine iman edenler için "faydalı öğüt" niteliği vardır: "Asla onlar öte dünya(ya inanmazlar ve on)dan korkmazlar. As­lında bu (Kur'an) bir öğüttür Ve dileyen herkes ondan ders alabilir. Ama o (öteki dünyaya inanmaya)nlar, Allah dilemedikçe ondan ders almazlar. Çünkü o (Kur'an'ı indiren Rab), takvâ ve mağfiretin kaynağıdır." (74/Müddessir, 53-56)

 

Kur'an'ı gereğince anlayanlar, iyi niyetle okuyup, bütün benlikleri ile kulak ve gönül verenlerdir. Kur'an gerçeği gördüğü halde kabu­le yanaşmayan, ön yargılarının esareti altında olup, kötü niyetli bir şekilde İlâhî vahye yaklaşanların hakikate karşı körlüklerini inatlaştıran bir işlev görür. Kur'an'a başvurma amacının, okuma niyetinin anlama-idrâk etme, ve gereğince kavrama­ya ilikin sonucu nasıl belirlediğine ilişkin hakikati dile getiren bir grup âyet için bkz. 5/Mâide, 64-68; 6/En’âm, 25, 39; 7/A’râf, 176; 9/Tevbe, 125; 17/İsrâ, 41, 45, 46, 82; 18/Kehf, 57; 22/Hacc, 72; 23/Mü’minûn, 63, 71; 26/Şuarâ, 200-203; 41/Fussilet, 44; 56/Vâkıa, 79. Kur'an'dan ancak ulu'l-ebsâr/derin kavrayış sahipleri ders alır: 59/Haşr, 2; 69/Haakka, 50.

 

Bizi Âlim Yapacak Bir Okuyuş Hedeflemeliyiz

"Yoksa siz, gece boyunca secde ederek yahut ayakta durarak/kıyam ederek kendini Allah'a ibadete adayan, ahirete öncelik veren ve Rabbinin rahmetim dileyen kimse (ile kendinizi bir mi tutuyor) sunuz? De ki! Hiç bilenlerle (alimlerle) bilmeyenler (cahiller) bir olur mu? Ancak yalnızca akıl- izan sahipleri bunun farkındadır." (39/Zümer, 9)

 

Gece az uyumak övülmüş bir sâlih ameldir. Yüce Allah cennetini hak eden takvâ sahiplerin özellikleri arasında "az uyuyup çok ibadet ve zikirle meşgul olmayı" saymıştır: "Gecenin az bir kısmında uyur­lardı. Bağışlanmak için kalplerinin derinliğinden gelerek yalvarır­lardı." (51/Zâriyât, 17-18)

 

Yukarıda meallerini verdiğimiz âyetler de göstermektedir ki, ge­ce kıyamı huşû ile Kur'an okuyup arınmak ve arındırmak için gere­ken bilincin kazanılmasında asla ihmal edilmemesi gereken olanak­lar sunmaya namzettir.

 

İnsanları birbirinden üstün kılan hasletin ne olduğunu, tabii ki en sarih bir şekilde Rabbimizin beyanlarından öğrenebiliriz. Gece kıyamının yüreklerimize katkısını unutmayalım. Çünkü, gece yapı­lan ibadet özgüven aşılar, kalbe dinginlik kazandırır. İnsan ve cin şeytanlarına karşı cihadımızda bilinç hazırlığı sağlar, bizi diğer insanlarından üstün kılar. Bu nedenle Kur'an'ı huşû ile okumak, İlâhî merama uygun bir şekilde mesajı kuşanmak, yerinden oynatılamaz bir kaya gibi kalbimize yerleştirmek için bu imkândan yararlanmak gerekmektedir.

 

Bizzat kendi öz benliğimizden gelen kötülük çağrılarına ve dışı­mızdaki şer güçlerin bizi sürüklemek istedikleri cehennem çukurları­na karşı silâhlanmak, hazırlıklı olmak zorundayız. Bu hazırlığın yön­temlerinden biri de düzenli Kur'an okuyuşu ve ibadetle taçlandırılmış gece kıyamıdır.

                  

G- Huşû İle Okumalıyız

"Onların bu elçiye indirilen (Kur'an'ı) anlamaya başladıkları zaman gözlerinden yaşlar boşaldığını görürsün, Çünkü ondaki hakikatin bir kısmını tanırlar, (ve) 'Ey Rabbimiz!' derler. Biz ina­nıyoruz, öyleyse bizi hakikate şahitlik yapanlarla birlikte tut!" (5/Mâide, 83). Kur'an'ı ağlayarak secdelere kapaklanacak bir duyarlılıkla okumak,  övülmüştür: 17/İsrâ, 107-109; 19/Meryem, 58; 32/Secde, 15-16).

 

Kur'an'ı anlamak gözlerden yaşların boşandığı bir duyarlılığa yol açıyorsa, anlamlıdır. Yoksa arınmayı ve arındırmayı amaçlamayan, salt mekanik bir bilgilenme aracı olarak görülmesi, mü'minlerle müş­rikler (müslümanlarla-şarkiyatçılar/oryantalistler) arasında varolması gereken farkları ortadan kaldırır; ki bu farkın ortadan kalkması de­mek, Kur'an'ın sıradanlaştırılması demektir.

 

İlâhî olma vasfı olan bir kitap, her şeyden önce insan ile yaratıcı arasındaki temel ilişki biçimi olan "imtihan" araçlarını düzenler. Yok­sa insanlar arasında -hele hele mü’minler arasında- bir bilgi yarışının müsabaka alanı olarak görülemez. Böyle bir muamele İlâhî vahye ihanet anlamına gelir.

 

Duygu ve duyarlılık dolu bir gönülle Kur'an'ın bize açacağı kapı­lara dayamalıyız tüm kalbimizi. Çünkü mü’minlerin Kur'an'ı okuduk­ları ve dinledikleri zaman takınması gereken tutum "İmanın kökleş­mesi, kalplerin korku ile titremesi, ümit ile yatışması "dır. Enfal Sûre-si'nden bir âyet ile, bu örnek gösterilen duyarlılığa dikkatlerimizi yo­ğunlaştıralım: "Mü'minler ancak o kimselerdir ki, her ne zaman Allah'tan söz edilse kalpleri korku ile titrer; Ve kendilerine her ne zaman O'nun âyetleri ulşatırılsa inançları güçlenir, Rablerine tevekkül ederler/gü­ven hisleri ile dolarlar." (8/Enfâl, 2).

 

Kur'an'ı okumak da dahil tüm eylemlerimizi Allah'a tevekkül ederek, sadece O'na güvenip dayanarak yapmalıyız; bu konuda Yusuf Peygamberin örnek gösterilen tevekkülü için bkz. 12/Yûsuf, 85-86.

 

1- Huşû ile Okumanın Vakitleri

Cahiliyyenin karanlığını bir meşale gibi ışık huzmeleri saçarak âyetleri ile aydınlatan Rabbimiz huşû ile Kur'an okumanın övülen bir vakti olarak geceye dikkatlerimizi çekmektedir. Çünkü gece zamanın idrâkine varmamızı sağlayıcı işaretlerle doludur.

 

"Rahman'ın has kulları ki, onlar yeryüzünde tevazu ve vekar içinde yürürler ve ne zaman kötü niyetli, dar kafalı kimseler kendi­lerine laf atacak olsa (sadece) 'selâm!' derler. Onlar ki, gecenin de­rinliklerinde secdeye vararak ve kıyama durarak Rablerini anarlar." (25/Furkan, 63-64)

 

Yüreklere çöreklenmiş olan cahiliyye alışkanlıklarından arınmak ve gündüz yapılacak mücadeleye hazırlık için, gecenin uygun bir va­kit olduğunu belirtilmiştir. Peygamberimiz gibi öncü mü'minlere tav­siye edilen gece kıyamı ile ilgili âyetlerde vurgulandığına göre bu va­kitler, öz benliğimizi ve çevremizi Kur'an ile irşad etme eğitimi için huşû ile göreve kendini vermek için çok uygundur. Bu olanaktan Kur'an'ı gereğince okuyup, gündüze hazırlanmak için, hem fert ola­rak hem de toplu olarak yararlanmalıyız.

 

Gece "Kur'an ile" Rabbimize ibadet etmek; benliğimizin kötü­lüğe çağıran vesveselelerine karşı yenilmez bir iman donanımı ka­zandıracaktır. Çünkü geceleyin rukular, secdeler tüyleri diken diken eden kalpleri yumuşatıp yatıştıran, gönülleri dinginleştiren bir muh­teva kazanmaya gündüzden daha uygundur.

 

Zor zamanda mücadeleyi üstlenen Peygamberimiz ve öncü mü’minler, gecenin üçte birini veya daha azını, bazen daha çoğunu kı­yam halinde, uyanık geçiriyor, ibadet ediyor, gündüzü planlıyorlardı.

 

Müzzemmil Sûresi'nden öğrendiğimize göre, gecenin bazı vakitle­rinde kalkıp düzenli, planlı bir şekilde Kur'an okuyup namaz kılmak; gündüzün meşakkatlerine ve her taraftan saldıran şeytani tuzaklarına karşı, iman ettiğimiz değerlere uygun hareket edebilme azmini yakala­yabilmek ve bizi bekleyen ağır sorumluluklara hazırlık için şarttır.

 

Kur’an Okumak İçin En Uygun Zamanı Seçmek: Kur’an’ı, geneği gibi, duygulanarak okuyabilmek ve üzerinde yeterince düşünüp kavrayabilmek için en uygun zaman, mekân ve ortam seçilmelidir. Öyle ki, göz, kulak ve dil ile kafa, gönül ve kalp arasında tam bir harmoni ve uyum sağlanmış olsun. Bu konstrasyonu sağlamadan Kur’an atmosferine girmek, onu hissetmek ve anlamak çok zor olacaktır.

 

Bu yüzden Allah Teâlâ, Kur’an dâvetçisine “gece kıyamı” nı tavsiye eder ve dil ile kalp arasında sağlanması gereken uyuma dikkat çeker: “Ey örtüsüne bürünen! Birazı hâriç gece kalk! Veya bunu artır ve ağır ağır Kur’an oku! Doğrusu biz sana (sorumluluğu) ağır bir söz indireceğiz. Gerçekten gece kalkmak, (kalp ve uzuvlar arasında) tam bir uyuma ve sağlam bir kırâate daha elverişlidir. Çükü gündüz senin uzun süre uğraşacağın şeyler vardır.” (73/Müzzemmil, 1-7)

 

Görüldüğü gibi, Kur’an’ı huşû içinde okumaya, üzerinde derin derin düşünmeye en müsait ortamın gece vakti olduğunu yine Kur’an beyan ediyor. Herkesin uykuya daldığı, insan zihninin en uyanık ve zinde olduğu, sessiz, sakin ve riyasız bir ortamda gece kıyamında bulunup ibâdet etmek ve uzun uzun Kur’an okumak... Müzzemmil 6’da geçen “eşeddü vat’en” ibaresinin anlamı bu olmalıdır. “Gerçekten gece vakti, kalp ile dil arasında tam bir harmoni oluşturmak için çok elverişli bir ortamdır. Bu ortamda kul ile Allah arasına başka bir engel giremez; dolayısıyla kişi, diliyle ne söylüyorsa kalbinin sesi de aynı şeyi söyler. Yine aynı âyette geçen “ekvamü kıylen” ifadesi de şu anlama gelir; gece vakti, Kur’an’ı sakin, huşû içinde ve yüreğinde duya duya okumaya, dolayısıyla onu en iyi bir şekilde anlamaya çok uygun bir zamandır. (Tefhimü’l-Kur’an, 6/457) Gündüz vakti ise, meşgalelerin çokluğu ve dikkati dağıtan, zihnî çabayı zayıflatan etkenlerin çeşitliliği nedeniyle okuma, anlama ve kavramaya pek fazla uygun bir zaman dilimi değildir.

 

2- Makam-ı Mahmûda Erişmeyi Hedefleyen Bir Okuyuş

İsra Sûresi'nde buyurulduğuna göre Teheccüd Namazı, nefsi te­kamül ettirir; makam-ı mahmuda yükseltir: "Ve gecenin bir vaktinde kalkıp kendi isteğinle yaptığın nafile (ilave) bir eylem olarak teheccüd namazı kıl! Ki, böylece Rabbin seni belki makam-ı mahmuda (övgüye değer bir konuma) yükseltir." (17/İsrâ, 79)

 

Mü'miminleri makam-ı mahmuda yükseltenin gece yakarışı oldu­ğunu, Kur'an'ın sarih beyanlarından anlamaktayız. Allah'a ibadeti amaçlamayan bir Kur'an kıraati asla maksada erişebilme kudretini kendinde bulamayacaktır. Bu sebeptendir ki, İlâhî övgüye mazhar ol­manın yollarından biri olarak Kur'an'da teheccüd namazı önerilmiş­tir. Aynı zamanda bir Kur'an tilavetini de içeren teheccüd namazı, bütün mü’minler için farz değildir. Ancak peygamberler gibi toplum­lara dinin şahitliğini yaparak öncü olmaya azmetmiş mü’minler için, "zorunluluk derecesinde" bir ibadet şeklidir. Çünkü sabikûnun orta yolda gidenlerden ve geriden gelenlerden her bakımdan farklarının olması gerekmektedir.

 

Gece kıyamında Kur'an'ı düzenli bir şekilde gâyeli olarak okumak, tek başına olabileceği gibi, mü’minlerden bir grupla toplu olarak da yapılmalıdır. Peygamberimizin hem tek ba­şına hem de mü’minlerle birlikte Kur'an'ı geceleyin tertîlen okuduğuna Kur'an şahittir: Tek başına kıraate örnek olarak bkz. 52/Tûr, 49; 73/Müzzemmil, 18. Mü’minlerle birlikte yapı­lan kıraate örnek olarak bkz. 73/Müzzemmil, 20.

 

Böyle yüce bir gâye ile Kur'an'a gönül vererek okuyanların yâr ve yardımcısı Yüce Allah olacağından, İlâhî vahyin mesajını doğru anlamanın teminatı da sağlanmış olacaktır. Çünkü gece kıyamında huşû ile ibadet edip, düzenli bir şekilde Kur'an okumak, İlâhî vahyin hidâyete yönelten işlevinden yararlanmanın birinci şartı olan "takvâ"nın aşkın bir göstergesidir.

 

H- Bütüncül Okumalıyız

"Allah'ın indirdiği vahiyden bazı kısımları gizleyenler ve bunu az bir kazanç karşılığı değiştirenlere gelince: Onlar karınlarını ateş­le doldururlar. Ve Kıyamet Günü Allah onlarla ne konuşacak, ne de (günahlarından) onları arındıracaktır. Şiddetli azap onları bekle­mektedir."  (2/Bakara, 174)

 

Geçmiş yüzyıllarda -Kur'an'dan önce- İlâhî vahye muhatap olan­ların temel yanlışlarından biri yukarıdaki âyette "Kitab'ı bölmek" şeklinde ifade edilmiş ve bu tutum sahipleri ebedi azap ile tehdit edil­mişlerdir. Kur'an; Rabbimiz tarafından beyan edilen, tefsir edilen bir kitaptır. Bu nedenle bir yerde genel olan bir hüküm, başka bir tah­sis edilebilmekte, bir âyette kapalı gibi duran hususlar başka âyetler­de mufassalen, musarrafen açıklanabilmektedîr. Açıklamalar bazen aynı sûre içerisinde yer alırken, bazen de Kur'an'ın tüm sûreleri için­deki genel mesaja yayılmış olabilmektedir. Bu durumda arınmak için, sâlih niyetlerle Kur'an'a gönül verenlerin tek bir âyetin ilk anda ak­la gelen anlamından hüküm çıkarmak yerine, mesajın bütünlüğünde mündemiç olan öğütlerin tümüne dikkat ederek karar vermesi ge­rekmektedir. Bu konuyu önceki konularda, musarraf, müfesser, mu­fassal başlıkları ile açıklamıştık.

 

Kur'an'ı atomik/parçacı bir şekilde okuma çabaları "Bektaşi mantığı" diye önlenmiştir. Bu mantık "hakikatin bir kısmını öne çı­karırken diğer kısmını işine gelmediği için görmezden gelmeye çalış­mak"-diye özetlenebilir.

 

İnsan yaşamını tüm yönleri ile tevhid ve adaletin gerektirdiği bir ölçüye göre kuşatmak isteyen İlâhî kelâmın mesajına karşı düşman­lar hem içerden -dost gibi gözükenler eli ile- hem de dışarıdan olabi­lir. Her iki düşman da, 3/Âl-i İmrân sûresi, 7. âyet bağlamında izah etmeye çalıştığımız gibi, müteşâbih'in te'vili'ni fitne konusu yapabil­mek için Kur'an'ın bütüncül mesajını göz önünde tutmadan yoruma gidebilir. Oysa Rabbimiz bu âyette, mesajın yanlış anlaşılmasının önüne geçmenin yollarından birini açıklamakta ve "müteşâbih âyet­lerin muhkem âyetlerin temeli üzerine bina edilerek anlaşılması ge­rektiğini" beyan etmektedir. Tek bir müteşâbih âyette geçen bir ke­lime üzerinden fitne çıkarmak maksadı ile yapılan atomik/parçalayı­cı tefsir çabaları hem iyi niyetli olamaz; hem de iyi niyetli olsa bile vehametle sonuçlanmaktan kendini kurtaramaz. Geçmişte Kitap Ehli'nin düştüğü bu duruma biz mü’minlerin -Kur'an talebelerinin- de düşmemesi için İlâhî vahyin mesajını hikmetleri ile birlikte bütüncül olarak okumak zorundayız.

 

Hiçbir İlâhî hükmü diğeri ile üstünlük yarışma, -örneğin ilim öğ­renmek, başörtüsünden daha öncelikli bir farzdır demek gibi- diğeri ile rekabete sokmamalıyız. Tüm ilâh mesajı bir bütünün ayrılmaz parçaları ile görmeliyiz. Bu bağlamda Kur'an konularını "i'tikad, iba­det, şeriat-muâmelât" diye ayırmak ifade kolaylığı açısından olmalı­dır. Yoksa Rabbimiz mesajını böyle ayırımlara tabi tutmamıştır. Biz hiçbirini ötekinden ayırmamalıyız. Öyle ki, bütünün parçalarından biri olmadığında eksik kalacağını, özgünlüğünü -acebenliğini- yitire­ceğini bilmeliyiz. itikad olmadan ibadet ve şeriat ahkamı, şeriat ol­madan da ahlâkî ilkeler yetimdir, öksüzdür.

 

Öte yandan tâğutların rızasını elde etmek veya tembelliğe maze­ret üretmek için Kur'an'ın bütünlüğünü parçalamak isteyen kimsele­rin -sınav devam ettiği müddetçe, Kıyamet'e kadar- her zaman varo­lacağı muhakkaktır.

 

Öyleyse bu tür durumlara hazır olmak lazımdır. Hazırlığımızı da sağdan ve soldan yaklaşan insan şeytanlarının düşürebileceği tuzak­lara karşı uyanık, tedbirli olmak sûretiyle yapmalıyız. Bilmeliyiz ki, yeryüzünde İlahlık taslayan ve gücü elinde bulunduran insan şeytan­larının kalbini kazanmak için yağcılık yapacak gönüllü münafıklar her zaman ümmet içersinde bulunacak, Kitab'ın bütünlüğünü tâğutlar lehine bozmaya çalışacaklardır.

 

Bu tür kimselere karşı Rabbimiz, Rasûlullah'ın şahsında bizleri uyarmaktadır: "O halde (ey peygamber! Sırf kâfirler hoşlanmıyorlar diye ve) onların 'Niçin ona gökten bir hazine indirilmedi, ya da niçin onunla (gözle görülür) bir melek gelmedi?' diye söylenmelerin­den ötürü yüreğin daralıyor diye, sana vahyedilen mesajın bir kısmını göz ardı etmen hiç doğru olur mu? Unutma ki, sen sa­dece bir uyarıcısın; Allah ise her şeyin üzerinde gözetleyici olarak bulunuyor." (11/Hûd, 12)

 

İlâhî vahyin gönülleri aydınlatan mesajını, "alimlerin hoşuna git­sin diye"dünyevi menfaatler karşılığında satanlar; onun bütünlüğünü göz ardı eden çabalar peşine düşerek bunu yapmaktadırlar. Günü­müzde de Kur'an'ı zâlimlerin hizmetine âmâde bir kitap haline getir­mek isteyenler, fitne çıkarmak maksadı ile âdeta didik didik ederek onda çelişki aramakta, fitne konusu yapılabilecek unsurlar bulabil­mek için çırpınmaktadırlar.

 

Biz mü’minlere düşen; bu tür durumlara düşmemek için, Kur'an'ı bütüncül okumalı, parçacı yorumlardan kaçınmalı, İlâhî rızayı elde etmek gâyesi ile Kitab'a yaklaşmalıyız; İlâhî vahyin bir kısmını diğe­rine kurban etmek" gibi şeytanların süslü gösterebileceği uçurumla­rın cazibesine kapılmamalıyız. Şeytanların sağdan yaklaşabileceğini bilerek hareket etmeliyiz. 2/Bakara sûresi, 86. âyette beyan edildi­ği üzere, garrâya/dünya hayatının cazibesine kapılarak Kur'an'ı yo­rumlamaya kalkmamalıyız; yoksa sonuç ebedi mutluluğumuz açısından bir felaket olabilir!

 

Kur'an'ı mesajın bütününü göz önüne alarak okumak gerekir. Fit­ne çıkarmayı amaçlamayan iyi niyetli bir okuyucu bilmelidir ki, İlâhî vahyin bir bölümünde gözüken kapalılık, ya başka bir yerde gideril­miştir; ya da konu şahitliklikle ilgili ise Rasûlullah'ın amelî tanıklığı­na bırakılmıştır. Haddi zatında parçacı okuyuş, çoğunlukla kötü ni­yetli hasedçiler -reformistler, tutarsızlık arayan ve mesajı saptırmak isteyen kâfirler- tarafından yapılan bir iştir.

 

"Kitab'ın bir kısmına iman edip diğer kısmını göz ardı etmek, bir kısmını diğerinin hükmünü iptal etmenin gerekçesi kılmaya çalış­mak" gibi alçakça emeller taşıyanların, düştükleri zelil duruma ilişkin Bakara Sûresi'nden bir âyet daha okuyalım: "... Yoksa siz Kitab'ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden bunu yapanın cezası, dünya hayatında zil­letten ve Kıyamet Günü en acıklı azaba uğratılmaktan başka bir şey olmayacaktır. Zira Allah yaptıklarınızdan gafil değildir." (2/Bakara, 85)

 

Dünya hayatının câzibesine kapılarak, ilâhi mesajın bir kısmını -Tevrat'ın, İncil'in kendi içindeki kimi hakikatleri veya onların bîr uzantısı oları Kur'an'ı- inkâr veya tahrif etmeye çalışmak sûretiyle kazanç elde etmeye çalışacak kötü niyetli fitnecilerin geçmişte varoldu­ğunu ve Kıyamet'e kadar da varolabileceğini Kur'an'ın kimi âyetlerinin sarih beyanların­dan anlamaktayız; bkz. 2/Bakara, 41, 113; 3/Âl-i İmran, 7, 119; 5/Mâide, 44, 66, 68; 15/Hicr, 88-91. Allah'ın kendilerine haksızlık yapacağından korkacak kadar iman ilkelerine uzak olup dünya menfaatlerini önceleyenler, Kitab'ın âyetleri arasında ayırım yaparlar: 24/Nûr, 46-51.

 

Kendi iç bütünlüğünde hiçbir çelişki ve tutarsızlık barındırmayan Kur'an'ı Yüce Allah müşriklerin bütün tenkitlerine rağmen tenzlien-tertîlen/yavaş yavaş, planlı bir şekilde indirmiştir. Bu nedenle onun kıraati de nüzûlüne uygun olmalıdır. İlâhî kelâm yirmi üç yıllık bir sü­reçte indirildiği halde âyetleri arasında tam bir tutarlılık ve tam bir iç bütünlük oluşturacak ilişki vardır.

 

Kur'an'ın yavaş yavaş indirilmesi onun mesajının muhataplarınca özümsenmesini, yüreklere işleyen bir yaşam alanın kazanmasını sağ­lamıştır. İşte bu sebeptendir ki, İlâhî vahyi tam olarak anlamak iste­yenler aceleci davranmamalıdır. Bir sonuç çıkarmadan önce mesajın tümünü incelemeli, bir parça hakikatin diğer âyetlere yayılan umûmi anlam örgüsü içindeki yerini doğru tespit etmelidirler.

 

İlâhî kelâmda münferit gibi gözüken meselelerin bile mesajın bü­tünlüğü içinde bir yeri vardır. Bu bütünlüğü göz ardı ederek yapılan kıraat, hikmetten yoksun sonuçlara yol açabilme ihtimali taşımakta­dır. Hikmetle kıraat etmek ise tefhim ve tefsir ise konuları bütünlük içinde ele almayı, hepsini ortak bir potada eritmeyi gerektirir.

 

İşte bu nedenlerle Kur'an'ı mekanik bir şekilde, lalettayin sıradan bir iş yapıyormuş gibi kıraat etmek doğru değildir. İlâhî vahyin me­sajını kalbimizde duyumsamadan, gönlümüzde özümsemeden, huşûsuz bir sekile papağan gibi tekrarlamaktan kaçınmak gerekir. Bunun yerine mesajın kulaklara ve yüreklere işleyen mesajının elfâzından ve meânisinden gerekli faydayı elde etmek için ağır ağır, planlı bir şe­kilde hazmederek okunması gerekmektedir.

 

Kur'anın kimi konulara ilişkin yaklaşımlarını bütünü göz önüne tutmadan, tez canlılıkla, duygusal ve tepkisel bir şekilde açıklamaya kalkmak aşağıdaki âyette yasaklanmaktadır: "Öyleyse (bil ki) Allah, var olan her şeyin ötesinde yüceler yüce­sidir. Mutlak ve nihai egemenlik sahibi, mutlak ve nihai gerçektir. Dolayısı ile Kur'an'ın vahyi bütünüyle sana ulaştırılmadan önce onun hakkında (görüş bildirmekte) tezlik gösterme, fakat (daima) 'Ey Rabbim! Benim ilmimi arttır' de!"

 

İ- Tertîlen Okumalıyız

"Biz bu (Kur'an 'ı) hak ile/batıl bulaştırmadan indirdik ve o da sa­na hak ile/hiçbir değişikliğe uğramadan ulaştı. Çünkü biz seni yal­nızca bir müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik. Ve ayrıca onu insan­lara yavaş yavaş (Alâ müksin) okuyasın diye, bir Kur'an/temel bir okuma metni olarak bölüm bölüm açıkladık, âyet âyet tenzîlen/planlı bir şeklîde, safha safha indirdik." (17/İsrâ, 105-106)

 

Tertîl ve tenzîle ilişkin açıklamalara geçmeden önce Kur'an'ın kay­nağı ve oradan indiriliş süreci hakkında ön bir bilgi vermek istiyoruz:

 

1- Kaynağından Tertîlen-Tenzîlen İnmiş Bir Kitap Olarak Kur'an

Kur'an; levh-i mahfuzda, meleklerden oluşmuş bir güvenlik kuşa­ğı ile cin şeytanlarının kötü emellerinden beri kılınmış olan ümmül-kitaptan/ana kitaptan Rasûlullah'ın kalbine indirilmiştir. "Şüphesiz bu İlâhî mesaj âlemlerin Rabbi tarafından tenzîlen/yavaş yavaş indirilmiştir; onunla mutlak güvenilirlik derece­sinde olan bir vahiy inmiştir; senin kalbine ki, (Ey Muhammed onunla) uyaran kimselerden biri olasın." (26/Şuarâ, 192-194). Kuran'ın kaynağının ilk mekânından yavaş yavaş inişi ile ilgili diğer âyetler için bkz. 85/Burûc, 21-22.

 

Nüzûl Zamanı

İndiriliş zamanı itibari ile Kur'an; Ramazan ayının son on günü içinde yer alan, bin aydan hayırlı bir değer biçilmiş Kadir Gecesi'nde indirilmiştir. Nüzul/iniş zamanı ile ilgili âyetler için bkz. 2/Bakara, 185; 44/Duhân, 1-3; 89/Fecr, 1-2; 97/Alak, 1-5.

 

Yüce Rabbimiz Kur'an'ı yavaş yavaş, planlı bir şekilde indirmiş­tir. Bu nedenle onun nüzûl şeklini dikkate alan "bütüncül bir okuma sünneti "oluşturmak, biz mü’minlerin Allah'ın mesajına karşı sorum­lulukları arasında yer almaktadır.

 

Rabbimiz gönülleri aydınlatan mesajını peyderpey, planlı ve dü­zenli bir şekilde indirmiştir. Ki bu sayede kalpler iyice ona aşina ol­sun, sıcak bir yakınlık kesbetsin, gönüllerde taht kuracak biçimde pekişebilsin. Bu sebeple tertîlen indirilen İlâhî vahyin yine aynı şe­kilde, merhale-tedric olgusuna dikkat ederek okunması gerekmek­tedir. Aksi takdirde yanlış anlamaların önünün almak mümkün ola­mayacaktır.

 

Yukarıdaki âyetin bir tefsiri bağlamında okunması gerektiğini dü­şündüğümüz Kıyâme sûresi âyetleri, tenzîl ve tertîle ilişkin olarak yol gösterici bir muhteva içermektedir. Bu âyetlerde Rabbimiz Kur'an'ın hıfzı ve tebyini esnasında acele etmemeyi, bilinçli planlı bir şekilde hareket etmeyi Rasûlullah'ın şahsında vahye gönül veren tüm mü’minlere emretmiştir: "Dilini hızla oynatıp durma. Çünkü onu (senin kalbine) yerleş­tirmek ve okutturmak Bizim işimizdir. Böylece onu telaffuz ettiği­miz zaman kelimelerini (bütün zihnini vererek) takip et; sonra onun anlamını açıklamak da Bize düşer." (75/Kıyâme, 16-19). Bu âyet herkesten çok peygamberimiz Muhammed (s.a.s.) ile ile alakalıdır. Yeni gelen vahyi an önce ezberlemek için Allah'ın elçisi Muhammed (s.a.s.) acele ediyor, duygusal davranıp unutmaktan korkuyordu. Vahyi indiren Yüce Allah Peygamberimizin onu kolayca ezberde tutmasını da sağlayacak lutuflarda bulunmuştur. Bu hakîkat Kıyâme Sûresi'nin alıntıladığı­mız âyetlerinden başka, bir de Tâhâ Sûresi'nde dile getirilmektedir. Öncelikle Peygambe­rimizin Kur'an'ı ezberlemesi ve vahyin onun kalbinde korunmasını anlatan âyetlerin bize de söyleceği yönteme dair çok hikmetli bir mesajı vardır: 20/Tâhâ, 114.

 

Yukarıdaki âyette belirtildiği üzere Rasûlullah'a yüklenen "bütün benliğini vererek Kur'an okuma" görevi, bizim de Allah'ın vahyine karşı vazifemizdir. Rabbimizin vahiy ile gönüllerde meydana getir­mek istediği amaçların hasıl olabilmesi ancak bu vazifeyi yerine ge­tirmekle mümkündür.

 

Hem gereğince Kur'an okumalarımızda hem de İslâmî mücadele­nin başarısını arzulamada, hem de kâfirlere muntakîm olan Allah'ın vaîd ettiği dünyevi ve uhrevi azabın başlarına getirilmesinde acele et­memek, sabırlı olmak mü’minler olarak takınmamız gereken vakarlı tutumlar arasında yer almaktadır.

 

İnsanoğlu aceleden yaratılmış bir varlıktır; her şeyin hemen ol­masını isteyen bir karaktere sahiptir. Fakat biz mü’minler, hem vah­yin mesajını kavrarken, hem de hayatımıza rehber olacak tanıklık­lar ortaya koyarken acele etmemiz gerekir. Çünkü aceleye getirile­meyecek, ciddi sorumluluklar yükleyen bir İlâhî vahiy karşısında sa­bır ve metaneti kuşanmak gerekir. Ciddi bir şekilde anlamak ve kavramak, amellerimizin sıhhatinin de teminatı olacaktır. Hikmetli bîr derinlikten yoksun, bütünlükten uzak Kur'an kıraati "yüzeysel olma zaafı"ndan kurtulamayacağı için, onu gereğince kavramaktan söz edilemez. Bu nedenle Kur'an yüzeysel değil derin, ciddiyetten uzak bir basitliğe indirgeyerek değil hikmetli bir şekilde okunması gerekir.

 

Tenzîl ve tertîl esası üzere indirilen Kur'an'ın kıraati aynı şekilde nüzûlüne uygun olması gerekiyorsa, tatbikinde de aynı ölçüler geçer­lidir. Allah'ın va'd ve vaîdinin acele istenmemesi, sınava talip olma­sı gereken mü’minlere yakışan bir tutum değildir. Adaletin yegane te­minatı olan ve işlerin sonunu belirlemede hiçbir otorite boşluğu oluş­turmayan kudreti sonsuz Yüce Allah'ın takdirlerinin acele ile yerine getirilmesini beklemek doğru değildir. İslâmî mücadelenin öncüleri olan mü’minler, tertit ile sabır arasındaki ilişkiyi unutmadan hesap­larını daima gözden geçirmek durumundadırlar.

 

Özetle; tenzîl ve tertîle İslâm'ı yaşamlaştırırken, yeryüzünü Al­lah'ın boyası ile boyarken de dikkat etmek gerekmektedir. Allah'ın mü’minlere va'dettiği fetih-nusret/zafer ve yardımı da aceleye gel­mez. Kâfirlere vaîd ettiği dünyevi-uhrevi azap da aceleye gelmez. Bu durumda sabır; hem Kur'an'ın kıraatinde hem de tatbikinde sürekli mü'minin başında bulunması gereken metanet tacı olmaktadır. Mü’minler yakışan ahlaki tutum; acele etmeden sabırlı bir şekilde, özümseye özümseye Kur'an'ı okumak ve sonuçların gerçekleşmesini metanetle beklemektir; bize bu metaneti tavsiye eden âyetler için bkz. 21/Enbiyâ, 37-44.

 

2- Tenzîlin Hikmetleri

"Gerçek şu ki, bu Kur'an'ı sana safha safha indiren biziz." (76/İnsan, 23). Tenzîl; bir şeyi yavaş yavaş, acele etmeden, hazmederek huşû ile, bilinçli, planlı bir şekilde yapmak, iç bütünlük oluşturacak şekilde in­dirmek anlamına gelmektedir.

 

Kur'an'ın kaynağının "Tenzil" kelimesinin muhtevası bağlamında dile getirildiği çok sayıda âyet vardır. İlahi mesaj âlemlerin rabbi, yeri ve yüce gökleri yaratan, aziz/kudret sahibi, rahîm/rahmet kaynağı, hakîm/hikmet sahibi, günahları bağışlayan, tevbeleri kabul eden intikamı çetin, lütfu sınırsız, hamîd/en güzel övgülere layık olan Allah tarafından safha safha indirilmiştir. 17/İsrâ, 106; 20/Tâhâ, 4; 25/Furkan, 25; 26/Şuarâ, 192; 32/Secde, 2; 36/Yâsin, 5; 39/Zümer, 1; 40/Mü'min, 2; 41/Fussilet, 2, 42; 46/Ahkaf, 2; 56/Vâkıa, 80; 69/Haakka, 43.

 

Kâfirlerin, müşriklerin bütün ısrarlarına rağmen rahmeti sonsuz rübbimiz Kur'an'ı bir defada değil, yavaş yavaş, safha safha indirmiş­tir. Bizim de ilk nesil mü’minler gibi İlâhî vahyin bu karakterini göz önünde tutmamız, onu düzenli ve hikmetli bir yöntemle okuyup anlamamız gerekmektedir.

 

İlâhî vahyin yirmi üç yıllık tedriç ile indirilmiş olmasının bakışta ak­la gelen hikmeti, şeriatın maksatlarının ve gâyelerinin iman edenlerce iyice anlaşılıp kavranmasıdır. Sâlih amellerin kaynağı olan Kur'an vahyin iyice kavranması ise uygulamanın sıhhati ve Kıyamet'e kadar gelecek mü’minler için takip edilebilir örneklikler oluşturabilmek için şarttır. Bu durumda Kur'an'ın indirilirinden yüzyıllar sonra yaşayan biz mü’minler için tenzîlin safha safha olmasının hikmeti de ortaya çıkmış olmaktadır:

 

Acele etmeden, yüzeyselliğin handikaplarına düş­meden, derin bir tefekkür, engin bir tefekkuhla Kur'an mesajını idrâk etmeye çalışmak.

 

İnsanlığın ne yapacağını bilemez, şaşkın bir durumda kalmaması için, âlemlerin rabbi Allah tarafından tenzîlen/parçaları birbiri ile uyum­lu bütünlük oluşturacak şekilde, kontrollü olarak yavaş yavaş indirilmiş­tir. Kur'an'ın peyder pey, aralıklı olarak indirilmesinin bir çok hikmeti vardır. Mesela tenzîlen indirilmiş olmasının hikmetlerinden biri, insanların -öncelikle mü’minlerin- İlâhî vahyin yol gösterici mesajlarına ihtiya­cını yangın bir yürekle hissetmesi içindir. Diğer bir hikmet de, birden­bire derin hakikatleri kavramaktan aciz olan biz insanların mesajı iyice kavrayacak bir sürece ihtiyacımız olduğu içindir.

 

Tenzîlin çok sayıda hikmetinden söz edebiliriz. Bir tanesini daha anarak diğerlerini "ilimde derinleşenler"in selim akıllarının engin kavrayışına bırakalım: Kur'an salt bir bilgi kaynağı değil, eylem ve talimatlar dizgesi olduğu için, hayata geçirilmez malumatlar yerine, yaşanılabilir hakikatlerin menşei olduğu için tenzîlen/yavaş yavaş in­dirilmiştir.

 

"Kur'an indirilmiştir." Öyleyse onu kutsama adına, göklere çıka­rarak -daha doğrusu geri gönderme cüretini göstererek- aşırı tazim gösterisi yapmak doğru değildir. Çünkü İlâhî vahyin 'mesajı hayalın tam ortasına, yaşamın merkezine onu dönüçtürmek, ıslah etmek için indirilmiştir. Bu nedenle Rabbani mesajın gönülleri aydınlatan mesa­jından faydalanmak için onunla iletişim kurmak gerekir.

 

Kur'an'ı biçimsel ve mahiyet itibari ile ulaşılmaz bir yükseklikte tutmaya gayret etmek, yüceltmek değildir; ince bir tahkirle, örtük bir alçaltına girişimidir. Söz konusu girişim iyi niyetli ama cahil kimseler eli ile olabileceği gibi kasıtlı bir şekilde de olabilir.

 

Kur'an'ın kasıtlı bir şekilde indirilmiş olduğu yeryüzü ile -yani ha­yat ile- bağını koparmaya çalışanlar, Allah'ın mesajının sorumluluk doğurmayan gerçek üstü bir alana ait olduğu vehmini yaymaya ça­lışmaktadırlar. İşte şirkde zaten bu yaklaşım şeklinde ortaya çık­maktadır.

 

Âfâkî bir ilâh tasavvuru görüntüsü altında, İlâhî mesajın tevhid ve adalet asasının etki gücünü akıllarınca kırmaya çalışmaktadırlar. Çı­ğırtkanlık yaparak her fırsatta çıkardıkları velveleler, göz boyayıcı si­hirler ile İlâhî vahye gönül veren mü’minlerin önüne, hem asli hüvi­yeti ile hem de sağdan yaklaşarak çıkan şeytan ve dostlarının hileli tuzaklarına karşı uyanık olmak zorundayız. Günümüzde şeytan bir kesim üzerinde "bâtıl bir kutsiyet" şekli oluşturarak etkili olmaktadır. Kur'an'ın yücelttiklerini iddia eden bir kesim onu "anlaşılmaz, ulaşı­lamaz" bir mevkiye çıkarmakla azaltmaktadırlar. Bu bir tür aşağıla­madır. Çünkü, Kur'an'ın sadece teberrüken/sevap kazanmak amacı ile okunabileceğini, anlamak, ondan hüküm çıkarmak maksadı ile İlâhî vahye gönül vermeyi günah saymaktadırlar.

 

(Kur'an-ı Kerim'i anlamak maksadı ile okumayı haram kabul eden bir zihniyet yaşadığımız coğrafyada varlığını halen devam ettirmektedir. Neredeyse tüm tercüme ve meal çalışma­larını tahkir eden bu zihniyet, sadece kendi anlayışlarını doğrulayan çabaları meşru kabul etmektedir. Tam İlmihal adlı, 1248 sayfalık kitaplarının da bir tür Kur'an tercümesi, meali, tefsiri olduğu gerçeğini görmezden gelen bu zihniyet sahipleri, kendileri dışında gelişen Kur'an'ı anlama çabalarını "dinsizlik" ve "cahillik"le itham etmekte ve konu ile ilgili şu ib­retlik iddiaları ileri  sürmektedirler:

"Kur'an-ı Kerim'in hakiki mânâsını anlamak, öğrenmek isteyen öğrenmek isteyen bir kimse, din âlimlerinin kelâm ve fıkıh ve ahlak kitaplarını oku­malıdır. Bu kitapların hepsi, Kur'an-ı Kerim'den ve hadisi şeriflerden alınmış ve yazılmışlar­dır. Kur'an tercümesi diye yazılan kitaplar, doğru mana veremez. Okuyanları bunları yazanların fikirlerine, düşüncelerine ve maksadlarına esir eder ve dinden ayrılmalarına sebep olur." Gümüş M. Sıddık, Tam İlmihal, Seâdet-i Ebediyye, 82. Baskı, Hakikat kitabevi, İs­tanbul, 2000, s. 46-25. mektup.

Yukarıdaki alıntı yaptığımız pasajda dile getirildiği gibi, Kur'an'ı tercümelerden yanlış an­lama ihtimali vardır. Doğrudur. Fakat aynı tehlike Tam İlmihal'den din öğrenilmeye kalkı­şıldığında yok mudur? Belki meallerden daha fazla bu tür kitaplar zararlıdır. Çünkü meal­ler bütün zaaflarına rağmen tefsir kitaplarından bile Kur'an'a daha yakındır; çünkü konusu doğrudan Kur'an'dır. Bir çok ihya önderi'ne küfürler dolu, sözde İslâm ilmihali olan bu ki­tap aynı zamanda bir Kur'an meali, tefsiri işlevi gördüğü gerçeğini kim inkâr edebilir? İslâm'ı çok iyi bilmeyen halkın Kur'an mealleri ile yanlış bilgilendirilme riski ne kadarsa, Tam İlmihal'le de o kadardır; 1248 sayfalık bir kitap ne kadar anlaşılır bir mahiyet taşıyor ki, Kur'an tercümeleri-mealleri de o kadar anlaşılır bir mahiyet taşısın? Kısaca, yanlış anlama riski tercümeler kadar Tam İlmihal için de söz konusudur.

Peki Kur'an'a "anlaşılmaz" damgası vurulduğunda neler olmaktadır? Olan; "her adıma uygun bir fetva ısmarlamak ve gönül rahatlığı ile faiz işlemleri yapmak, mankenleri yarı-çıplak bir vaziyette televizyon programlarına çıkarıp, -harama bakmayı yasaklayan âyetlerin meal­lerini anlayamayacakları için- onlardan zekata konu olacak servetler kazanmak"tır.)

 

Bu bakış açısının çok ciddi neticeleri olmaktadır. Kur'an'ı bir hidâyet kılavuzu değil de, sevap kazanma aracı olarak görenler artık bütün davranışlarını fetvalarla meşrulaştırma cihetine gitmektedirler. Kendile­rinin İlâhî vahyin saf, tertemiz mesajının gereklerini "biz kimiz onu an­lamak kim" diyerek, güya yüceltme görüntüsü altında, Rabbani buyruk­ların hayat damarlarına kasdetmektedirler. Kendileri sağdan yaklaşan şeytanın vesveselerine aldanan, garrâya kapılarak bâtıl bir kutsiyet ha­vası estiren din bezirganları, beraberlerinde sürükledikleri milyonlarca insanın daha önce yaptıkları sâlih amellerinin değer bakımından hubûtuna/sıfırlanmasına yol açmaktadırlar.

 

Şeytan sağdan da yaklaşır, soldan da. Bu sebeple "dindarlık gö­rüntüsü altında" doğru yoldan çelmek için önümüze çıkan müşrikle­rin oyunlarını bozmak, Kur'an'ın hayatın kalbine "indirilmiş" bir ki­tap olduğu gerçeğini unutmamak lazımdır.

 

Yanlış kutsiyet anlayışlarının aldatmasına kanmamalıyız. Kur'an'ı şekil olarak yükseklerde tutmak yeterli değildir. Yüceltmek, onun in­san hayatına yön vermek maksadı ile indirildiği hakikatini daima göz önünde tutmak, mesajın rehberliğinde hayatımızı idame etmektir. Kur'an yücelere aittir diye, aşağılarda/dünya hayatında etkinlik kur­masına izin vermemek, siyasetten, eğitimden, sokaktan, giderek ha­yattan kovarak bunun adını da "saygı" koymak, büyük bir aldanma, aldatmacadır. Çünkü Kur'an; yüceler yücesi bir makamdan aşağılık dünya hayatında yaşanan rezillikleri törpülemek, ıslah etmek ve ge­rekirse değiştirmek-dönüştürmek için "indirilmiştir."

 

Münezzel Oluşunun Hikmetleri

Kur'an, kalemle yazmayı öğreten, vahiyle insanoğlundan arın­mak isteyenlere yol gösteren Yüce Allah tarafından sırası geldikçe, planlı ve düzenli bir şekilde safha safha indirilmiştir. Öyleyse okuyu­şumuzda bu nüzûl şeklini göz önünde tutmalıyız. Yani iniş ortamın­daki canlılığa ve çözümü amaçlanan sorunun konu ile ilgili bağlamı­na dikkat ederek, acele etmeden, yüzeyselliğin tuzaklarına düşme­den Kur'an'ı okumalı, anlamalı, kavramalı ve amelî cihetini de aynı şekilde düzenli bir şekilde gözetmeliyiz.

 

Tenzille ilgili -aynı kökten türetilmiş bir ismi mef'ul olan- bir başka kelime de Münezzel'dir. İki âyette geçen ketime tenzil'in kaynağı olan Yüce Allah'ın vahiy üzerindeki tartışılmaz otoritesini ve belirleyiciliğini vurgulamaktadır. O hidâyet amacı ile indirdiği vahyi bir defa­da değil, peyderpey tebyin etmeyi takdir etmiştir. Kur'an'ın Yüce Allah'ın takdiri ile, şükrü gerektiren büyük bir nimet olarak bir defada değil safha safha, gerektikçe indirildiğini vur­gulayan âyet için bkz. Enam: 6/114. Bu kelime bir de İsa peygamber ve arkadaşlarının Al­lah'tan kendilerine lütfetmesini istedikleri "sofra" ile alakalı olarak geçmektedir: Maide: 5/11 5. Ki "sofranın indirilmesi", her şeyin gerçek sahibinin Allah olduğunu, her şeyin bel­li bir ölçü ile, planlı bir şekilde O'nun kudret elinden çıktığını ifade etmektedir.

 

Öte yandan tenzîl ve tertîle uygun Kur'an tefsiri, bütün âyetleri iniş sırasına göre okumak demek de değildir. Eğer öyle olsaydı Yüce Rabbimiz Kur'an'ı nüzûl sırasına göre toplar ve o şekilde okunmasını em­rederdi. İlâhî kontrol altında olduğunda kuşku bulunmayan Kur'an'ın cem'i -ki yukarıda alıntıladığımız Kıyâme sûresi âyetlerinde cem'in Rab­bani denetiminin mahiyetine ilişkin önemli ipuçları vardır- bize mütevatir olarak gelen mushaf sıralamasına göre oluşturulmuştur. Öyleyse "hangi âyetin hangisinden önce indirildiğini kesin olarak bilmek gerek­tiği" şeklindeki bir varsayım, bunu "onsuz olmaz" denilebilecek kesin­likte öne süremez. Fakat yine de elimizde kesin karineler varsa ve güç­lü dayanaklara sahip ictihadlar yapabilecek verilere sahipsek âyetlerin nüzûl sırasını bilmek çok faydalı olacaktır. Bu durumda hangi âyetin hangisinden önce indirilmiş olduğunu bilmek tabii ki, ufuk açıcı etkile­re haiz olacaktır. Fakat resmî bir nüzûl sırasının tespitinin de, sübutu ve delaleti kati nasslarla mümkün olmadığının bilinmesi lazımdır.

 

Özetle, bizim vurgulamak istediğimiz hakikat, "Kur'an'ın peyder pey -safha safha, aşama aşama- indirilmiş olduğu ve her tür tefsirin bu gerçeği unutmaması gerektiği"dir.

 

3- Tertîl'in Hikmetleri

"Kâfirler: 'Kur'an ona bir bütün olarak bir kerede indirilseydi yal'diyorlar. Oysa, Biz onu böyle tutarlı bir bütün oluşturacak şekil­de, terülen/belli bir düzen içinde ağır ağır vahyediyoruz ki, onunla senin kalbini pekiştirelim." (25/Furkan, 32).

 

Tertîl kelimesi Kur'an'da iki âyette geçmektedir. Birisi alıntıladığımız âyet, diğeri ise 73/Müzzemmil, 4. âyettir. Düzenli, planlı bir nüzul sonucunda ulusan Kur'an'ın bu sıfatını sa­bır, acele, tenzil, tedriç gibi kelimelerin muhtevası desteklemektedir. Birden bire indirilme­yen Kur'an'ın iniş biçimine uygun olarak, acele etmeden, sindire sindire, palanlı bir şekil­de -hikmetlerine vakıf olmak maksadıyla- okunması gerekir. Aşağıdaki âyette Kur'an vah­yinin bütünlüğünü göz önünde tutmadan acele ile karar vermek, görüş bildirmede göstermek yasaklanmaktadır: 20/Tâhâ, 114.

 

Acele etmeden, bir bütünlük ve hedef gözeterek Kur'an okuma­nın gereğine işaret edilen bir başka kavram da tertîldir. Kur'an bir defada değil, safha safha indirilmiştir ve bu biçime uygun bir kıraat, tefsir, tebyin ve tefekkuh da teşvik edilmiştir.

 

İlâhî mesajı doğru kavramak ve doğru yaşamak konusunda dikkat edilecek hususlara ilişkin olarak tertîl kelimesinin yol gösterici muh­tevasından yararlanmak istiyoruz.

 

Tertîl, bir şeyi yavaş yavaş, acele etmeden, planlı-uyumlu bir şe­kilde yapmak demektir. Rabbimiz Kur'an'ı tertîlen/programlı, parça­ları arasında eşsiz bir uyum oluşturacak şekilde indirmiştir.

 

Kur'an'ın indiriliş sıralaması ve tasnifinde Rasûlullah'ın doğrudan bir dahli yoktur. Bir defada değil de sırası geldikçe yavaş yavaş indi­rilen Kur'an'ın nüzûlüne uygun olarak da okunması gerekmektedir. Yani planlı, programlı, sabırlı, düzenli bir şekilde. Kur'an'ı okurken acele etmemek, onu ağır ağır okumanın da ötesinde yüzeysel değil derinlikli bir şekilde kıraat etmek demektir.

 

Tertîl Kur'an'ın bir parçasının diğerleri ile irtibatını kurmak, yaşa­dığımız coğrafyanın içinde bulunduğu şartları dikkate alarak, tedrici göz önünde bulundurarak okumaktır. İslâmî mücaledelenin ilk örneği olan Rasûlullah'ın Asr-ı Saadet'te gerçekleştirdiği Sünnet'te, tertîlin, tedricin uygulanışı ile alâkalı çok sayıda örnek vardır. Örneğin, Mekke döneminde fiilî bir kıtal cihadına izin vermeyen Yüce Allah şartların değişmesi ile birlikte Medine döneminde yaşayan müslümanlara ada­letin ikamesi ve doğru yol üzerinde müşriklerin kurdukları barikat engellerinin bertaraf edilmesi için kıtal cihadını teşvik etmiştir.

 

Tertîlen Kıraatin Vakti

Gece kalkıp çalışmayı, ibadet etmeyi öğütleyen Müzzemmil Sûresi âyetlerinde 'Kur'anı tertîlen okumak' emredilmektedir. Bu uyarı sadece mekanik bir plan yapmayı değil; aynı zamanda İlâhî vahyin mesajını yü­reklere işleyen bir özümseme ile okunmasını da gerektirmektedir. Prog­ramlı okuyuşta, acele etmeden huşû ile hareket etmek esastır. Kur'an'ı huşû ile kıraat etmede ise gecenin önemli bir yeri vardır. Rabbimiz ge­cenin sağlayacağı olanaklara, çok sayıda âyette dikkatimizi çekmekte, sessizliğin imkânlarından yararlanmayı özendirmektedir.

 

Gecenin derin düşünüş ve hikmetli engin bir kavrayışa ulaşabil­mek için uygun bir vakit olduğunda kuşku yoktur. Bize Kur'an'ın an­laşılması ve yaşanması noktasında örnek şahitlikler bırakan Rasûlullah ve arkadaşlarının bu olanaktan yararlanmaları övgü ile Kur'an'da zikredilmiştir. Gece, İlâhî bir nimettir; Rabb'e yaklaşmak, kendini gö­rev olarak planlanacak işlere vermek için, gündüzden daha çok ola­naklar sunmaktadır.

 

Gecenin sağladığı olanakların farkında olan Peygamberimiz bazen yalnız başına, bazen de mü’minlerle toplu olarak kalkıp ibadet etmiş, Kurân'ı "tertîl üzere" okumuş, üzerinde tefekküre dalmış, kavrayışını derinleştirip, öğrendikleri ile ertesi gün yapacaklarını planlamıştır.

 

K- Amel Etmek İçin Okumalıyız

Kur'an'ı yaşamsal sorunlarımızı çözmek amacı ile okumalıyız. Çünkü Rabbimizin rehberliğinde çözüm kaynağı, Kur'an'dır. Hidâyetin ön şartı, salt bilgilenmek değildir. Bilginin takvâ sahibi olabilmek için, kendi özümüzde ve çevremizde yer alan şeytani unsurlara kar­şı cihad usullerini öğrenmek için bir değeri vardır.

 

Bu sebeple aşağıdaki âyete göre, "Allah yolunda üstün gayret göstermek", dosdoğru yola iletilmenin şartlarından biri olarak göste­rilmektedir: "Dâvâmız uğrunda cihad edenleri/üstün gayret gösterenle­ri, Bize varan yollara mutlaka yöneltiriz. Allah kuşkusuz muhsinlerle/iyilik yapanlarla beraberdir." (29/Ankebût, 69)

 

1- İnanç ve Eylem İçin Bilgilenmek

"Elif-Lâm-Mîm. İnsanlar (sadece) 'inandık' demeleriyle bırakı­lacaklarını ve sınava çekilmeyeceklerini mi sanıyorlar? Evet andolsun ki, Biz kendilerinden öncekileri de sınadık; o halde (o halde bu­gün yaşayanlar da sınanacak ve) elbette Allah, doğru davrananları ortaya çıkaracak ve yalancıların da kimler olduğunu gösterecektir." (29/Ankebût, 1-3)

 

Yeryüzündeki büyük sınavda Rabbimiz, rahmetinin bir tezahürü olarak biz insanlara nübüvvet vahyi ile rehberlik etmektedir. Bu şu­urla başvurulması gereken sonsuz rahmet sahibi Yüce Allah'ın kelâmı, bir "inanç kılavuzundur. Hakikatin yakînî kaynağı olan Kur'an; kesin bir inanç, derin bir bilinç ve can veren bir eylem için, uygula­maya geçirmek maksadı ile okunmalıdır.

 

İlâhî vahyin gönülleri aydınlatan mesajı felsefi spekülasyonların, sonu gelmez kelâmi mülahazaların aracı olarak kullanılmamalıdır. Aksi takdirde İlâhî iradenin amaçladığı bir verimliliğe yol açması bir yana, Kur'an ifsada sürükleyen şeytanın sağdan yaklaşımlarının ara­cı durumuna indirgenmiş olur; ki bu durum basiret ehli tarafından dünyada, Rabbimiz tarafından ahiret gününde ona değer vermekten çok ihanet anlamı taşıyan bir tutum olarak nitelenmekten asla kaçıp kurtulamayacaktır.

 

İnançlarımızın kaynağı olan Kur'an'a, "önceden sınırları belirlenmiş tezlerin onaylayıcı aracı olarak yaklaşmak" biz mü'minlere yakışmaz. Bilgiyi sömürü ajanlığı için kullanan müsteşriklere/şarkiyatçılara uygun düşecek tavır/tutumlardan kaçınmak, İlâhî vahye karşı üstümüze düşen vazifelerdendir. Bu nedenle salt akademik-entelektüel bilgilenme mak­sadıyla okunan Kur'an'dan maksada muvafık verim elde edilemez.

 

İmtihan şuuru ile okunmayan Kur'an'dan öğrenilecek bilgiler, sır­tımızda yük olmaktan, bize hiçbir değer kazandırmayan şeyler taşı­maktan öte bir anlam ifade etmeyecektir. Hayata ilişkin sorunlarımı­zın temel çözüm kaynağı olan Kur'an "sadra şifa" olması için okun­malıdır. Malumatfuruşçuluk için, bilgi hamallığı için değil.

 

Alîmu'l-habîr olan Allah, salt bilgisini-kültürünü artırmak için İlâhî vahye başvuranlar için hidâyet etme sözü vermemiştir. Geçmişte İlâhî vahye muhatap olduğu halde, ona gerektiği değeri vermeyen Kitap Ehli'nden ilmi ile amel etmeyenler "entel eşek meseli" ile Cum'a Sûresi'nde anılmaktadır: "Tevrat'ın/İlâhî vahyin yükü ile onurlandırılmış iken bunu taşıyamamış olanların durumu, sırtına kitaplar yüklenmiş (ama onlardan habersiz bulunan) eşeğin durumuna benzer. Allah'ın mesajlarını ya­lanlamaya şartlanmış olanların durumu ne acıdır. Çünkü Allah reh­berliğini böyle zâlim bir halka ihsan etmez." (62/Cum’a, 5)

 

Yüreklerimize çöreklenmiş şirk alışkanlıklarını yok etmek, şeytanın körüklediği küfrün ateşinin izlerini silmek için sürekli Kur'an'a başvur­malıyız. Şu dünya hayatının geçici heveslerine kapılıp kalmamak için, Kur'an'ın aşkın dilinin elçiliğinde Allah'tan yardım dilemeliyiz.

 

2- Gereğince Okumanın Anlamı

Gereğince takdir ederek okumalıyız. Gereğince takdir etmek ne­dir? Onu zanna ve vehime dayanan beşeri kuruntuların meşrulaştırıcı aracı kılmamaktır. Arınmak ve ma'ruf olanın yaygınlaştırılması için okumaktır. Öğrendikleri ile amel etmeyen veya amel etmek için de­ğil, spekülasyon üretmek için Kitab'a başvuran kimseler belki İlâhî me­sajı kısmen anlayabilirler; ama asla engin bir kavrayışla onu idrâk ede­mezler. Dolayısı ile öğrendikleri onları hidâyete sevk etmez; ya dalâlet­lerini ya da vehimlerini derinleştirmekten başka bir işe yaramaz.

 

Aşağıdaki âyetlerde belirtildiği üzere, Kur'an hidâyete ermek, arınmak, arındırmak, uyarılmak, uyarmak için okunmalıdır.

 

"O kitap ki, mü’minler için bir yol gösterici ve bir müjdedir. O mü'minler ki, salatta/namazda devamlı duyarlıdırlar; arınmak için infak ederler/sahip olduklarını Allah yolunda feda ederler ve ahirete de canı gönülden iman ederler." (27/Neml, 2-3)

 

"... Kulları arasından yalnızca ulemâ/gereğince anlama kavrama gayreti içinde olanlar, Allah'tan (hakkıyla) korkar-çekinirler. (Çün­kü yalnızca onlar bilirler ki) Allah sonsuz bir kudret sahibidir, çok bağışlayıcıdır. Allah'ın vahyine (seksiz şüphesiz) uyanlar, namazla­rında dikkatli ve devamlı olanlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan gizli-açık ihtiyaç sahipleri için harcayanlar: İşte ancak bunlar (dün­yada ve ahirette) kesintiye uğramayacak bir kazanç umabilirler." (35/Fâtır, 28-29)

 

Kur'an'a gereğince ilgi göstermek, "İlâhî mesajın gönülleri ısıtan aydınlığına kalbimizi tamamıyla açmak" demektir. Salt bir fehm/anlama çabası, Rabbani mesajı kavramak ve hayatın kalbine onun ay­dınlık meşalesini dikmek için yeterli değildir. Çünkü İlâhî vahye gö­nül vermeyen biri bile, Kur'an'dan bir şeyler öğrenebilir, bir şeyler çıkarıp anlayabilir. Fakat şeriatın maksatlarını gerçekleştirecek ve­rimlilik, onu ancak "bir inanç kaynağı, bir eytem talimatı' olarak okumakla mümkün olabilir.

 

Kur'an'ı önceki ümmetlerin yaptıkları gibi, gereğince amel et­mekten başka maksatların meşrulaştırıcı aracı kılmamak gerekir. Ona gerçek anlamına uygun bir kavrayışı amaç edinerek, tam anla­mıyla uygulamak gâyesi ile başvurmak lazımdır.

 

İlâhî kelâmı gereğince okuyup anlayabilmek için, arınma niyeti ile tevazu tacını takmak, takvâyı kuşanmak lazımdır. Kur'an'ın mesajındaki derin hikmetleri kavramak için tam anlamıyla nüfuz etmeyi gâye edinen bir okuma yöntemi gerekir.

 

Bu yöntemle İlâhî mesajı kavramak, ona malumatfuruşçuluk için değil uygulama düşüncesi ile başvurmak demektir. Aşağıdaki âyet İlâhî mesajı gereğince okumanın, gönülden teslim olanlarca yapıla­bileceğini beyan etmektedir: "Kendilerine İlâhî kelâmı emânet ettiklerimiz (ve) ona gereği gibi uyanlar -işte onlardır (gerçekten) iman edenler; kâfirlere gelince- iş­te onlardır asıl kaybedenler." (2/Bakara, 121)

 

 

Hikmetin temel kaynağı olan Kur'an'ın rehberliğinde oluşmamış her tür yorumlama şekline mesafeli yaklaşmak zorundayız. Değil mi ki, hayatı ve içinde yer alan her tür olguyu İlâhî vahyin klavuzluğunda an­lamlandırmak gerekir? Öyleyse anlayışlarımızı, bütün anlama çabaları­mızı, tüm tefekkür gayretlerimizi, de İlâhî vahyin biricik korunmuş kay­nağı olan Kur'an'ın yönlendirmesine açık tutmak boynumuzun borcu olsa gerek.

 

Bu bağlamda Kur'an'ın ruhundan onay alması mümkün olmayan tarihselcilik, tarih üstücülük gibi dışardan yorumlama yöntemlerinin hiç­bir değeri yoktur. Anlamı metnin dışına arayan tarihselcilik de, anlamı metinin içinde ve içinde yaşanılan dünyanın verilerinde arayan tarih üs­tücülük de, bir birlerine zıt gözükmelerine rağmen aynı kapıya çıkan so­nuçlar vermektedirler. Çünkü her ikisi de anlamanın merkezine insanı koymakta, bu bakımdan aşağıdan yukarıya doğru bir yorumlama usûlü ile konulan ele almaktadırlar. Her ne kadar, bir tür risalet vehmi ile, "ta­rih üstücü rnealcilik" anlamın yukarıdan aşağıya doğru yağdığını iddia etse de netice itibariyle durum bu meyandadır.

 

Kısaca Kur'an'ın denetiminde, İlâhî vahyin rehberliğinde oluşmayan tüm geleneksel ve modern yorumlama biçimleri neticeleri itibariyle asıl olan fer', belirleyici olması gerekenin belirlenen, etkin olması gereke­nin edilgen olması gibi zulümlere yol açmıştır; açmaya devam etmekte­dir. Bir imtihan alanı olan dünyada, tabii ki denenme konularımız ara­sında İlâhî vahyin  insanlara  iletilmiş tek korunmuş kaynağı  olan Kur'an'a, hayatımızda nasıl bir yer verdiğimiz de vardır. Her mü'minin, Kitapla ilişkisini bu bilinçle kurması da beklenmesi gereken bir şeydir.

 

Kur'an'ı doğru anlamanın yolu, tefsir/yorumlama usûlünün de doğru olmasına bağlıdır. Yöntemin de Kur'anî olması gerektiğini "hikmet" kavramı çerçevesinde dile getirmiştik. Buraya kadar aktar­maya çalıştığımız gibi, Yüce Allah'ın biz insanlara bahşettiği bir bil­gi, İnanç-bilinç ve eylem klavuzu olan Kur'an'da, tefsir yöntemine ilişkin temel yaklaşımlarımızın neler olması gerektiği açıkça beyan edilmiştir. Bu köşe taşları oturtulmadan girişilen tefhim, tefsir, tefek-kuh çabaları vehametle sonuçlanmaktan kendini kurtaramayacaktır.

 

Tabii ki, Kur'an tek kaynak değil temel kaynaktır. Onaylı gönder­me yapılarak bize önemsetilen Sünnet ve ilk muhataplarla mesajın bağlantısını koparmak, Kur'an'ın doğru anlaşılmasını mümkün kıla­cak yolların kapanmasına neden olacaktır. Bu sebeple her tür ikincil derecede kaynağın, her tür bilgilenme aracının Kur'an'ı temel alarak değerlendirmeye tutulması gerekir.

 

Aceben/ilginç bir kitap olan Kur'an'dan orijinal, duyulmamış, şa­şırtan bilgiler çıkarmak için yararlanmak mümkündür. Ancak elde edilen bu ma'lûmât, mesajın bütünlüğü ve gâyeleri göz önünde tutul­madan kullanılmaya kalkıldığında bir işe yaramayacaktır. Asıl amacı insanlardan takvâ sahiplerine hidâyet etmek olan İlâhî vahyin kalple­ri aydınlatan, gönülleri ısıtan mesajına salt bir ma'lûmât muamelesi yapmak doğru değildir.

 

Özetle; küfrün karanlığında kalarak ölüme terkedilmiş kalpleri, ışık saçan bir meşale gibi aydınlatarak yeniden hayat veren Kitabı­mızı, "sorunlarımızın nihai çözüm kaynağı" gözü ile okumalıyız. İlâhî kökeni unutmadan, beşeri yöntemlere bel bağlamadan okumamız gereken İlâhî vahyin can veren mesajlarını günlük hayatımızın her anında varoluşumuzun gâyelerini hatırlamak ve hatırlatmak için oku­malıyız. Kur'an'ı belli bir plan ve program içinde, duyarlı bir şekilde, takvâyı kuşanmış bir yüreğin duyarlılığını taşıyarak okumalı, Yüceler Yücesi Rabbimizin katından "indirilmiş" Kitab'a gönül vermeli, ona başvurmalı, onun yoluna baş koymalıyız. (Fevzi Zülaloğlu, Temel Kaynağımız Kur’an, Ekin Y., s. 356-394.

 

Kur’an’ı Tertîl üzere, Dura Dura Okumak

Kur’an-ı Kerim’i ağır ağır, dura dura, acele etmeden okumak, onu anlamanın en önemli prensiplerinden biridir. Alel acele, âdet yerini bulsun diye ve bir an önce bitirmek endişesiyle Kur’an’ın mesajını anlamadan yapılan kıraat veya hatim, okuyucuya hiçbir fayda 4’de “Kur’an’ı tam bir tertîl üzere oku!” emri ile, yüce kitabının tane tane, yavaş yavaş ve hazmedilerek okunmasını istemiştir. Üstelik sağlamaz.

 

Nitekim Allah Teâlâ, Müzzemmil, âyette geçen “rettil” emri, daha sonra gelen “tertîl┠mastarıyla kuvvetlendirilerek bu tertîlin en güzel bir tarzda yapılması emredilmiştir.

 

Tertîl üzere okumak; Kur’an’ı dosdoğru ve güzel bir tarzda, açık açık, hakkını vere vere, sesin mana ile ilişkisini ayarlayarak, yerine göre şiddetli, yerine göre yumuşak bir tonla ruhî ve mânevî bir uyum içinde, yani anlayıp yaşayarak okumak demektir.

 

İsrâ sûresinde de aynı prensibe dikkat çekilmiştir; “Biz onu Kur’an olarak, insanlara dura dura okuyasın diye (âyet âyet, sûre sûre)ayırdık; yine onu peyderpey indirdik.” (17/İsrâ, 106)

 

Rasûlullah bu tavsiye gereğince, gerek namazda, gerekse diğer zamanlarda Kur’an’ı ağır ağır,dura dura okur, hızlı okumaktan ısrarla kaçınırdı. Öyle ki; onun tertîl üzere okuduğu kısa bir sûre, daha uzun bir sûre okuyanınkinden çok daha fazla sürerdi. Her âyetin sonunda bir miktar durur, beklerdi; onu bir sonraki âyete eklemezdi. (Sıfatu Salâti-n Nebî, 77, 104)

 

 

Tilâvetin Hakkını Vermek: Anlayarak Okumak

Bakara sûresinin 121. âyeti şöyledir: “Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler, onu gereği gibi/tilâvetinin hakkını vererek okurlar.” Bu âyette sözü edilen tilâvetin (okumanın) hakkını vermekten ne anlaşılmalıdır ?

 

Tilâvetin hakkını vermek; Kur’an’ın anlamını, hükümlerini düşünerek, hissederek, sindire sindire ve yavaş yavaş kırâat etmek demektir.

 

Mü’min, Allah’ın kitabını adeta Rabbi ile sohbet ediyormuşcasına okumalıdır. Kur’an’daki emirlere uymaya, yasaklardan kaçınmaya azmetmeli, yeri geldiğinde dua etmeli, yalvarmalıdır.

 

Kur’an’ı gereği gibi okumak, İmam Gazâli’nin belirttiği gibi, “bütün gayret ve dikkatini harflerin mahreçlerini çıkarmaya yöneltip mânâsını düşünmemek” demek değildir. (İhyâ, c. 1, s. 806.) Tam tersine, âyetlerin anlamlarını düşüne düşüne, anlayarak, hissederek ve yaşayarak okumaktır. Bu bağlamda, Dehlevî’nin el-Fevzü’l-Kebir’inde (s. 26) zikrettiği şu söz oldukça anlamlıdır: İnsanlar tecvid kaidelerini ezberledikleri zaman, Kur’an tilâvetindeki huşûdan alıkonulurlar.

 

Bakınız, Mehmet Âkif, Kur’an’ın sadece lafzına önem verip de O’nun mânâısnı anlamaya yanaşmayan geleneksel alışkanlığımıza nasıl isyan ediyor:                             

“Lafzı muhkem yalnız, anlaşılan, Kur’an’ın;

Çünkü kaydında değil hiçbirimiz mânânın.

Ya açar Nazm-ı Celil’in, bakarız yaprağına,

Yahut üfler geçeriz bir ölünün toprağına.

İnmemiştir hele Kur’an, bunu hakkıyle bilin!

Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için.”

 

Kur’an’ı Huşû İçinde ve Duygulanarak Okumak

Kur’an, huşû içinde, duygulanarak, hüzünlenerek, ürpererek, gözyaşları içinde okunabilmelidir. Zaten Kur’an iyi anlaşılıp hissedilerek okunduğunda huşû duymamak, ürpermemek mümkün değildir;

 

“Rasûl’e indirileni duydukları zaman, kavradıkları gerçekten dolayı gözlerinden yaşlar boşandığını görürsün.” (5/Mâide,83)

 

“Rablerinden korkanların bu kitaptan tüyleri ürperir. Sonra hem derileri ve hem de kalpleri Allah’ın zikrine yumuşar ve yatışır.” (39/Zümer, 23)

 

“Ağlayarak yüzüstü kapanırlar. Kur’an onların huşûunu arttırır.” (17/İsrâ, 109)

 

Rasûlullah Kur’an okurken çok duygulanır ve çok ağlardı. O, zaman zaman ibn Mesûd’a Kur’an okutur ve dinlerken göz yaşlarını tutamazdı.

 

“İbn Mes’ud anlatıyor: Resûlüllah bana; “Kur’an’ı bana oku!” dedi. Ben hayretle; ‘Sana indirilmiş bulunan Kur’an’ı mı sana okuyayım?’ diye sordum. Bana; “Evet, ben onu kendimden başkasından dinlemeyi seviyorum!” dedi. Ben de ona Nisâ sûresini okumaya başladım. Ne zaman ki; “Her ümmete bir şâhid getirdiğimiz ve ey Muhammed, seni de bunlara şâhid kıldığımız vakit durumları nasıl olacak?” mealindeki âyete (41. âyet) geldim. “Dur!” dedi. Durdum ve dönüp Rasûlullah’a baktım. Bir de ne göreyim, iki gözünden de yaşlar akıyordu.” (Buhâri, Fedâilu’l Kur’an 32, 33, 35; Müslim, Müsâfirûn 247; Tirmizî; Tefsir, hadis no: 3027; Ebû Dâvûd, İlm 13)

 

Kur’an’ı Uygulamaya Dönük Olarak Okumak

Kur’an’ı bir müsteşrik (oryantalist) edasıyla salt bilgilenmek için veya mezhebî ve hizbî bir yaklaşımla kendi önyargılarına gerekçeler bulmak için okumanın, okuyucuya bir fayda sağlaması mümkün değildir. Kur’an, okunup anlaşılsın ve uygulansın diye indirilmiştir. O’nu bilgi hamallığı olsun diye, mâlumâtfürûşluk yapmak için veya sırf sevap kazanmak amacıyla okuyup ezberlemenin bir anlamı yoktur.

 

Hz. Peygamber, Kur’an’ı “uygulamak” amacıyla okuyanları yücelterek onların bu eylemlerini takdir ve teşvik etmiş; Kur’an’ı hayata aktarmayanları ise “münâfık” olarak tanımlayıp Ebû Cehil karpuzuna benzetmiştir.

 

“Kur’an’ı okuyan ve okuduklarını uygulayan mü’min kişi, tadı güzel, kokusu da güzel portakal meyvesi gibidir. Kur’an’ı okumayan, fakat onunla amel eden mü’min kişi ise, tadı güzel, fakat kokusu olmayan hurma meyvesi gibidir. Kur’an’ı okuyan, fakat buyruklarıyla amel etmeyen münâfık gibi hareket eden de, kokusu güzel, fakat tadı acı reyhane otu gibidir. Kur’an’ı okumayan ve amel etmeyen münâfık gibi davranan da, tadı acı ve kötü, kokusu yine tiksinilen acı Ebû Cehil karpuzu gibidir.” (Buhâri, Fedâilü’l Kur’an, 82)

 

Esasen, herhangi bir bilginin değeri ve kıymetinin, tatbikatla ortaya çıkması gibi; Kur’anî bilgilerin, emir ve yasakların, ilke ve prensiplerin değeri, anlamı ve kadrü kıymeti de uygulamayla anlaşılacaktır.

 

Merhum şehid Seyyid Kutub’un ifade ettiği gibi; “İlk nesillerin dimamizmi ve bereketi, Kur’an’ı uygulamak amacıyla okumalarından kaynaklanıyordu. Onlar Kur’an’a, kültürlerini geliştirme, bilgi edinme, haz duyup tatmin olma gibi maksatlarla yanaşmazlardı. Onlar Kur’an’ı Allah’ın öğrenmek üzere okurlar ve her emri de, savaş alanında, aldığı günlük emri hemen uygulayan bir ordu gibi duyar duymaz yerine geitirirlerdi. İşte bu, uygulamak üzere öğrenme şuurudur.” (Yoldaki İşaretler, s. 10)

 

Sahabenin bu konudaki tutumunu Abdullah ibn Mes’ud şöyle anlatır: “Biz Kur’an’ı on âyet on âyet alırdık ve aldığımız on âyeti anlayıp hayatımıza aktarmadan diğer on âyeti almaktan kaçınırdık. Kur’an insanlara, onunla amel etsinler diye nâzil olmuştur. İlk nesiller Kur’an’ı amel etmek için okudular. Sizin herhangi biriniz ise, Kur’an’ı başından sonuna kadar okur; tek bir harfini dahi bırakmaz; halbuki onunla amel etmeyi tamamen terketmiştir.” (İhyâ, 3/13)

 

Kur’an ancak onu yaşayan, onun mücadelesini veren, karşılaştığı sorunları onunla çözmeye çalışan, her fırsatta ona başvuran, yanlışlarını onunla düzelten, doğrularını ondan öğrenip pekiştiren, kısaca Yaşayan Kur’an olmaya çalışan insanlarca anlaşılabilir. Kur’an’ı yaşayıp anlattıkça öğrenir, öğrenip yaşadıkça anlatırsınız. Kur’an’ı okudukça imanınız güçlenir, imanınız güçlendikçe de, yaşar ve mutmain olursunuz. “Uğrumuzda cihad edip çaba sarfedenlere biz yollarımızı gösteririz.(29/Ankebût, 69)

 

Kur’an’ı Tekrar Tekrar Okumak ve Onunla İrtibatı Kesmemek

İnsan unutkan bir varlıktır. İnsan kelimesi, “unutmak-nisyan” kelimesi ile aynı kökten türemiştir. Dolayısıyla insan, öğrendiği şeyleri, verdiği sözleri, geçmişteki olayları genellikle unutur. En kötüsü de Rabbini ve O’ndan gelen gerçekleri, öğütleri, uyarıları unutma eğiliminde olmasıdır. Şeytanın görevi de insana Rabbini ve emirlerini unutturmaktır. 

 

Şu halde insanoğlu sık sık uyarılmaya, hatırlatırlatılmaya ihtiyaç duyar. Bazı gerçekler, bazı emir ve yasaklar tekrar tekrar hatırlatılmalı ve insanlar sıkça ikaz edilmelidir ki, hatalar, yanlışlar tekrarlanmasın. Zaten Kur’an’ın bir adı da zikr ve tezkira‘dır ki, hatırlatma ve öğüt anlamına gelir.

 

Bu yüzden Kur’an sık sık okunmalı, Kur’an’la irtibat kesilmemelidir. Vahyin unutulması ve Kitab’ın uzun süre terk edilmesi, imanın zayıflamasına ve kalbin katılaşmasına yol açar; “İman edenler için hâlâ vakit gelmedi mi ki, kalpleri Allah’ın zikrine (Kur’an’a) ve inen Hakk’a huşû duysun ve bundan önce kendilerine Kitap verilmiş, sonra da üzerlerinden uzun zaman geçmekle kalpleri katılaşmış, çoğu da yoldan çıkmış kimseler gibi olmasınlar.” (57/Hadîd, 16)

 

Kur’an’ı Yeniden Hayat Rehberi Edinmek   

Kur’an’ı okuyup anlama ve uygulama sorumluluğunu en güzel bir şekilde yerine getirerek bize örnek teşkil edenler, hiç şüphe yok ki, Allah Rasulü ve O’nun kutlu arkadaşları, takipçileriydi. Kur’an’ı bir “hayat kitabı” olarak algılayan, onu dâvetlerinin ekseni haline getiren ve hayatlarına aktaran ashâb-ı kiram ve selef-i sâlihin, ondan aldıkları feyz ve bereketle başarıdan başarıya koştular. Onlar, inen Kur’an âyetlerini hemen alıyor, ezberliyor, yazıyor, yaşamlarını ona göre düzenliyor, çevresindeki insanlara onu anlatarak gönüllerini fethediyorlardı. Yani müslümanlar, ilk dönemlerde bütün güçlerini Kur’an’dan almışlardı. İslâm, Kur’an etrafında yayılmış, odak noktasını Kur’an’ın teşkil ettiği o muazzam kültür faaliyeti, İslâm toplumunu kısa zamanda dünyanın en medenî, en huzurlu ve en mükemmel bir toplumu haline getirmişti. Kur’an’dan aldıkları güçle asırlarca hükümran olmuş muazzam imparatorlukla-rı dize getirmiş; sosyal adaleti, hakkı ve hukuku gözeten örnek sistemler kurarak o günden bu güne bütün toplumlar için model teşkil etmişlerdir.

 

O ilk nesilleri eğiten, yetiştiren, başarılı kılan mükemmel okul Kur’an’dı. Ashabı ashab yapan, İslâm toplumunu ayakta tutan Kur’an’dı. Onlar Kur’an’a sarılarak kâmil insanlar haline geldiler. Hayatlarının her alanında onun ilkelerini ayakta tutarak başarılı oldular ve örnek İslâm medeniyetinin temellerini attılar.

 

“Din bilginlerimiz, Kur’an’dan, yaşanan pratik bir hayat nizamı çıkaracaklarına, onun yalnız dil ve üslûp özellikleri üzerinde durdular. Fesâhat ve belâğat yönünden eşsiz bir eser olduğunu belirterek ki, bunda şüphe yoktur; daha çok gramer bakımından ondan yararlanma yoluna gittiler. Tefsirlerimizin büyük bir kısmı, onu metin çözümlemesi için bir malzeme olarak kullandı. Onun hayata uygulanmasından ibaret olan fıkıh, bir müddet sonra teferruat içinde kaybolup gitti. Kısaca el birliğiyle Kur’an’ı hayatımızdan uzaklaştırdık. Kur’an’dan uzaklaşınca da hayattan uzaklaştık.”

 

Günümüz müslümanları, Kur’an’ı yeniden hayatın içine sokmadıkça onu bir “hayat rehberi” olarak kabul edip “anlamak ve uygulamak için okumaya” yönelmedikçe ve hayatlarını Kur’an’ın ölümsüz ilkeleri doğrultusunda yeniden düzenlemedikçe, içinde bulundukları kaos, bunâlim ve sıkıntılardan kurtulamayacaklardır.  

 

 

Kur’ân’ı Nasıl Okuyalım? İnanmayanlar fazla ilgilendirmiyor bizi... İnandığını söyleyen bazı Müslümanlar da marjinal (sıra dışı) bir söz manzûmesi olarak görüyorlar Kitabı... Kulak verilmeyen, dinlenmeyen; sadece Mushaf'a (sahifelerine) saygı duyulan bir söz...

 

Bırakın büyükleri, üç yaşındaki bir çocuk, akıl hastası bir insan bile bir şey söylese kulak kabartırız... Kur'an konuştuğunda; "bize ne diyor?" diye dediğini merak eden, anlamaya çalışan kaç Müslü­man gösterebilirsiniz sağınızda, solunuzda?..

 

Yabancı dilde bir şarkı dinler gibi, Onu anlamadan dinlemek; dinlemek değildir!...                                                                        Ölü gözlerle bakmak; bakmak değildir. İşe yaramaz, tarihî bir eşya gibi ilgilenmek; ilgilenmek değildir. Hiçbir ev eşyasına dahi bu denli ilgisiz kalmıyor Müslüman­lar. Müslümanın hayatında, Kur'an'ın yeri son sıralarda. Müslüman'la barışacağı, kucaklaşacağı günü hasretle bekliyor Kur'an. Korkarım ilgisizliğe mahkûm edilmenin dâvâcısı olarak çıka­cak Kitabımız yarın karşımıza. Şefaatçi değil; şikâyetçi olacak! Dâvâcı olacak bizden. Sa­nık sandalyesine oturup hesap vereceğiz Yaratan'ın huzurunda...

 

Hasan Ali en-Nedvi, "Muhammed İkbal'in Mesajı" adlı eserinde anlatıyor: Her gün sabah namazından sonra Kur'an okumaya karar ver­miştim. Babam, beni görür ve ne yaptığımı sorardı. "Kur'an oku­yorum" diye cevap verirdim. Tam üç sene hep bu suali sormuş, ben de aynı cevabı vermiştim. Bir gün dedim ki: “Baba bu soruların mânâsı ne? Hep aynı şe­yi soruyorsun; cevap veriyorum; ertesi gün tekrar soruyorsun?” Bunun üzerine babam dedi ki: “Oğlum, demek istiyorum ki; Kur'an'ı sana inmişçesine oku!” İşte o günden itibaren Kur'an'ı anlamaya ve Ona tam yönelme­ye başladım. Şu söylediklerim, Onun nurlarından aldıklarımda. Ve nazmettiğim şiirlerim, Onun incilerinden dizdiklerimdir." (Ebu'l Hasen Ali El Haseni En Nedvi, Muhammed İkbal'in Mesajı, çev. Y. Işıcık, s. 45)

 

Müslüman, sen Kur'an okurken, ne okuduğunu düşünüyor mu­sun? Sana inmişçesine; anlayarak, düşünerek ve yaşamak amacıy­la okuyor musun? Hayatımızın her ânında bir uyarıcı, her zaman, her yerde, en güvenilir, en güzel bir rehber O bize. Bunu düşünü­yor musun?

 

Kur'an'la ilgilenmekten anladığımız, bundan başkası değil. Güzel sesle, mahreçle okunan ama anlaşılmayan, düşünülme­yen, yaşanmayan Kur'an'dan kimseye bir fayda yoktur. İmam Gazali'nin tespiti ne kadar güzel! Şöyle diyor: "Ey insanlar! Sizden öncekiler Kur'an'ı Kerim'i, Allah Teâlâ tarafından gönderilen bir mektup (hayatın anayasası) bildiler. Ge­ce okur, düşünürler; gündüz Ona uyarak iş yaparlardı. Siz ise, Ondan ders (almayarak sadece) okutmakla meşgul oluyorsunuz. Mahreci (ses ve harflerin ağızdan çıkış tarzını) ve irabı (kelimele­rin düzgün okunuş şekli) düzeltiyorsunuz. Emirlerini ise basit ve kolay tutuyorsunuz (önemsemiyorsunuz).

 

Muhakkak bilmek lâzım ki; Kur'ân-ı Kerim’den maksat; Onu okumak değil; Ona uyarak iş yapmaktır. Okumak (ve ezberlemek) ise, akılda tutmak içindir. Akılda tutmak da yapmak içindir. Emirlerine uymadan Kur'ân-ı Kerim’i okuyan; efendisinden mektup (emirnâme) alıp yapması (ve yapmaması) gereken işler bil­dirilen bir kölenin, bir yere oturup mektubu yüksek sesle okuması ve fakat emirlerinden hiçbirini yapmaması gibidir. Şüphesiz, azar­lanmaya ve cezalandırmaya müstahak olur..." (İmam Gazali, Kimya-yı Saâdet, Bedir Y., s. 168)

 

Evet, imam Gazali böyle diyor. Ve ne kadar güzel bir tespit­te bulunuyor. Bizler de Kur'an okurken, okuduklarımızı anlıyor ve yaşıyor muyuz? Yoksa -anlamadan- irabına, mahrecine ve sesin güzelliğine dikkat ederek -sadece- okuyor muyuz Rabb'imizin emir ve yasaklarını içeren mektubunu? Peygamberimiz (s.a.s.), şöyle buyuruyor: "Dikkat edin; Anlama­dan yapılan ibâdette hayır yoktur. İncelikleri kavranmayan ilimde ve tedebbür etmeden (düşünmeden, anlamadan) Kur'an okumada da hayır yoktur." (Mevdudi, Modern Çağda İslâmî Meseleler, ter. Y. Işıcık, s. 25)

Kur'an, boynunu bükmüş; Büyük Şairimiz Mehmet Akif'in şiir di­liyle ifade ettiği acı gerçeklerin geçerliğini yitireceği günü bekliyor... Şöyle diyor Akif: "İbret olmaz bize; her gün okuruz ezbere de! Yoksa bir maksat aranmaz mı bu âyetlerde? Lafzı muhkem yalnız, anlaşılan Kur'an'ın, Çünkü kaydında değil, hiçbirimiz mânânın; Ya açar Nazm-ı Celil'in, bakarız yaprağına; Yahut üfler, geçeriz bir ölünün toprağına. İnmemiştir hele Kur'an, bunu hakkıyla bilin, Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için!" Peygamberimiz (s.a.s.)’in İbn Abbas'a duâsı: "Ey Allahım, bunu dinde fakih (anlayış, idrâk, şuur sahibi) kıl. Kur'an'ın tevilini de (inceden inceye araştırıp derinlemesine bilgi edinme, anlama ve yorumlamasını) öğret." (İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte, 2/101). Ne güzel duâ! Rabb'im, bize de bu özellikleri nasip buyursun.

 

Kur'an'ı bırakıp da, daha yararlı ve daha güzel bilgiler içerdiği­ni zannedip başka sözlere, yazılara rağbet edenler, düşünemiyor­lar mı ki; yaratılmışların sözü, Yaratanınki gibi olmaz. Herkes ya­nılır, hata eder, aldanır. Ama Allah (c.c.) asla!

 

Yeryüzü insanlığının bugün sosyal, siyasi, ekonomik, psikolo­jik, kültürel, ahlâkî, itikadî çöküntülerin, bütün sıkıntı ve problem­lerinin sebebi; Kur'an'dan ayrı düşüştür. Yaratana itaat ve kulluğu terk ediştir.

 

Nasuh bir tevbe ile insanlık, yeniden Kur'an'a dönmedikçe; Kur'an ile kucaklaşıp barışmadıkça; fert ve toplumların hayatlarına vahiy hâkim olmadıkça; yapay tedbirlerle insanlığın sıkıntıları ve problemleri bitmeyecek, gözyaşları dinmeyecek, yüzü gülmeye­cektir. Gülmüyor işte. Gülmesi de mümkün değil!

 

Yeryüzünde güven, huzur, barış ve esenlik isteyenler; önce kendileri Kur'an'la barışsınlar. Görecekler, bütün problem ve sı­kıntıların nasıl kolayca çözüldüğünü. Aksi halde, İnsanlar bekledikleri mutluluğu, kâbusa dönen düş­lerinde bile göremeyeceklerdir. (Âdil Akkoyunlu, Kur’an’a Hicret, Çıra Yayınları: 95-98)

 

 

 

Kur’ân-ı Kerim’de Okuma, Yazma ve İlim

 

Okumak anlamında K(a)-r-e kelimesi ve türevleri, Kur’ân-ı Kerim’de toplam 88 yerde geçer. Yazmak anlamında K(e)-t-b kelimesi ve türevleri ise toplam 322 yerde zikredilir. Tilâvet kelimesinin kökü olan T-l-v ve türevleri toplam 3 yerde kullanılır. Kalem ve çoğulu Aklâm kelimesi toplam 4 yerde geçer. İlim kelimesi ve türevleri de toplam 854 yerde zikredilir. İlm’in zıddı cehâlet (c-h-l) kelimesi ve türevleri toplam 24 yerde kullanılır.

 

“Yaratan Rabbinin adıyla (besmele ile) oku!

O, insanı bir alaktan yarattı.

Oku (ve öğren)! Rabbin ekremdir/en cömerttir.

O, kalemle (yazmayı) öğretendir.

İnsana bilmediklerini öğretendir.” (96/Alâk, 1-5)

 

“Nun. Kaleme ve satır satır yazdıklarına andolsun.” (68/Kalem, 1)

 

“Bilmiyorsanız zikir ehline (bilenlere) sorunuz.” (16/Nahl, 43)

 

"Hatırla ki; Rabbin meleklere, 'Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım' dedi. Onlar, 'Biz hamdinle Sana tesbih ve Seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun?' dediler. Allah da onlara 'Sizin bilemeyeceğinizi Ben bilirim' dedi." (2/Bakara, 30) "Allah Âdem'e bütün isimleri, (eşyanın adlarını ve ne işe yaradıklarını) öğretti. Sonra onları önce meleklere arz edip, 'Eğer siz sözünüzde sâdık iseniz; şunların isimlerini Bana bildirin' dedi." (2/Bakara, 31) "Melekler, 'Yâ Rab! Seni noksan sıfatlardan tenzih eder, kemâl sıfatlar ile tavsif ederiz ki, Senin bize öğrettiklerinden başka bizim bilgimiz yoktur. Şüphesiz alîm (her şeyi bilen) ve hakîm olan (her yaptığında hikmetler olan) ancak Sensin' dediler." (2/Bakara, 32)

 

 

“Allah, sizi analarınızın karnından hiç bir şey bilmez halde çıkarmıştır." (16/Nahl, 78)

 

“Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklen­mekten çekindiler, (sorumluluğundan) korktular. Onu in­san yüklendi. Doğrusu o çok zâlim, çok câhildir.” (33/Ahzâb, 72)

 

“Ey iman edenler! Eğer fâsıkın biri size bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın. Yoksa bir topluluğa câhilce sataşırsınız da sonra yaptığınıza pişman olursunuz.” (49/Hucurât, 6)

 

“Utan­malarından dolayı, câhil, onların zengin olduklarını sa­nır. Sen onları simalarından tanırsın." (2/Bakara, 273)

 

“Allah'ın kabul edeceği tevbe, ancak cehâletle işlenip de sonra tez elden tevbe edenlerin tevbesidir.” (4/Nisâ, 17)

 

“Ssizden kim, cehâletle bir kötülük yapar, sonra ardından tevbe edip de kendini ıslah ederse...” (6/En’âm, 54)

 

“Sonra şüphesiz Rabbin câhillik sebebiyle kötülük yapan, sonra da bunıın ardından tevbe edip (durumunu) düzeltenleri (bağışlayacaktır) (16/Nahl, 119)

 

“Bir zamanlar Musa kavmine 'Allah, bir sığır kesmenizi emre­der dedi. 'Bizimle alay mı ediyorsun?' dediler. 'Câhiller­den olmaktan Allah'a sığınırım' dedi" (2/Bakara, 67)

 

"Allah dileseydi, elbette onları hidâyet üzre toplayıp birleştirirdi; o halde sakın câhillerden olma?” (6/Enâm, 35)

 

“Rabbim, ilimce herşeyi kuşatmıştır.” (6/En’âm, 80)

 

“O halde hakkında bilgin olmayan bir şeyi benden isteme. Ben sana câhillerden olmamanı tavsiye ederim.” (11/Hûd, 46)

 

“Eğer sen onların hilelerini benden çevirmezsen, onlara meyle­der ve câhillerden olurum dedi.” (12/Yûsuf, 33)

 

“...Allah'ın dilemesi müstesna yine de inanacak değillerdi. Fakat çok­ları cehâlet segiliyor.” (6/En’âm, 111)

 

“Ey Mûsâ! Onlara ait tanrılar gibi bizim için de bir tan­rı yap!' dediler. Musa, 'Gerçekten siz câhil bir toplumsu­nuz' dedi.” (7/A’râf, 138)

 

“...Ben, iman edenleri kovacak değilim; çünkü onlar Rabblerine kavuşacaklardır. Fakat ben sizi câhillik yapan bir topluluk olarak görüyorum.” (11/Hûd, 29)

 

“De ki: ‘Rabbim ilmimi arttır.” (20/Tâhâ, 124)

 

 “...Yeryüzünde tevâzu ile yürürler ve câhil kimseler kendilerine laf attığında 'Selâm!’ derler.” (25/Furkan, 63)

 

“De ki: hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (39/Zümer, 9)

 

“İlim, ancak  Allah katındadır.” (46/Ahkaf, 28)

 

 

 

Hadis-i Şeriflerde Okuma, Yazma ve İlim

 

"İlim tahsil etmek maksadıyla bir yola giden kimseye Allah Teâlâ, cennet yollarından birini açar.  Melekler,  ilim  tahsil  edene  karşı  memnuniyetleri  ve  tevâzûları sebebiyle kanatlarını yere sererler. Göklerde ve yerde olan her şey, hatta su içindeki balıklar, âlim için Allah'tan rahmet diler. Âlimin, bilmeden ibâdet eden kimseye üstünlüğü, ondördündeki dolunayın görünen diğer yıldızlara üstünlüğü gibidir. Âlimler, peygamberle-rin vârisleridir. Peygamberler ne altın ne de gümüş bırakmışlardır; onlar miras olarak sadece ilim bırakmışlardır. Kim ilmi almışsa büyük ve değerli bir şey almış demektir." (Ebû Dâvud, İlm 1; Tirmizî, İlm 19, hadis no: 2822; İbn Mâce, Mukaddime 17, hadis no: 223)

 

"Kim ilim tahsil etmek için (evinden veya yerleşim yerinden) çıkarsa, geri dönünceye kadar o kişi Allah yolundadır." (Tirmizî, İlm 2)

 

"İlim aramak, her müslüman üzerine farzdır. Ehil olmayan insanlara ilim öğretmeye kalkan kimse, domuzların boynuna cevher, inci ve altın gerdanlık takan adama benzer." (İbn Mâce, Mukaddime17, hadis no: 224)

 

"Ey Ebû Zer, sabahleyin evinden çıkıp Kur'an'dan bir âyet öğrenmen senin için yüz rekât nafile namaz kılmandan daha hayırlıdır. Yine sabahleyin evinden çıkıp mükellefin ameliyle ilgili olan veya olmayan ilimden bir bâbı öğrenmen (senin için) bin rekât nafile namazdan daha hayırlıdır." (İbn Mâce, Mukaddime, 16, hadis no: 219)

 

"Kıyamet gününde âlimlerin mürekkebi, şehidlerin kanı ile tartılır." (Aclûnî, Keşfu'l-Hafâ, c. 2, s. 400) 

 

"Hikmet, mü'minin yitiğidir. Onu nerede bulursa o mü'minin kendisi ona daha lâyıktır." (Tirmizî, Kitabu'l-İlm, 19, hadis no: 2827)

 

"Ne âlimlere karşı iftihar edip övünmek için, ne câhillerle münakaşa etmek ve ne de meclislerin seçkin köşelerinde yer almak için ilim talep edin. Bu yasağa rağmen kim böyle yaparsa ateşe (müstahaktır), ateşe (müstahaktır)." (İbn Mâce, Mukaddime 23; hadis no: 254)

 

"Allah kim hakkında  hayır  dilerse,  onu  dinde  fakîh  (derin  anlayış  sahibi)  kılar."  (S. Buhâri, İlm 14, hadis no: 13; S. Müslim, İmâre 53, hadis no: 175; İbn Mâce, Mukaddime 17, hadis no: 220-221)

 

"Şeytana, bir fakîhi (dinde anlayış sahibi bir bilgini) aldatmak, bir âbid(i aldatmak) tan daha zordur." (Tirmizi, İlm 19, hds no: 2821; İbn Mâce, Mukaddime 17, hds no: 222)

                             

"Rasûlullah (s.a.s.)'a biri âbid (ibâdetle çokca meşgul) ve diğeri âlim (ilimle çokca meşgul) olan iki adamdan bahsedildi ve bunun üzerine Rasûl-i Ekrem: "Bir âlimin bir âbide karşı üstünlüğü, benim en aşağı mertebede olanınıza üstünlüğüm gibidir." buyurdu. Sonra şunları söyledi: "Allah, melekleri, göklerin ve yerin halkı, hatta yuvalarındaki karıncalar ve  balıklar, insanlara hayır (faydalı şey) öğreten kişiye dua ederler." (Tirmizî, Kitabu'l-İlim 19, hadis no: 2825)

 

"İnsan öldüğü vakit bütün amelleri ondan kesilir. Yalnız üç şeyden dolayı kesilmez; sadaka-i câriyeden, faydalanılan ilimden ve kendisine dua eden sâlih evlâttan kesilmez." (Sahih-i Müslim, Vesâyâ 3, hadis no: 14 (1631); S. Tirmizî, Ahkâm, 36, Hadis no: 1393) 

 

"Allah'ım, huşûu olmayan (korkmayan) kalpten, kabul olmayan duadan, doymayan nefisten ve fayda vermeyen ilimden sana sığınırım." (Tirmizî, Kitabu'd-Deavât 68, hadis no: 3711)

 

"İlmin kaldırılması, câhilliğin kökleşmesi, şarabın içilmesi, zinanın çoğalması kıyamet alâmetlerindendir." (S. Buhâri, İlm 22, hadis no: 22; S. Müslim, İlm 5, hadis no: 8 -2671-)

 

"Şüphesiz Allah, ilmi kullardan silmek sûretiyle değil, âlimlerin ruhlarını kabzetmek sûretiyle giderecektir. Nihâyet hiçbir âlim bırakmayınca insanlar, câhil kişileri başlarına geçireceklerdir. Bunlara meseleler sorulacak; onlar da bilgileri olmadığı halde fetva verecekler. Onlar bu sûretle hem kendileri sapıklığa düşerler, hem de halkı sapıtırlar."  (S. Buhâri, İlm 35, hadis no: 41; S. Müslim, İlm 5, hadis no: 13 -2673-)       

 

"Allah'ın benim vasıtamla gönderdiği hidâyet ve ilim, bol yağmura benzer. Bu yağmur bazen  öyle verimli bir toprağa düşer ki, onun  bir  kısmı  toprağı  suya  doyurur ve çayırda bol ot yetişir. Bir kısım toprak kurak olur, suyu üstünde tutar, gölcük olur da Allah onunla insanları yine faydalandırır; ondan hem kendileri içerler, hem de hayvanlarını sularlar, ekin ekerler. Bu yağmur bir de diğer bir çeşit toprağa isabet eder ki, kıraç ve kaygandır; ne suyu üstünde tutar, ne de ot bitirir. İşte Allah'ın dinini anlayıp da Allah'ın benim vasıtamla gönderdiği hidâyet ve ilimden faydalanan ve bunu bilip de başkasına bildiren kimse ile; bunu duyduğu vakit kibrinden başını bile kaldırmayan ve Allah'ın benimle gönderilen hidâyetini kabul etmeyen kimse böyledir." (S. Buhâri, İlm 21, hadis no: 21; S. Müslim, Kitabu'l-Fedâil 5, hadis no: 15 -2282-)

 

Hz. Ebûbekir (r.a.) Peygamberimiz'i anlatırken şöyle ifade eder: "Rasûlullah (s.a.s.) (Vedâ Haccında) şöyle buyurdu: "...Kanlarınız, mallarınız, ırzlarınız birbirinize haramdır. Burada hazır bulunanlarınız, burada bulunmayanlara (yeni nesillere) bunu tebliğ etsin. Olabilir ki, hazır olan kimse, bunu daha iyi anlayan bir kimseye tebliğ etmiş olur." (S. Buhâri, İlm 10, hadis no: 9)    

 

 

 

Kalem

 

Bir yazı âleti olan kalem Yunanca'da "sulak yerde yetişen kamış, hasır otu, Hint kamışı" mânâlarına gelen kalamos ile Latince kalamustan Arapça'ya ve oradan Türkçe'ye geçmiştir. Pek çok anlamı yanında hat sanatında farklı yazılan da (aklâm-ı sitte) ifade etmektedir. Ayrıca Farsça'dan geçen kilk ve hâme kelimele­ri de Türkçe'de kalem karşılığında kulla­nılmıştır.

 

Tarih öncesi çağlardan itibaren coğrafî bölgelere ve kullanılan yazı malzemesinin türüyle yapısına göre farklı biçimde ka­lemler geliştirilmiştir. Günümüze ulaş­mış en eski yazı örneklerinden anlaşıldı­ğına göre kil tablet, kurşun ievha, bal mu­mu veya sert bir zemine kazılan yazılar için kemik, demir ve bronz gibi malzeme­lerden yapılmış, sivri uçlu tığ kalemler (Yun. graphis, Lat. stylus) kullanılmıştır. İstanbul Arkeoloji Müzesi ile British Mu-seum'da çeşitli devirlere ait değişik mal­zemeden yapılmış tığ kalem örnekleri sergilenmektedir. Milâttan önce III. bin-yıldan itibaren Mısırlılar, Yunanlılar ve Ro­malılar yazı malzemesi olarak papirüs, parşömen veya beyazlatılmış tahta kul­lanmaya başladıklarında bunların üzerine mürekkeple ve ucu bıçakla sivriltilmiş, eğri kesilmiş kamış kalemle yazmışlardır. Romalilar'dan başlamak üzere diğer mil­letlerin de kamışla beraber metalden ve kuş tüyünden yapılmış kalemleri XIX. yüzyıla kadar kullandığı bilinmektedir. XII. yüzyıldan sonra Avrupa'da kâğıt sanayii­nin, ilim ve tekniğin gelişip yayılmasıyla beraber yazı alet ve malzemelerinde de büyük ilerlemeler kaydedilmiştir. XVIII. yüzyılın başlarında Avrupa'da, 1840'lı yıl­lardan itibaren Osmanlı coğrafyasında demir uçlu yazı aletlerinin kullanımı yay­gın hale gelmiştir. Ancak hattatlar yazının tabiatına, hareket ve cereyanına daha uygun olması sebebiyle kamış kalemi Avrupa yapımı metal uçlu yazı aletlerine tercih etmişler, bu kalemle yazma gele­neğini günümüze kadar sürdürmüşler­dir.

 

Hat sanatında kullanılan en iyi cins ka­mış kalem (kalem-i ney), Hazar denizi sa­hilleri ile Dicle nehri kenarındaki Vâsıt (Kut) şehri çevresinde yetişen kamışlar­dan elde edilmiştir; bu sonuncusu ka­lem-i Vâsıtî diye tanınır. Eskiçağ'larda Cnidus ile Asya'da Anaetic gölü çevresin­de de iyi tür kamışın yetiştiği bilinir. Ka­lem için tabii sertlikte, daire çemberi 15-25 mm. ve boğum mesafesi en az 20-25 cm. tutan silindir biçimindeki kamışlar makbul sayılır. Kamışın içi boydan boya nâl denilen liflerle dolu olduğundan ilk açışta bunlar çekilip çıkartılır. Sarımsı be­yaz renkli ham kamışlar sazlıktan kesildiği haliyle kalem olarak kullanılamayaca­ğından belli bir sıcaklıkta kurumaları için at gübresi içinde bekletilerek sertleştiri-lir, cinsine göre değişik kahverengi ton­larına, hatta siyaha dönerler. Tabii sertliği dolayısıyla bu şekilde ıslah edilmesi icap etmeyen, üzeri kendiliğinden benekli, menevişli (kaplan postu) bir cins kamış kalem de vardır. Eskiden açılmamış ka­lem tek veya çift boğumlu olarak satılır­dı. Çatlak kamış açılırken kırıldığından sağlamlığını tecrübe için 8-10 cm. yük­seklikten sert bir yere bırakılırdı, çatlak ve zayıf ise zırıltılı bir ses çıkararak düş­tüğü yerde kalır, sağlam ve iyi cins ka­mış ise dolgun ve tannan bir ses vererek sıçrar.

 

Kalem açılıp da kullanılmaya başlandık­tan sonra ağzı zamanla bozulduğundan yeniden açılması icap eder. Ancak mushaf gibi büyük kitapları yazarken kalemi yeniden açmak mahzurlu olur. Kalem tek­rar açılırken ağzının genişliği mikronla öl­çülecek kadar ilkinden farklı olsa bu, bil­hassa nesih ve rikâ" gibi ince yazılarda bü­yük bir estetik kusur doğmasına sebep olur. Bu sebeple uzun metinlerin ince hatla yazılmasında ağzı kolay aşınmayan bir kaleme ihtiyaç duyulmuştur. XIX. yüz­yılın ilk yarısında İstanbul'dan Hicaz'a gi­den hattatlar, Endonezya'daki Cava ada­sından hacca gelenlerin elinde cava kale­mini görüp benimsemişlerdir. Bunlar, yerde dallanan palmiye tipi bir ağacın lif­leri arasından sarmalı olarak çıktıktan sonra sertleşip düzgünleşen abanoz gibi siyahımsı, içi dolu, ince çubuklardır. İnce­liği dolayısıyla yazarken tutmak zorlaştı­ğından ucu açıldıktan sonra başka bir kamış kalemin boşluğuna yerleştirilip el­de rahat tutulacak kadar kalınlaşması sağlanır. Sertliği sebebiyle kullanılması ve açılması güç olan cava kalemini ilk defa Çömez Mustafa Vâsıf ve öğrencisi Kazasker Mustafa İzzet efendiler nesih hattı ile yazdıkları eserlerde deneyip be­ğendikten sonra diğer hattatlarca da bu kalem benimsenmiştir.

 

Yazının kalınlığı arttıkça kalemin ağzını da ona göre açabilmek için kargı kalemi denilen ney kalınlığındaki kamışlardan ve­ya bambu kamışlarından faydalanılır. An­cak celî yazmaya bunların da yetmediği olur. O takdirde istenilen büyüklükte tah­tadan yapılan celî kalemi kullanılır. Ağaç veya tahta kalem adı da verilen bu cinsin ağız kısmı oyularak iki ucu çıkıntılı bıra­kılmak sûretiyle, celî yazıyı çizgi şeklinde yazan çeşidi yapılmıştır. İnsan eli çok bü­yük celî yazıları yazabilecek kalemi kul­lanmaktan âciz kaldığında ise böyle yazı­lar satranç (kareleme) usûlüyle küçükten büyütülerek hazırlanmıştır.

 

Yeni açılacak kalemin boğum yeri bir parmak altından kalemtıraş ile kesilip çı­kartılır. Bu yapılmazsa kalem şakkı düz olmaz, eğri gidebilir. Daha sonra kalem sol elin içine yatırılıp orta boşluğu ve ci­darı badem biçiminde görünene kadar yukarıdan aşağıya meyilli olarak kesilir. Alttaki sivrilik yontulup inceltilir. Dil gibi uzadığı için kalem dili denilen bu yassı kısmın iki kenarı istenilen kalem ağzı ge­nişliğine göre alınır. İki taraftan aynı mik­tarda alınmazsa görünüşü dengesiz olur. Kalemin dışını kaplayan sırçalı kısım mü­rekkep tutmayacağı için sadece ağız kıs­mından bir parça kalemtıraş yardımıyla giderilerek bu sağlanır. Kalemin dil ve ağız kısımları aynı hizada bırakıldığı gi­bi ağız kısmı daha genişçe yontulursa çakşırlı kalem denilen bir cins ortaya çı­kar. Kalemin dili uzunsa süratli yazmaya yardımcı olur, kısa bırakılırsa ağır yazı­lır.        

 

Yontma işlemi bittikten sonra kale­min ağız kısmının elde veya makta üs­tünde kamış boyuna paralel olarak bir­kaç santimetre uzunluğunda düz bir hat halinde çatlatılarak iki yakaya ayrılması­na şakk-i kalem denir. Küçük bir depo vazifesi gören bu çatlağa mürekkep do­larak yazarken aşağıya doğru devamlı akar. Şakkedilen kalem ağzının yazan­dan tarafa kalan yakasına ünsî, diğerine de vahşî adı verilir. Kalem şakkedilirken vahşî taraf biraz daha geniş bırakılır. Ka­lem ağzının kesilip düzeltilmesi (katt-ı kalem) işlemi de makta üzerindeki ka­mışın kalem yuvası (yatağı) denilen yive tesbit edilmesiyle yapılır. Vahşî tarafın uzun, ünsî tarafın kısa kalacak şekilde eğri olarak kattedilmesi sırasında duyu­lan çıtırtı ile kesim tamamlanmış olur. Yeni kattedilmiş kalemle yazılar çok kes­kin yazılır, kullandıkça ağzı bozulacağı için harfler pürüzlü olarak çıkmaya baş­lar. Düz kattedilen kalemle yazılan yazı­lar metanetli olur. çok eğri maktaa vurul­muş kalemin yazılan zayıf fakat halâvet-lidir. İkisinin ortası hepsinden iyisidir. Hat sanatında eğri kattedilmiş kalemle yazmanın Yâküt el-Müsta'sımî ile başla­dığı kaynaklarda ifade edilmektedir. Ka­lemin ağzı eğri kesilmekle elde tabii duruş şekli olan yazandan tarafa yatık ol­ması da sağlanır. Ta'lik kalemi sülüse na­zaran daha az eğri ağızlıdır. Nesih kale­mi ondan da az. rik'a kalemi ise düze ya­kın eğriliktedir.

 

Kalemi ağzındaki eğrilik kâğıda tama­mıyla intibak edecek (buna kalemin sec­desi denir] şekilde tutup yukarıdan aşa­ğıya dik olarak hareket ettirmekle harf­lerin ince, sağdan sola yürütmekle de ka­lın kısımları yazılır. Sülüs ve nesihte harf şekilleri kalem kâğıttan kalkmadan tutuş istikametine göre çıkarılır. Ancak ta'lik-teki harf incelikleri kalemin ağız kısmı kâ­ğıda yarı yarıya değdirilerek yapılır. Harf­lerin ölçüleri nokta ile tesbit edildiği, bu da kalemin ağız genişliğine bağlı olduğu için kalem hat sanatında estetiği sağla­yan en önemli unsurdur.

 

Hattat kalemi elinde fazla sıkmadan tutar. Yazma işi bitince kalemin ağzı sol elin şahadet parmağına sürülerek veya yalanarak temizlenir. Aksi takdirde için­deki zamk dolayısıyla mürekkep kurur ve akıntıya mani olur. Bu durumda kalemin ağzı başparmak üzerine bastırılıp çıtlatı­larak donmuş mürekkep temizlenir.

 

Kalemler divit veya kubur adı verilen hokkalı mahfazalarda veya kalemdan (ka­lemlik) denilen sade veya sanatlı kutular içinde saklanır. Kalemdanın boyu ekseri­ya 30-40 cm. olduğundan boğumu en uzun kamış kalemler bile içine rahatlıkla sığabilir. Yüksekliği 10 cm., genişliği de 15 cm. civarındadır. Ayrıca sol tarafında ahşaba gömülü olarak bir veya iki hokka yeri bulunur. Birkaç santimetre derin­liği bulunan üst kat bir tutmaçla çekilip kaldırıldığında kalemdanın zemin katı meydana çıkar. Her iki kademe de kalem ve diğer yazı aletlerini muhafaza için kullanılır. Hatta tomar haline getirilmiş aharlı kâğıtlar bile burada saklanabilir. Kalemdan dikdörtgen prizma biçiminde olup kapaklıdır. Kapaklar bazılarında düz ve keskin çizgilidir, muhaddeb  (dışbü­key) olanlarına sandık biçimi kalemdan denilir. Kalemdanın fildişi, sedef ve bağa ile imal edilenlerine de rastlanılmakla beraber çoğunluğu ahşaptır. Altın ve ca­zip renkler kullanılarak bunlara işlenen desenlerin üzerine rugan (lak) tabakası çekildiği için ruganî veya edirnekâri diye anılırlar. Silindir biçimli oluşundan dolayı kubur denilen kalem mahfazaları dibine doğrudan yahut döndürülerek yerleştiri­len hokka, kalemlik kapağı üstüne ba-zan konulan rıhdan ile kişinin yanında taşıyabileceği, 25-45 cm. arasında boyu ve 5-6 cm. çapı olan çok yönlü bir yazma vasıtasıdır. Ruganî ve fildişi oyma sanatlı kubur ve kalemdan örnekleri Topkapı Sarayı Müzesi'nde sergilenmektedir.

 

Kullanılmaktan dolayı küçülüp de isti­fade edilemeyecek hale gelen kalemin herhangi bir yere atılmaması, ayak altı olmayan bir yerde toprağa gömülmesi bir gelenektir. Her kalem açılışında çıkan ve eskilerin "bürâde-i kalem" dedikleri yongalar da biriktirilip aynı şekilde gömü­lürdü. Ayrıca hayatları boyunca açtıkları kalemlerin yongalarını saklayarak öldük­lerinde gasil suyunun bunlarla ısıtılması­nı vasiyet eden birçok hattat vardır (M. Uğur Derman, TDV İslâm Ansiklopedisi)

 

 

 

Kitab

 

Kur'an'ın temel kavramlarından biri olan "kitab" 255 yerde geçmektedir. Türkçedeki  'kitap'  anlamı yanında; yazılı şey, yazı, yazılan ve yazdırılan anlamlarına da gelir. "El-Kitab": Allah'ın Kitabı demektir. Kur'an ıstilâhında Kitab; Allah tarafından yazdırılan şey anlamında kullanılır ve bu anlamda imanın temel konularından biri de Kitaplara imandır.

 

Kur'an'ın  "kitab" la ilgili ifâdelerinden şunların kast edildiği anlaşılır:

a-     Genel anlamda vahy (43/Zuhruf, 4; 13/Ra'd, 39)

b-    Son Peygamber'e gelmiş bulunan vahiyler toplamı (2/Bakara, 2; 38/Sâd, 29; 41/Fussılet, 3; 43/Zuhruf, 2; 44/Duhan, 2)

c-     Bütün kâinat

d-    İnsan

e-     Levh-ı Mahfuz'daki Evrensel kayıt kitabı (evrensel kompütür) (18/Kehf, 47-49; 45/Câsiye, 29)

f-      Her ferdin fiillerinin kaydedildiği bireysel disket (17/İsrâ, 13-14)

 

Kur'an'a göre insanın önüne, okunmak üzere konan üç temel kitap vardır: Kâinat kitabı, vahy kitabı (Kur'an) ve insanın bizzat kendisi. Kur'an, diğer iki kitabın gereğince okunup değerlendirilmesini kolaylaştıran bir nur (ışık)dur. Evren ve insan adlı kitapların gerektiği şekilde okunabilmesi için, bizzat Allah, vahy kitabı aracılığıyla insana yardımcı olmak için devreye girmektedir. Kur'an, bu üç kitabın belirli pasaj ve parçalarını "âyet" olarak anmaktadır. Kur'an, bir âyetler topluluğu olduğu gibi, kâinat ve insan da âyetler topluluğudur (51/Zâriyât, 20-21; 41/Fussılet, 53). Ne vahy kitabı, insan ve eşyaya ait ilimler olmaksızın çözülebilir; ne de eşya ve insan, vahy kitabı olmadan layıkıyla anlaşılabilir.

 

 

Kitab “Ke-te-be” fiil kökünden türetilmiştir. Bu fiilin masdan olan el-ketb deriyi deriye veya bir tabaka­yı diğer tabakaya iple bağlamak demektir. Bu anlamda “ketebtü's-Sekae torbayı bağladım” denilir. Terim ola­rak, 'harf leri birbirine yazıyla bitiştirmek anlamına ge­lir. Bu bağlamda, 'harflerin sözle de birbirine bağlanması'na işaret eder. Bu bakımdan, arzdan çıkan ses­lerin bir tertip halinde olması durumunda, bu seslere de 'kitap' denilebilir, yazılması şart değildir. Onun için, Allah'ın Kelâmı'na yazılı olmasa da 'kitab' denilir (Müfredat, s. 423; Külliyat-ı Ebl'1-Beka, s. 307). Çünkü, Kur'an'da sürekli olarak geçen 'kitap' sözcü­ğü, her zaman Kur'an'ın yazılı şeklini ifade etmez; Allah'ın kelimelerinin bir düzen içinde birlik göster­mesi “yazma” demektir.

 

Evren bütünüyle, Allah'ın “ol” emriyle meydana gelen bir kelimeler düzenidir. Evrenin bilgisi Allah'ın ezelî ilminde saklıydı; sonra, Allah her bilgiye “ol” de­di ve onlar da bir 'kelime' olarak varoldular. Bu an­lamda, evren bu kelimelerden oluşan bir kitap halini aldı. Allah evrendeki varlıkların görevlerini, kısaca, ev­renin işleyiş kanunlarını yazdı, bu işleyiş konusundaki hükmünü ortaya koydu; bundan böyle ne olup biteceğini de belirledi. Böylece, Allah'ın ezelî bilgisinden meydana getirdiği Ana Kitap'ta hiç bir şey eksik bıra­kılmadı. (Aslında, evrenin her an Allah tarafından ye­niden yaratıldığı ve bu yaratmalar arasında bağ oldu­ğu için bir devamlılık ortaya koyduğu bazı İslâm filo­zof ve ariflerince belirtilmiştir. Biz konunun anlaşılma­sı için 'geçmiş zaman' kullandık, bunu 'geniş zaman'la da ifade ve her zamana teşmil edebiliriz (Muhammed İkbal, İslâm'da Dini Düşüncenin Yeniden Doğuşu, Ç. A. Asrar Bir y. İst. 1984, s. 75. Abdülkerim Suruş, Evrenin Yatışmaz Yapısı, Ç. Prof. H. Hatemt, İnsan yay, İst, 1984; Mevlâna Celaleddin er-Rumî, Mesnevi, terceme ve şerh, A. Baki Gölpınarlı, İnkilâp ve Aka. İst. 1981 c. I-II, s: 138-139).

 

“Yeryüzünde yürüyen hiçbir hayvan ve iki kana­dıyla uçan hiç bir kuş yoktur ki, sisin gibi bir üm­met olmasınlar. Biz Kitap'ta hiç bir şeyi eksik bırakmamışızdır.” (6/En'âm, 38) “Mutlaka O'nun bilgisiyle düşen bir yaprak, ye­rin karanlıklarındaki bir tanecik, yaş ve kuru hiç bir şey yoktur ki, apaçık bir Kitap'ta olmasın.” (6/En'âm, 59). Yaratılışla birlikte yazılan, 'hükmolunan her şey vakti gelince ortaya çıkar; evrenin tümünde ne olup ne bitiyorsa, kesinlikle bu yazıya göre olup bitmekte­dir. “Yerde ve kendi öz nefislerinizde başınıza bir şey gelmesin ki, biz onu yaratmadan önce, bir Kitap'ta bulunmuş olmasın.” (57/Hadîd, 22)

 

Demek ki, Kitab'ın aslı, anası evrendeki her var­lık ve meydana gelen her olaydır. Kur'an buna “Kitap, Ümül'Kitap, Levh-i Mahfuz” gibi adlar verir ki, he­men hemen hepsi de aynı anlamdadır. Evren bu Ki-tab'ın açılmış biçimidir, her geçen.an bu Kitap'tan bir kelimeyi daha ortaya koymaktadır. Allah, insanlık ta­rihi boyunca zaman zaman bu Kitab'ı, insanlar arasın­dan seçtiği elçileri aracılığıyla harflerden oluşan ke­limeler, kelimelerden oluşan âyetler ve âyetlerden oluşan sûreler halinde gâyet toplu olarak insanlara gön­dermiştir. Bu bağlamda, Tevrat, İncil, Kur'an gibi İlâ­hî Kitaplar evrenin sayfalara sığdırılmış toplu bir açık­lamasıdır denilebilir. Evrendeki her şey, olmuş olacak her olay bu kitaplarda da öz ve toplu olarak vardır (Hak Dini Kur'an Dili, III, 1920; Said Nursi, Sözler, Otuzuncu Söz, Ene ve Zerre Risalesi). Şimdi, bu temel bilginin ışığında, Kitab'ın bu ger­çek ve aslî anlamıyla ilgili olarak, diğer yan anlamları­na da kısa bir göz atalım:

 

1. Kitab,  yukarıda  da  belirttiğimiz  gibi,  yazılı sayfalar anlamına gelir: “Eğer sana kâğıt üzerine yazı­lı bir kitap indirmiş olsaydık da, onu elleriyle tutsalardı...” (6/En'âm, 7)

 

2. Kitap, önce dileyip, sonra meydana getirme an­lamını da içerir: “Allah, ‘Ben ve elçilerim gâlip gelece­ğiz’ diye yazdı.” (58/Mücâdele, 21)

 

3. Kitap, 'hükmetmek, farz kılmak' anlamına gel­mektedir: “Yakınlığı olanlar (ülü'l-erham) Allah'ın ki­tabın birbirleri konusunda daha hak sahibidir.” (8/Enfâl, 75). “Üzerinize oruç yazıldı”  (Bakara: 183). “Mu­hakkak namaz mü’minlerin üzerine vakitli olarak ya­zıldı  (4/Nisâ, 103)

 

4. Kitap, 'kılmak, arasına katmak' anlamındadır: “Bizi şâhitlerden yaz.” (3/Âl-i İmran, 53)

 

5. Kitap, 'Allah tarafından gönderilmiş bir delil' anlamına da gelmektedir: “İnsanlardan, Allah hakkında hiç bir ilmi, hidâyeti ve nur saçan bir kitap olmadığı halde mücadele eden vardır.” (22/Hacc, 8)

 

6.“Muhakkak onlardan bir grup vardır ki, Kitab’da olmayan bir şeyi, siz Kitab’da sanasınız diye dille­rini Kitab'a eğip büker.” (3/Âl-i İmran, 78). Bu âyette, birinci kitap, genel olarak Allah'ın kita­bı anlamındadır; yani, Levh-i Mahfuz, Ümm'ül-Kitap ve­ya evren kitabı, ya da Kur'an, Tevrat ve İncil gibi İlâ­hî Kitap anlamındadır. İkinci kitap, âyet Yahudilerle ilgili olduğu için Tevrat'ı kasdetmekte, yani, 'aslında Tevrat'ta olmadığı halde' denmektedir. Üçüncü kitap ise, Yahudiler'in Allah'ın Kitabı, ya da Tevrat yerine kendi elleriyle yazdıkları ve “Kitab’ı elleriyle yazanla­rın vay haline” (2/Bakara, 79) âyetinde ve benzer daha başka âyetlerde anlatılan kitaptır.

 

7. Kitap, 'yazma, yazışma, mektup' anlamlarına da gelir: “Ellerinizin altında bulunanlardan yazışmayla (akd) yapmak isteyenlerle, eğer kendilerinde bir hayr görürseniz yazışın.” (24/Nûr, 33). “Bu mektubumu götür.” (27/Neml, 28)

 

8. Kitap, Allah'ın hükümlerinin, 'ahkâm'ın bütü­nü anlamında 'Şeriat' demektir.

 

9. Kitabın bir önemli anlamı daha vardır ki, in­sanların dünya hayatındaki amellerinin yazılmasından oluşmaktadır. Kur'an'da “söylediklerini yazacağız.” (19/Mer­yem, 79) ve “onun için Kıyamet günü bir kitap çıkarı­rız da, “oku kitabını (deriz).” (17/İsrâ, 13-14)   buyurulmaktadır.

 

İnsanlar kitaplarını Dîn Günü dünya haya­tındaki amellerine göre ya önlerinden, ya sağlarından, ya da sol ve arkalarından alacaklar ve öncüler, sağdakiler (yemîn ashâbı)  ve soldakiler (şimal ashâbı) ol­mak üzere üçe ayrılacaklardır.“Hayır hayır, muhakkak facirlerin kitabı siccindedir. Bilir misin siccin nedir? Açık, sağlam, yanlışsız, be­lirgin, rakamlı bir kitaptır. Hayır, hayır, muhakkak iyilerin kitabı ılliyyindedir. Bilir misin ılliyyîn nedir? Açık, sağlam, yanlışsız, belirgin, damgalı, rakamlı bir kitap” (83/Mutaffifîn, 7-9), 18-19) âyetleri bu konuda ger­çekten ilginçtir. İnsanların dünya hayatında kazan­dıkları bir kitap halinde onların Ahiret'teki yerlerini hazırlamakta ve oluşturmaktadır; ya kat kat derin­likler, ya da kat kat yükseklikler meydana getirmekte­dir sahipleri için. İnsanların her sözü ve her davranışı harf harf ve kelime kelime Ahiret'teki makamlarını 'yazmakta', inşâ etmektedir.

 

Evreni ve evrendeki her türlü olayları, Allah'ın bütün bilgisini harfler ve kelimeler olarak içeren ve Allah'tan geldiği biçimde korunan son Kitap Kur'an-ı Kerim'dir. Nitekim, Kur'an'da 'Ana Kitab'ın Kur'anla eş anlamda kullanıldığı âyetler çoktur: “Bu  apaçık  Kitabın  âyetleridir;   muhakkak  onu Arapça Kur'an olarak indirdik.”   (12/Yûsuf, 1-2). “Bunlar Kur'an'ın ve apaçık Kitab’ın âyetleridir.” (27/Neml, 1)

 

Kur'an'da “apaçık kitap” olarak geçen kitap, ge­nel anlamıyla Kitap'tır. Bu kitap'tan Allah'ın murad ettiği bilgiye sahip olanlar, göz açıp kapayıncaya ka­dar yüzlerce kilometrelik bir uzaklıktan herhangi bir nesneyi getirebilirler. “Yanında Kitap’tan bir ilim bulunan kimse de, ‘sen gözünü yummadan ben onu sana getirebilirim’ de­di.” (27/Neml, 40)

                                  

İlâhî kitaplar insanlara yol göstericidir; öncüdür, rahmettir, iman edenler için hidâyet kaynağıdır. İnsan­ların ihtilâf ettikleri her konuda hükmün kendilerine göre verilmesi için gönderilmişlerdir. 'Mizan' ve 'demir (otorite) le birlikte insanların hayatını düzenlemek üze­re gönderilmişlerdir. İnsanların karanlıklardan ışığa, zu­lümden adalete ulaşmaları için gönderilmişlerdir (2/Ba­kara, 213; 57/Hadîd, 25; 14/İbrâhim, 1; 16/Nahl, 64; 46/Ahkaf, 12) (Ali Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, Beyan Y., s. 30-34)

 

 

Bilgisizlik Olarak Cehâlet (Cehl)

 

Fıkıh usulü eserlerinin, İslâm hukukunda sorum­luluk ve hakların genel teorisini ele almayı hedefle­diği söylenebilecek olan "el-mahkûm fih-bih" bölümünde sorumluluğun temel ilkeleri açıklanırken, öncelikle kişinin ne ile yükümlü oldu­ğunu bilmesi şartı üzerinde durulur. Bu şart, İs­lâm'da kişinin sorumlu tutulması için yükümlülü­ğünün kendisine bildirilmiş olması gereğini ifade eden tebliğ ilkesinden kaynaklanır. Peygamber gön­derilmedikçe kimseye azap edilmeyeceğini, müjdeleyici ve sakındırıcı olarak peygamberlerin gönde­rildiğini (17/İsrâ, 15; 4/Nisâ, 165; Gâmidî el-Abdelî - A, B. Sadi, Akidet’ül-Muvahhidin, 151) bildiren âyetler ve benzeri naslar bu ilke­nin dayanağım oluşturur.

 

Tebliğ olmadan sorumluluğun bulunmayacağı il­kesi hemen hemen bütün âlimlerce kabul edilmiştir (İbn Teymiye, Fetevâ, 20/37-38; Al-i Perme, 22-56). Burada sorumluluğun temel şartı olan 'bilme'den maksadın, daima bilfiil bilgi sahibi olma değil, bilgi­ye yahut bilme imkânına sahip bulunma olduğuna dikkat edilmelidir (Abdulaziz Buhârî, Keşful-Esrar, -Metin- 3/1455, 1466-1467, -Hâmiş- 3/1466; Murtaza Mutahharî, Adl-i İlâhî, 346). Nitekim Molla Hüsrev (v. 885-/1480) cehâleti ıstilâh olarak, bilinebilecek durumda olan dini esasları bilmemektir şeklinde tanımlamak­tadır.

 

Fakihler, dini hükümlerden haberdar olmama ha­linde bunlarla yükümlü olunmayacağı ilkesinin uygulamasmda kural olarak darul-İslâmda bulunmayı bilgi karinesi, darul-harpte bulunmayı da bilgisizlik karinesi olarak kabul etmişlerdir (Ahmet Özel, Ülke Kavramı, 177-178).

 

Dâru’l-İslâmda bulunan kişi bakımından namaz kılmanın farz ve namuslu kadınlara iftira etmenin haram olması gibi dinin kesin hükümlerini bilmeme başlı başına günah sayıldığı için, böyle bir kişinin bu tür hükümleri bilmemesi mâzeret olarak kabul edilmemiştir.

 

Öte yandan Şehabeddin el-Karafi (v. 684/1285) dinî vecibelerin nasıl yerine getirileceğine ilişkin bil­gileri edinmeyi ihmal etmenin bir çeşit masiyet ol­duğuna, dolayısıyla bu çerçevedeki temel bilgileri öğrenmemiş olmanın da mâzeret sayılamayacağına işaret eder. İslâm ülkesinde yaşayan kişi için çoğun­luğun bilgisi dışında kalamayacak dinî hükümleri bilmemenin mâzeret sayılamayacağı bir kuraldır.

 

Fiili imkânsızlık durumunda bunun bazı istisna­ları meşru bir mâzeret sayılmıştır. Ancak bazı yazar­ların belirttiği gibi (Abdülkadir Udeh, Ceza Hukuku, 1/620-621) bunlar da esasen birer istisna de­ğil, 'bilme imkânı bulunmadıkça sorumlu tutmama' ilkesinin bir gereği sayılmalıdır. Kesin delillerle sabit olmayan ve geniş kitleler arasında yaygın olarak bi­linmeyen hükümler hakkındaki bilgisizlik ise hemen bütün âlimlerce Dâru’l-İslâmda bulunanlar bakımın­dan da mâzeret olarak kabul edilmiştir. Cehlin mâzeret sayılması hallerinde dikkat edilmesi gereken bir husus, davranışa bağlanan hukuki sonucu bilmemenin değil, davranışın yasak olduğunu bilme­menin özür kabul edilişidir.

 

Cehlin sorumluluğa etkisi konusundaki temel yaklaşımlar yukarda özetlendiği şekilde olmakla bir­likte detaylar incelendiği takdirde bu yaklaşımlarda fakihlerin kendi dönemlerindeki şartların belirleyici bir rol oynadığı ve birçok somut olayda farklı değer­lendirmeler yapıldığı dikkat çekmektedir.

Cehle bağlanan fıkhi sonuçlar, kelâmcıların me­todunu esas alan eserlerde 'sorumlulukta bilgi şartı' konusu işlenirken ele alınmakla beraber fukaha me­toduna göre kaleme alınan eserlerde ağırlıklı olarak 'ehliyet arızaları' başlığı altında incelenmiştir. Hanefi âlimlerinin öncülüğü ile fıkıh usulü eserlerinde önemli bir yer tutan ehliyet teorisine göre ehliyet arı­zaları semavi ve müktesep olmak üzere iki kısma ayrılır. Birincisi insanların irâdesi dışında oluşur, ikincisi ise onların irâdesine bağlı sebepleri ifade eder ki bu ikinci grup içinde cehl de yer almıştır. An­cak bu çerçevede söz konusu edilen durumların ta­mamı ehliyeti ortadan kaldırıcı veya daraltıcı Özel­likte değildir. Abdülaziz el-Buhari'nin (v.730/1330) belirttiği gibi bazı arızalar ehliyeti etkilememekle beraber ilgili kişiler bakımından bazı hükümlerde değişiklikler meydana getirdiklerinden bu teori içinde yer almıştır (Buhârî, Keşfu’l-Esrar, 3/1382-1383, 4/262-263, 330; ayrıca bkz. Pezdevî, Keşf Pezdevi, 4/262-263). "

 

Allah, sizi analarınızın karnından hiç bir şey bilmez halde çıkarmıştır." (16/Nahl, 78) mea­lindeki âyette de ifade edildiği gibi cehl sonradan oluşan bir özellik olmamakla birlikte insanın gerçek hüviyetini aşan ve küçüklük hali gibi bazen bulunup bazen bulunmayan olumsuz bir durum olduğu için 'arıza' olarak nitelendirilmiş ve kişinin kendi çabası ile bilgi sahibi olup bu olumsuz özelliği giderme imkânına sahip bulunması sebebiyle müktesep arı­zalar arasında sayılmıştır (İbn Melek, Şerh'ul-Menar, 972-973; Aktaş, Cehâlet, 94-99).

 

Cehâletin İnsan ve Toplum Üzerindeki Etkisi

Mâzeret, yapılması yahut sahip olunması gereken bir hususta öyle yapmamayı veya olamamayı tecviz eden gerekçe(ler)dir. Biz burada konumuz itibariyle İslâmî nasları bilmemekten doğan gerek itikadî ve gerekse amelî yanlışlıkları ya da sapmaları doğuran nedenlerin geçerli olup olmadığını değerlendirmeye ve bunların mâzeret teşkil edip etmeyeceğini ortaya koymaya çalışacağız.

 

 

Cehâleti Bilerek Tercih Etmek

Allah (c.c.), Kur'an'ı insan için göndermiştir. Onu imana, iyiye ve doğruya çağırmış; her türlü kötülük­ten sakındırmıştır. Ancak insanı bu konuda zorlamamıştır. İnanç ve irâde hürriyeti içerisinde insan­lar, inanç, söz ve fiil itibariyle farklı durumlar sergi­lemişlerdir. İnsanlardan kimisi yapıp ettikleriyle iyi,kimisi de kötü nitelik kazanmıştır. Allah, Kur'an'da insanları ırkları, renkleri, cinsiyetleri ve fiziksel yapı­ları itibariyle değil, inançları ve ahlâkî yönleriyle değerlendirmiştir.

 

Akıl kelimesinin anlamlarından biri olarak bağ­lamayı dikkate alarak gerçeklerle bağlantı kurmak olarak niteleyebileceğimiz akletme, insanoğlunun diğer yaratıklardan ayrıldığı mümeyyiz vasfıdır. Doğru yola girmenin akletme ile sıkı bir ilişkisi var­dır. Burada önemli olan kulun akıllı olmasından çok bu aklı kullanıp kullanmadığıdır. Çünkü Kur'an, ak­lım kullanmayanları aklı bulunmayanlara benzetir. Esasen akletmek ile iman etmek arasında sıkı bir ilişki vardır.

 

Kur'an'da akl kelimesinin sadece fiil olarak yer alması, onun dinamik bir uygulama alanına sahip olduğunu gösterir. Kur'an'da "akl" fiili, insanlar tarafından yapılabilen, yapılması gereken ve ihmal edilmesi kınanan bir zihin faaliyetine işaret ediyor. Aklın fiil olarak geçtiği her yerde bu eylem daima olumlu karşılanmaktadır. Buna göre akıl bir kabili­yettir. Bir malzeme, bir veri değildir. Akıl salt bir kabiliyet olunca onun, verisiz hiç bir muhakeme ya­pamayacağı ve hiçbir sonuç üretemeyeceği gerçeği ortaya çıkar. Tıpkı program yüklenmemiş bir bilgi­sayar ya da işlerlik kazandırılmayan 'okur-yazar'lık özelliği gibi.

 

Ancak Kur'an'ın bu buyruğuna rağmen, bugün, insanımız Kur'an'da sadece fiil şeklinde geçen akıl kelimesini " heva" kelimesinin grameri içinde kullanmaktadır. Bu demektir ki insanlar akletmenin yerine hevayı koymuşlardır. Ya da Kur'an'nı akletmeye teşvik ettiği hemen her yerde kınamış olduğu taklidi.

 

Oysa bu kavramların her birinin alanı ve fonksi­yonu apayrıdır. Bunlardan, akıl ile ilme sahip çık­mak şarttır. Zira cehâletle, ne hak ile rehberlik etmek ne de adaleti müesses hale getirmek mümkündür.

 

Fert olarak herkesin akletmesi ve buna göre dav­ranmasının yanında bir de ulus olarak (kavim) akletmek gerekir. Akledilecek ki hem ferdi ve hem de toplumsal irâde (2/Bakara, 113-119; 20/Tâhâ, 79; 37/Sâffât, 27-30; 39/Zümer, 39-41) ile doğrular tercih edilebilsin ve bu yolda bir süreç izlensin.

 

İrade sahibi olmak, Allah'ın (c.c.) insanoğluna bah­şettiği üstün bir özelliktir. Bu, şey veya şeyler ara­sından baskı altında kalmadan birini seçme yetisine sahip olmaktır. Belki de insanoğluna emanetin veri­liş gerekçesi de budur. Onlar kendilerine verilen akıl sayesinde ve kendilerini kuşatan fıtrî yapı, çevre ve şartların da desteğiyle bilgi ve beceri itibariyle sıfır noktada yaratılmış olma yani 'hiçbir şey bilmez' özelliklerini bertaraf edeceklerdir. Böylece kendilerini hayata hazırlayacaklardır. Kendilerini bekleyen an­cak böylesi olanaklarla doğru bir şekilde keşfedemeyecekleri, künhüne esaslıca vakıf olamayacakları akıbetlerinden yana ise 'Kitap' ile muttali olacaklar­dır. Nitekim bilgi eylemlerin anlamlı ve meşru kabul edilebilmesinin ilk şartıdır.

 

Fakat Âdemoğlu kendisindeki bu özellikleri (akıl-irâde) kullanmaz yahut birine ihale edip onların bu özellikleri kendi yerine kullanmalarına terk ederse ya da bizzat kendisi, biraz da koşulların etkisiyle bu özelliklerini farklı alanlarda kullanır ise bu durumda böylesi birinin arzu edilen veya edilmesi gereken ne­ticeye ulaşması düşünülemez.

 

Buna göre, insan sırf İslâm toplumunda yahut İslâm'ın egemen olduğu bir coğrafyada yaşadığı için diğer bir ifade ile kendi şuur ve irâdesini kullanması neticesi olmaksızın böylesi bir ortamın ferdi olmak hasebiyle 'hükmen müslüman' olmakla, yani kendi­sinden sadır olan fiilî bir iman olmadan Allah'ın vadettiği mükafaatlara nail olması olanaksızdır (İbn Teymiye, Feteva 26/30-32; Al-i Ferrac, 86 vd.; Mutahharî, Adl-i İlâhî, 350-351).

 

Esasen insanoğlu özgür irâde sahibi bir varlıktır. Muhatap olduğu şeylere karşılık verme, irâdasini di­lediği şekilde tayin etme olanağına sahiptir. Bu nok­tada iki yönlü bir olgudan sözedilebilir. Biri, kendi­ne rağmen ve belki onun adına ortaya konulan şey­ler. İkincisi de kişinin karşısında bulduğu ve tepki göstermesi istenen şeylere müteveccih kendi irâde­sini devreye sokarak şöyle veya böyle herhangi bir tercihte bulunması.

 

Kişi devraldığı yahut karşılaştığı şeylere karşı hür irâdesini devreye sokmak durumundadır. Nitekim emanetin arz edilmesi de ondaki bu istidadına binaendir. O bu kabiliyetini etkin kılarak önündekine karşı bir tepkide bulunacak ve bu tavrına göre de bir sonuçla karşılaşacaktır. Diğer bir ifadeyle özgür irâde sahibi fertlerden oluşan toplum, kendine ait te­şekkül eden irâdesini Allah'ın (c.c.) kendisine tevdi et­tiği emanete karşı faal bir şekilde kullanma olanağı­na sahiptir. Muhatap olduğu bu hususa karşı tavrını ister olumlu, isterse olumsuz bir şekilde ortaya ko­yacaktır. Bu tavır, sözgelimi Yunus'un (a.s.) kavmi gibi olumlu olursa (10/Yûnus, 98; 37/Sâffât, 148), bu zaten İlâhî irâdenin de dilemiş ol­duğu bir vaziyettir. Yok, eğer durum bunun aksine cereyan etmişse, bu da artık öz irâdeleriyle seçmiş oldukları bir yoldur, Bu durumda da artık, her yeni gelen peygamberin geldiği kavmine nispet ettiği sı­fat gibi bir vasfa mahkûm oluverirler. Artık Allah (c.c.) dilemiş ise helâk edilmekte veya bunlara, tayin edi­len bir ecele binaen belirli güne kadar mühlet veril­mektedir.

 

Bu bağlamda günümüz açısından Allah'ın kitap ve elçiler göndermiş olması ve fertlerin/ toplumun da, hadiste kendisinden sorumluluğun kaldırıldığı bildirilen kişilerden müteşekkil olmaması hasebiyle, özelde son elçinin mesajı bağlamında bilmemekten yana mazur sayılamazlar. Kaldı ki insanların kendi­sinden yana mesul tutulacağı ve ilelâhire tahrif edilmeden baki kalacağı bildirilen bu anlaşılır kitabın geliş gerekçesi de insanlara bunu ilan etmektir (7/A'râf, 172; 67/Mülk, 10; 43/Zuhruf, 44; 5/Mâide, 19; 28/Kasas, 46; 32/Secde, 2-3).

 

Bu anlamda söz konusu ilan çerçevesinde şahit-şehadet kavramları bağlamında insanları bilgilen­dirdiğini, böyle iken insanların herhangi bir özürleri söz konusu olmasın diye kitap ve bununla beraber elçiler göndermiş olduğunu, bu elçilerin tebliğleri hususunda insanlara karşı Allah'ın şahitleri ve bizim de Allah'ın yanında, peygamberlerin dini tebliğ et­tiklerine dair şahitler olduğumuzu bildirir. Nitekim Rasûlullah'ın Veda Haccında 'haberiniz olsun tebliğ ettim mi?' diye buyurması herhalde buna işarettir.

 

Esasen fertlerin sorumluluklarının bilincinde ve tevhid esaslarını bilerek iman etmesi, neleri kabul, neleri redderek iman ettiğinin farkında olması gere­kir. Çünkü bilinmeyen bir şey tasdik edilemez. Bili­necek ki inanılan bu kitabın temel prensiplerine ay­kırı hususlar yine bu kitaptandır, zannıyla tasdik edilmesin.

 

Analarından birşey bilmez olarak doğan çocuk­lar, doğup büyüdükleri çevre ve toplumun eğilimle­rine göre atalarının kendilerine tâlim ettiği çerçeve­de bir bilgilenme yoluna girmektedirler. Bu noktada çocuk, öğretilenlere karşı sadece alıcı pozisyonun­dadır. Ancak atalarından ve toplumdan - çevreden edinilerek inanılan bu bilgilerin her zaman için doğ­ru ve yanlıştan arı olduğu söylenemez. Kaldı ki bu safhada, henüz, bir benimsemeden de bahsedilemez. Mamafih yine de hayatını idame için doğru veya yanlış algıladığı bu dökümanı almak durumunda­dır. Çünkü hiç bir inanmış fert yaratıldığı gibi kal­kış olamaz. Zira iman yaratılışın üzerine kişinin bi­linçli kazanımı, kendi elinin emeği, alın teriyle ulaştığı asgari bilgi ve bilinç düzeyidir. İşte fert ancak sağlıklı bir süreç içersinde ulaştığı bu düzey ile sa­pıklıktan kurtularak hidâyet üzere ve ona tâbi olan­lardan olmaktadır.

 

Başka bir açıdan insanın, sosyal bir varlık olarak hayatını devam ettirebilmesi için doğuştan getirdiği zarurî bir bilgiye sahip olmaması hasebiyle kesbî bir bilgi sahibi olmak zorunluluğu vardır. Esasen insanî bilgi ile hayvanı bilgi arasındaki temel fark ve onun ahlâkî bir varlık olmasının da esası bu kesbî özelli­ğidir (Bilgi Özcan, 79- 89, 96, 127, 133, 164; Özgültekin, 83-84).

 

Bu anlamda Rabbimiz, biz insanoğlunu bir tabiat kanunu olarak sıfır bilgi düzeyinde yaratmış ve an­cak bizden bunu bu düzeyden takatimiz nisbetinde ötelere taşımamızı istemiştir. Aynı zamanda bizi, bizleri kuşatan özellik ve şartlar itibariyle böylesi bir süreci yaşamaya da ehil kılmıştır. Esasen sözgelimi İsa (a.s.) gibi (3/Âl-i İmrân, 46) mûcizevî bir şekilde birtakım farklı özelliklerle dünyaya gelen insanların bu durumları ile, normal yapı içerisindeki bir insanın sahip olduğu özelliklerle doğmayan ve - veya imkânlara sahip olamadan hayat sürmekte olan bir insanmki aynıdır. Çünkü birinci durum bilinen tabiat kanunlarına muhalif olduğundan mucize sayılırken ikinci durum da aynı şekilde bir hikmete binaen ya özelliklerden mahrumiyet şeklinde ya da sahip olunan olanaklar bağlamında semavî bir araz olarak değerlendiril­mektedir. Dolayısıyla normal özellik ve imkânlar içersinde bir hayat seyreden fertlerin- toplumların bilgilenerek hayata hazırlanmak şeklindeki gerekli süreci yaşamamaları kendileri için mükteseb bir araz olarak mâzeret olamamaktadır (Bkz. Nesefi, Keşf'ul-Esrar, 2/477; Faruk Aktaş, Kitaba Varis Olanlar II, 53). Buna göre deli veya bütün olanaklardan mahrum olarak dağ başında ya­şayan bir fert için mâzeret kabul edilen cehâletin, bu durumda olmadığı halde cehâleti bilerek seçen kim­seler için mâzeret kabul edilmesi söz konusu bile olamamaktadır Nitekim ulema da cehâletin mazeretlik boyutunu hep özel istis­nai durumları dikkate alarak ifade etmektedir. (Örnek olarak bkz. er-Remeli, Nihâyet’ul-Muhtac, -bab'u hükm'i tarik'is-salat- 2/418, -Kitab'ur-ridde- 7/395; ayrıca bkz. Mihne, 11-12,298). Özetle istisnaî durumlar kendi öze­linde ve genel durumlar ise yine kendi bağlamında değerlendirilmek durumundadır. Kaldı ki istisnaî-özel durumlar genel geçer bir kısım kuralların varlı­ğını işaret ediyor olsa gerektir.

 

Bu nedenle sosyal hayatın uç noktalarından alı­nan istisnaî örnekler, hele dini öğrenme sürecini ya­şayan ve pratiği de buna bağlı olarak gelişen ayrıca evveliyatı malum ve o esnadaki konumu belli olan sahabenin hayatından gösterilen eksantrik fenomen­lerden hareketle kural belirlemek (Bkz. Ahmed Ferid, Cehâlet Özürdür, 36, 39-40, 81 vd.; Hakkı Aydın, Hukuku Bilmeme (I) 251-254; agm., Hukuku Bilmeme (II), 45, 50, 57, 58, 61) çok da isâbetli olmasa gerektir. Değilse aynı yayınevinin yayımla­dığı diğer bir kitapta cehâletin mâzeret olmadığı yönündeki ifadeler (el-Kaysi, Mealim 31, "Kuşkusuz toplumun sahih akideyi batıl akidelerle karıştırmasının esas sebebi cehâlettir. Bu ise özür değildir." 35, 58, 96)  ile kişiler kendileriyle çelişkiye düşmüş olacaktır.

 

Sözgelimi Ömer (r), Aişe (rh) ve İbn Abbas'ın (r) âyetlerde geçen "eben", "haraç", "fatıres-semavat” "ğîslin", "hannan", "evvah" ile "fadih"in ne anlama geldi­ğini bilmemesi (İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Usulü, 155; Zemahşeri, Keşşaf, 3/595), onların tevhidi de bilmediğine, di­nin mantalitesinden haberdar olmadıklarına mı alamet sayılmalıdır. Yahut bunların hepsinin hadiste bahsi geçen cariye (Canan, Kütüb-i Sitte, 2/232-233) misali olduğunun alameti midir. Ya da Peygamberin, onların dinin özünü anlayıp an­lamadığına aldırış etmeden İslâm'ını kabul ettiğini mi ortaya koyar.

 

Oysa Ashab hâlis Arap idi. Onlar üstün üslupla­rın zevkine varıyor ve Rasûlullah'a (s.a.s.) gelen âyetleri anlıyorlardı. Nitekim Kur'an da mesajını, günlük hayatlarında kullandıkları 'dil'e ve bu dildeki kav­ramlara yükleyerek veriyordu. Kur'an'dan herhangi bir şeyin mânâsını anlamada güçlük çektiklerinde onu hemen Rasûlullah'tan soruyorlardı. Esasen Kur'an, hüda ve kılavuz kitap olarak anlaşılsın için inmişti.

 

Soruyorlardı çünkü hayat düsturlarını ondan alı­yorlardı. Bilmediklerinde ondan öğrenme yoluna gi­diyorlardı. Onların yanlış anladığı fark edildiğinde ise O veya O'nun terbiyesinden geçmiş şahsiyet­ler düzeltme yoluna gidiyorlardı. Mesela fecirden ak iplik kara iplikten seçilinceye kadar âyeti inince Adiy b. Hatem'in yaptığı, buna bir örnektir. O, biri beyaz diğeri siyah iki ipliği yastığının altına koyar şafak vakti çıkarıp bakardı. Bunlar birbirinden ayırd edilecek olduysa vaktin girdiğine hükmederdi. Rasûlullah (s.a.s.) bunu duyunca onun bilmezliğine kinaye olarak 'yastığın pek de enlidir.' deyip durumu dü­zeltme yoluna gitmişti. Bunun gibi Ebû Hureyre'nin necaset kelimesini yanlış anlamasını düzeltmiştir. Keza "kendinizi kendi ellerinizle tehlikeye atmayın"âyetinden istinbad sadedinde savaştan kaçan mücahidlere Ebû Eyyub el-Ensari, bu tarz anlamanın yanlış olduğunu, âyetin esasen şöyle şöyle anlaşılması ge­rektiğini ifade etmiştir (Bkz. İbn Kesir, Tefsir, 3/768).

 

Buna göre, bilinebilecek durumda olan dinî esas­ları bilmemek veya bilebilecek kabiliyette olan bir kimsenin bilgisizliği ya da akıl ve idrâk sahibi bir kimsenin dinî esasları bilmemesi diye tarif edilen cehâlet, faraza mâzeret olsa idi o zaman bu insanla­rın, kendilerinden kaynaklanan sebeplerden neşet etmiş bu cehâletten dolayı bilinen duruma geldikleri için mazur görülmeleri gerekecekti. Değil mi ki ma­lum durum cehâletlerinden kaynaklanmıştır.

 

Şu halde insanlar yanlışa doğru diye inanmışlar ise bunun kendilerini bağlayıcı olması gerektir. De­ğilse kimse -bir hinlik söz konusu değilse- yanlışa, yanlış olduğunu bilerek, farkında olarak doğru diye inanmaz. Aksine inanılan her yanlışa doğru olduğu zannıyla iman edilmiş, teslim olunmuştur. Bu nedenledir ki yanlış olana doğru diye sarılmış hiç kim­se sırf bu sebeple cerh edilemez. Çünkü o bunu, doğru olduğunu sanarak samimiyetle kabul etmiştir. Nitekim birilerinin yanlış olduğuna inanılan kabul­leri, onların bu hususları kasten benimsedikleri veya iddialarında ciddi olmadıkları gibi izahlarla değil, aksine bunları, doğru olduğu kanaatiyle kabul ettik­leri esas alınarak gerektiği şekilde bertaraf edilmeye çalışılmaktadır. Ancak bunun, onların dürüstlükle­rine bir halel getirdiği de düşünülmemektedir. Söz­gelimi geçmişte muhaddisler, 'yanlışa' doğru diye itikat ettikleri için bidatçı olarak nitelenen kimseler­den, hadis almakta mahzur görmemişlerdir (Bkz. Tecrid-i Sarih, 1/327-332 -Mukaddime-; krş. Sakallı, T., Hadis, 131). Çünkü bunlar da sonuçta yanlışı yanlış olduğunu bile bile kabul eden kimseler değildirler. Esasen ahlâkî yön­den dürüst olduktan sonra kimse iddiaları cihetiyle olduğundan farklı şekilde itham edilmediği gibi bu dürüstlük de, vaki iddiaların, şâyet gerçekten yanlış ise doğruluğunu gerektirmemiştir. Buna göre birileri cehâleti sebebiyle yanlışa doğru diye inanmış yahut bu yanlışı aynı sebeple işlemekte ise bunların bu tu­tumlarından sorumlu olacakları açıktır. Çünkü zaten sapmaların tezahürü de bu şekildedir.

 

Esasen burada konu, farkında olarak içine düşü­len ya da tercih edilen vaziyet değildir. Ve zaten bu ikinci durum tartışma konusu bile olmamıştır. Oysa bilindiği gibi dinin usul- temel ve furu- ayrıntı diye birtakım prensipleri vardır (Bkz. Al-i Ferrac, 259 vd.; krş. Ferid, 57). Ve bunlardan temel prensiplere -özellikle günümüzde- yabancı kalmak söz konusu değildir. Çünkü iradî bir tercihten ibaret olan Din'e örfen değil, ancak bu usulü kabul ile da­hil olunabilir.

 

"Bugün bütün dünyada, gerek imanı ve küfrü tanımakda, gerekse ibâdetleri doğru yapmakda, câhil­lik özür değildir. Dinini bilmediği için aldanan ce­hennemden kurtulamayacaktır. Allah-u Teala bugün dinini dünyanın her tarafına duyurmuş, imanı, helâ­li, haramı farzları öğrenmek pek kolaylaşmıştır. Bunları, lüzumu kadar öğrenmek farzdır" (Hüseyin Hilmi Işık, Seadet-i Ebediyye, 51, 362, 474; aynı ifadeler için bkz. Kadızade, Amentü Şerhi, 47-48; krş. Ferid, 24, 27-28, 41, 43, 88)

 

"Velhâsıl akıllı olana özür ve bahane yoktur. Eğer câhil, İslâm dinini işitmeyip nazar ile sahih marifet elde ederse, hakikaten mü’min olup, cennetlik olur. Eğer imandan ve küfürden birini elde etmezse, ma­zur olup, hükmen mü’min kılınıp cennet ehli olur. Küfür itikad ederse mazur olmaz. Kâfir olur, cehen­nem ehli olur. Zira ehliyetnamesi olduğu açıktır." (Kadızade, 22).

 

"Bir kimse cehâleti sebebiyle küfür olduğunu bil­meyerek kendi arzusuyla kelime-i küfrü söylese o kimse daire-i İslâm'dan çıkar ve küfrün bataklığına dahil olur. Buhara ve Semerkand imamları ittifak et­tiler ki câhil tav'an (isteyerek) kelime-i küfrü söylese kâfir olur. Zira cehil mâzeret sayılmaz. Fetva da bu kavil üzeredir." (M. Zahid Kotku, Ehli Sünnet, 251; Emali şerhi 46. madde).

 

"Artık bugün hiçbir millet din hususundaki cehâletinden dolayı mazur sayılamaz... Binaen aleyh Allahu Teala kendi fazl ve keremi ile insanlara pey­gamberler göndermiş ve bu veçhile insanlar hakkın­da 'Hüccet-i ilâhiye' tamam olmuş artık kimsenin 'ne yapayım, Allah'ı bilemedim Allah'a dair bilgi edi­nemedim' demeğe mecali kalmamıştır." (Ö. Nasuhi Bilmen, İlmihal, 1, 9)

 

"Mükellef (sorumlu olabilecek durumdaki kişi) Allah'tan başkasına ibâdetinde yahut Allah'tan baş­kasına kurban, O'ndan başkasına adak vesair Allah'a mahsus olan ibâdetlerden biriyle Allah'tan başkası­na yaklaşmak kastıyla yaptığı şeylerden dolayı, Müslim'in Ebû Hüreyre'den onun da Rasûlullah'tan (s.a.s.) rivâyet ettiği hadise binaen mazur görülemez. Ancak İslâmî olmayan bir ülkede olup kendisine davet ulaşmamışsa bu durumda bizzat cehâletten dolayı değil kendisine mesaj ulaşmamış olması ne­deniyle mazur görülür... Nebi (s.a.s.) kendisinin mesajı­nı duymuş olanla İslâm ülkesinde yaşayıp da Rasûlü işitmiş olan hiçbir kimseyi mazur görmemiştir. Do­layısıyla kimse cehâletinden dolayı imanın temel il­kelerinden yana câhil diye mazur görülemez." (Abdulaziz b. Abdullah b. Baz, İlmi Araştırmalar Fetva, Davet ve İrşad Dairesi Genel Başkanı, Fetva Tarihi, H. 22.12.1405, sayı: 9257, bkz. Gâmidî, 458-459).

 

"Biz kırsal kesim Arablarından birçoğunun ebe­veyni, akrabası, kabirler yanında kurban kesmek, kabir ehliyle tevessül etmeyi onlara adak adamayı, kederlerin giderilmesi ve hastaların şifa bulması hu­susunda kabir ehlini, ölüleri vasıta aracı kılarak yar­dım dilemeyi adet edinmiş ve bu hal üzere ölmüş­tür. Ancak onlara tevhidin, La ilâhe illallah'ın mânâsını anlatacak kimse de ulaşmamış ve adağın, dua­nın ibâdet olduğunu bunların sadece Allah için ya­pılabileceğini öğretecek kimse gelmemiş. İşte bu du­rumdaki kişilerin cenazelerinde yürümek, cenaze törenlerine katılmak, üzerine salât okumak, onlar için dua ve istiğfar etmek, haclarını kaza etmek ve onlar için sadaka vermek doğru mudur?

 

Cevap: Yukarda vasfedilen haliyle ölen kişinin cenazesine katılmak, üzerine salât okumak, onun için dua ve istiğfar etmek, haccıru kaza etmek ve adı­na sadaka vermek câiz değildir. Çünkü zikredilen ameller şirk amelleridir... Ayrıca haklarında söz ko­nusu edilen, işledikleri amelleri kendilerine anlata­cak kimsenin gelmediği noktasında ise hiç mazur değildirler. Çünkü anlatılan konularda Kur'an âyet­leri gâyet açıktır. Öte taraftan aralarında ilim ehli de mevcuttur. Bu haliyle içinde oldukları şirk haline dair sorma öğrenme- araştırma imkânları da var iken buna rağmen onlar bundan yüz çevirmiş, içinde oldukları hale râzı olmuşlardır." (Fetva Tarihi, 18/3 H. 1401, sayı: 3547, bkz. Gamidi, 362, 456, 457).

 

İnsan, eğitimin meydana getirdiğinden başka bir şey değildir. Zira insan, kabiliyetlerini kendi kendi­ne geliştirme yeteneğine sahip değildir. Kabiliyetle­rini geliştirmek için mutlak sûrette eğitime muhtaç­tır. İnsanları, önceden saptanmış kurallar çerçeve­sinde toplum yaşayışında yerlerini almak üzere belli amaçlara göre yetiştirme sürecinden (İlhan Yıldız, Yaygın Eğitim, 301, 308; Mehmet Kocatepe, Eği­tim, 15-17) geçirirken kendisinin felahına yardımcı olacak türden ne kadar çok bilgi verilmişse yahut bu kişi toplumsal çevresinde bu yöne müteveccih motivasyonlar almışsa kendisi­ne mal edeceği-ettirileceği mantık o denli Allah'ın (c.c.) olmasını istediği mantığa uygun düşecektir. Çün­kü fert birtakım  fıtrî özelliklere sahip olarak doğ­makla beraber genelde yaşadığı çevrenin ürünüdür. Elbette çevre duvarını yıkan örnekler olmuştur (Bunun bir örneği Ebû Zerr'dir. Bkz. Tecrid, 9/239-243) ve olmaya da devam edecektir. Ancak toplumsal an­lamda bu çevre, ferdi ne yöne kanalize ederse o da genel anlamda tayin edilen bu yöne kanalize olacak­tır. Sözgelimi Ömer'in (r.a.) sınamak niyetiyle kendi­sinden koyun satın almak istediği çocuğun takındığı sağlıklı tavır ve verdiği cevap, Kur'an'ı okumamış olsa bile onun öğretilerinin etkilediği atmosferde ya­şıyor olmasından neşet etmiştir (Seyyid Abdullatif, Zihni İnşa, 18; krş. M. Ebû Zehra, İmam, 15, 127).

 

Esasen sünnetullah insanın müspet veya menfi geliştirdiği tavrı baz alarak gerçekleşmektedir. Bu anlamda değişmeyi belirleyen sebeplerin faili hür irâde sahibi fertlerden oluşan toplumdur. Nitekim Kur'an, değişim-helâk çerçevesinde toplumları yok eden sebepleri hatırlatmaya ve onlardan ibret alarak kendilerini kontrol etmelerini sağlamaya yönelik or­tak anlamlar taşıyan muhtelif kavramlar kullanır.

 

Dinin insanın tutum ve davranışlarını, insanlar-arası ilişkileri ve toplumsal hayatı belirleyen temel bir kurum olması ve de topluma bir zihniyet ve de­ğerler sistemi ile bilinç düzeyi kazandıran bir kurum olması hasebiyle bunun (dinin) neşet ettiği inancın da topluma yansıması gereği söz konusudur. Sosyal tezahürü olmayan saf bir din olayından bahsetmek, hele İslâm özelinde olası olmadığına göre, bir dine mensup olan fert, dinin dünya hakkındaki değerler manzumesini kabul etmek ve davranışlarını buna göre ayarlayarak kendisine sağladığı formu pratize etmek durumundadır (Bkz. Murat Sülün, İman-Amel, 186, 276, 301, 332, 358, 425, ancak Sülün'ün belirttiği, iman etmemiş kişinin amelinin kendisine fayda vereceği (188, 401, 406; ayrıca bkz. Mutahhari, Adl-i İlâhî, 372-379, 423-425) şeklindeki iddiası, hem çe­liştiği genel geçer Kur'an mantığına (bkz. 2/Bakara, 62; 3/Âl-i İmran, 22; 4/Nisâ. 150-151; 5/Mâide, 5; 6/En'âm, 88; 9/Tevbe, 17, 54; 11/Hûd, 16; 14/İbrâhim, 18; 16/Nahl, 97; 17/İsrâ, 19; 21/Enbiyâ,  94; 24/Nûr, 55; 27/Neml, 4-5, 89; 32/Secde, 18-19; 42/Şûrâ, 22; 47/Muhammed, 1, 32; 90/Beled, 19) binâen ve hem de Esed'in ifadesiyle 'b'as ve ahireti inkâr günahı sâlih amellerine ağır basacak ve Allah'ın, kâfirin amelini kabul etmeyecek' (7/A'râf, 31; 11/Hûd, 27; 18/Kehf, 104; 21/Enbiyâ, 101; 34/Sebe’, 65; 36/Yâsin, 11; 47/Muhammed, 3., 9. notlar) olması sebebiyle kabul edilemez).

 

İslâmda inanç temellerini incelemek ve bilmek her ferdin temel vazifesidir. Bu, toplumu oluşturan bütün fertlerin müçtehid olması ya da bu seviyeye çıkması ve nihâyet bunu gerçekleştirmiş olması ge­rektiği anlamında değildir elbette. Ancak herkesin delil ve burhan olmaksızın bir şeyi kabul etmemesi gerektiği de açıktır. İslâm, baba ve atalarının inanç­larına körükörüne bağlılığı yererek, kulak, göz ve kalbin sorumluluğundan yana uyarıda bulunmak­tadır. Başka bir ifade ile fertler, Allah'ın (c.c.) doğru yolun bulunması tavsiyesine karşılık daha önce bil­medikleri şu anki sahip oldukları envai türlü bilgileri edinmişlerse bunun sorumluluğunun kendilerine ait olduğunu bilmek durumundadırlar. Çünkü bu durumda irâdelerini İslâmî ilkeleri öğrenmeye yöne­lik harcamadıklarından dolayı bu noktada söz ko­nusu ilkelere câhil kalmaktadırlar. Oysa mükellef, muhatap olduğu duruma dair bilgiyi, peşine düşmek-sormak sûretiyle öğrenmek zorundadır. Sora­rak öğrenme imkânına sahip olduğu halde bunu yapmamışsa bunun sorumluluğu kendisine aittir (Bkz. Ebû Hanife, 72; Elmalılı, 3/489; Mustafa Sabri, İlâhî Adalet, 124-125). İşte cehâleti bilerek tercih etmiş olmak, bu demeye gelse gerektir (Krş. 50/Kaf, 37; Elmalılı, 2/245; Aydın, Hukuku Bilmeme (II), 49 vd.). Öyle ya mükellef, kendi gayreti, yönelmesi olmadıkça Allah'ın, bil-biliniz (2/Bakara, 196, 223, 235; 5/Mâide, 92, 98; 8/Enfâl, 28; 28/Kasas, 50; 47/Muhammed, 19; 57/Hadîd, 20) tarzında ifa­de edilen buyruklarındaki hususları ve hatta diğer bütün direktiflerini, nasıl bile bilecektir? Oysa bilin­diği gibi Mekke insanı da bilgisizce "biğayri ilm" (6/En'âm, 140 ve 148; 7/A'râf, 28, 30, 131; 21/Enbiyâ, 24, 39; 27/Neml, 61; 28/Kasas, 57; 30/Rûm, 56 vd.; 31/Lokman, 20) evlâtlarını öldürmekte ve çeşitli haramlar ihdas etmiş durumda idi. Keza kendilerini biğayri ilm saptıran önderler vardı (Bkz. 6/En'âm, 144; 16/Nahl, 24, 25; 31/Lokman, 6). Ancak bu bilgisizlikleri ve de bilgisizlerin kendilerini saptırıyor oluşu onlara bir yarar sağlamamış ve bununla "muhtedîn" (6/En'âm, 140; 18/Kehf, 5) olamamışlardı. Böyle iken onlar da kendilerini doğru yol üzere zannetmekte ve bu nedenle doğru yol arayışı içerisinde olmamışlardı.

 

Esasen 'teklifi ma la yutak' olamaz, ancak kişilerin müsait oldukları zamanlarında farklı şeylere harca­mış oldukları vakit, güç ve enerjilerinin tükenmiş olması nedeniyle sunulan teklife takat edemeyişleri farklı olmaktadır (Krş. Bebek, 66; Elmalılı, 2/240-241; Said, Bilgi, 33). Çünkü Allah'ın gönderdiği kita­bına, verdiği akıl ile zamanında çalışmamış, bunun yerine farklı şeylerin bilgisiyle donanan ve de eme­ğini o uğurda harcayan insanın sorumluluğu ayrı­dır. İşte bu tür insanlar, kıyamet sahnesinde şâyet, biz akledip işitir olsaydık, buranın sakini olmazdık (67/Mülk, 10; krş. 43/Zuhruf, 78-80), kalkanına sığınmış ve cehâleti bilerek tercih etmiş insanlardır.

 

Buna göre cehâletin/bilgisizliğin mâzeret oluşu, hakkında bilginin bulunmadığı konularda olması ön şartıyladır. Oysa Allah'ın dini ve O'nun istekleri hu­susunda böyle bir durum söz konusu değildir. Çün­kü O'nun kitabı, kendi metoduyla insanoğluna dur­madan seslenmekte, hayra çağırmakta ve anlaşılma­yı beklemektedir.

 

"Yani zulümle suçlanamayız. Çünkü onlar uyarı­cıların uyanlarına kulak asmadılar. Ve helâk oldu­lar. Onları uyarmak ve helâk olmadan önce kendile­rini doğruya çağırmak yolunda hiç bir çaba sarfedilmemiş olsaydı, o zaman helâk edilmeleri zulüm olurdu." (Mevdudi, Tefhim, 4/61, 181, 472; krş. Muhammed Kutub, Akide, 238 vd.)

 

Hak Dini Kur'an Dili adlı tefsirinde Elmalılı (V. 1942) ise şöyle diyor: "Bu bilgisizlikleri onlar için as­lında müşriklikte ısrar etme açısından bir mâzeret olmamakla beraber, okuyup yazmaları mektep ve medreseleri olmayan, okuma yazma bilmeyen bir kavim olduklarından dolayı arap müşriklerinin ço­ğunluğuna nazaran bu habersiz oluşlarında bir mâzeret olma şüphesi bulunabilirdi... Onun inişi işitil­dikten sonra onu öğrenme ve öğretme ile meşgul olmayıp hükümlerinden habersiz kalmanın bir mâzeret teşkil etmeyeceğini kesin olarak anlatmak gibi bir hikmeti de ihtivâ etmektedir." (Elmalılı, 3/489, 6/En’âm, 156)

 

Esasen Kur'an, toplumda oluşan olumsuzluklara karşı tarafsız kalınmasına bile itiraz etmektedir (7/A'râf, 164, 165; 8/Enfâl, 33; İbn Teymiye, Siyaset, 103-104). Çünkü anlaşılıyor ki, toplum hayatında yapılması mutlaka gerekli olan sosyal görevler yapılmadığı zaman, fatura sadece kötülüklerin sahiplerine değil, orada yaşayanların tamamına kesilmektedir. Bunun da ötesinde Kur'an, yeryüzünün herhangi bir parça­sında meydana gelen olayı da tüm yeryüzünün ola­yı olarak görmekte ve daima ", arz" kelimesini kullanmaktadır. Bu nedenle cehâleti bilerek tercih etmiş yani sorumluluğu bile bile üstlenmiş olmamak için Kur'an'ın özellikle üzerinde durduğu ataları tak­lit hususu, onlardan tevarüs edilen değerlerin sorgu­lanması noktasında aklını kullanmayanların konu­munda olmamak hususunda dikkatli olunması gerektiği ve Kur'an'ın bunu ısrarla vurguladığı bilin­melidir (46/Ahkaf, 5; 10/Yûnus, 35-36, 66).

 

Kur'an kıssaları mahiyetleriyle beraber, kullar bunlardan ibret alıp kendi durumlarını bu zaviye­den gözden geçirsinler emrini de havidir. Bu an­lamda Kur'an kıssaları da bir mânâda ahkâm âyetle­rinin işlevini görmektedir. Bu nedenle insanın, kı­yamet sahnesi şeklinde cereyan eden tasvirleri de dikkate alarak Kur'an'm mesajına kulak vermesi ge­rekir (Der Râh-ı Hak, 176; Mevdudi, Firavun, 86-87).

 

Bilindiği gibi İslâm-teslim olmak, irâdeye bağlı bilinçli bir eylemdir. Kur'an'm bütün mesajı insanın iradî eylemleriyle oluşturacağı yaşamını düzgün bir çizgide tutmaya yöneliktir. Bu nedenle insanlar hem bireysel hem de toplumsal yönden sorguya çekile­ceklerdir. Bu sorgulamanın bireysel olan yönü uhrevi, toplumsal yönüyse dünyevi olmaktadır. Kur'an'-ın ifadeleri, bireyleri içgüdüleriyle değil, sahip ol­dukları hür irâdeleriyle yaptıklarından sorumlu var­lıklar halinde kabul etmektedir. İşte yolunu seçme hakkıyla doğan birey, uyumlu ya da uyumsuz rol­lerden birini tercih ederken her halükârda rolünden yana davranışlar sergilemeye çalışmak durumunda­dır. Özetle iki boyutlu insanın hangisini tercihi, ken­di hür irâdesinde somutlaşmaktadır (6/En'âm, 49; 35/Fâtır, 42; Said, Yasalar, 54, 61-62, 75; agm., Bil­gi, 76-77).

 

"İslâm insanı mütemadiyen, öğrenme ve öğret­meye teşvik eder. Böyle olmasına rağmen, bir müslümanın öğrenmemesi mâzeret sayılır mı? Hayır hiç bir zaman 'cehâleti' sebebiyle iyiliği kötülükte, itaati isyanda arayan bir kimse mazur değildir. Ancak ye­ni müslüman olmuş, henüz öğerenecek zamanı bulamamışsa, o, mazurdur. Bundan başkası mazur olamaz. Nitekim Allahu Teala, bilmiyorsanız zikir eh­line sorunuz buyurmuşlardır." (Altıntaş, Câhiliyye, 57-58,63; ayrıca bkz. Enbiya: 21/7; Gazali, Kimya-yı Saadet I-II, 101-102; Razî, 4/192, 204-206, 11/40, 103-104, 145, 18/299, 348, 23/12; el-Hemmam, el-Feteva el-Hindiyye, 2/276-277; Kutub, Fi Zilal, 2/247-250, 327,343-345, 397-398, 464, 3/226-227, 377-380, 5/142, 457-458, 464 vd., 6/204, 350-354, 507-512, 530-536, 7/90, 8/401-406, 460-462, 9/48, 58-60, 86-90, 12/534, 13/316; Rıza, el-Menar, A'raf: 7/172-173 tefsiri; Gamidi, 456 vd.; Bilmen, Tefsir, 2/117 vd.)

 

"Ahkâm-ı şer'iyeye cehil, dâr-ı İslâm'da özür ol­madığından bir kimse ma'siyetin, ma'siyet olduğu­nu bilmeyerek işlemesinden azabından halas olması lazım gelmeyeceğine bu âyet delalet eder. Çünkü; Fahr-i Razi'nin beyanı veçhiyle bir kimse ma'siyetin, ma'siyet olduğunu bilmese velakin öğrenmeye muk­tedir oldukça o ma'siyetin ikabından kurtulamaz. Mesela Yahudi, yehudiyetin küfür olduğunu bilme­yerek Yehudiyette devam ettiğinde onun hakkında cehil özür olmaz. Zira; din-i İslâmın zuhuruyla edyân-ı sâirenin butlanını tahkik etse öğrenebileceğin­den tahkik etmediğinden dolayı mazur olmaz." (Vehbi, 2/862)

 

Bunun gibi İslâm kültürünün egemen olmadığı diğer bir ifade ile Hıristiyan ve Yahudilerin ya da İslâm'dan habersiz insanların yaşadığı bölgelerde or­yantalistlerin tahrif ederek (Sözgelimi müsteşriklerin hazırlamış olduğu ve türkçeye uzun bir süreçte tercüme edilmiş olan, üstelik adına da islâm Ansiklopedisi dedikleri ciltlerce kitap bunun bir örneğidir. Ayrıca bkz. Paret, 19,  53-71,  101-104,   134-135;   Ekinci-Gilchrist, 53-55, 60,78-82, 94) tanıttığı ve dolayısıyla özünden farklı ve yanlış bir şekilde algılandığı İslâm'a karşı lakayt ve dahası düşman olan insanlar mazur olmuyorsa (Krş. Süleyman Dünya, İman-Küfür Sınırı, 186-188; Razi, 7/431-432) eğer bu durumda dosdoğru şek­line ulaşma imkânları olduğu halde bunu değerlen­dirmeyen insanlar mazur olabilir mi acaba?

 

Diğer bir açıdan, "fetret" ehlinden olsa bile insanlar yapıp ettiklerinden dolayı müstehak olduk­ları sıfatla nitelenirler. Bunun gibi dünya ahkâmı iti­bariyle durumlarına uygun muhatap oldukları hu­kuk ile sorumlu tutulurlar. Bu böyle iken fetrette bi­le olsa kişi bir adım ileri atarak kendi tercihi ve rıza­sıyla tevhidi tebdil ve tağyir etmişse, keza kendi irâdesiyle dinin şirk diyerek reddettiği bir itikadı be­nimsemiş, küfür-şirk dediği bir ameli işliyorsa onun bundan sorumlu tutulacağı, mazur görülemeyeceği aşikârdır (İbn Habib, el-Munammak, 174; Nesefi, Keşf'ul-Esrar, 2/456 vd.; krş. Tecrid, Menakıb, n. 1435, 9/234 vd.; İbn Hişam, 1/116; ayrıca bkz. Nesefi, Tefsir, 2/125).

 

Risâlet gelmeden yani fetret döneminde de eşya ve olayların değer hükmü olarak "iyi-güzel=hüsn ve kötü-çirkin= kubh" olduğunu akıl nimeti vasıtasıyla bilebilmek mümkün olduğu halde (İbn Teymiye, Feteva, 8/428 vd., 11/676 vd.; Ali-i Ferrac, 17 vd.; Mevdudi, Tefhim, 7/132-134) Allah (c.c.) insanoğlunu sırf bununla muahaze etmeyip ila­veten bir de uyarıcı ve müjdeleyici bir elçi gönder­meyi gerekli görmüştür. Ancak bu dönemde bile in­sanlar yaptıklarından dolayı ahiret ahkâmı açısın­dan bir anlamda İslâm'ın 'kanunilik ilkesi'nin bir ge­reği olarak mazur olmakla beraber dünya ahkâmı açısından niteleme itibariyle mazur sayılmamakta­dırlar (Krş. -Tevrat- Levililer 5/17; -İncil- Romalılara 2/13, 3/20, 5/13, 7/7). Başka bir ifade ile Allah, biz hükmedici de­ğil, bunun yerine azap edici değiliz demiştir (17/İsrâ, 15; Ali Ferrac, 44, 53, 55, 280, 281; bu durum çoğu zaman birbirine karıştırılmaktadır. Örnek olarak bkz. Ferid, 37-39, 75-79, 95, 98, 103). Nite­kim ilk şirkin Nuh (a.s.) kavminde başladığı bilinmek­tedir. Ama aynı zamanda bu elçinin hitap ettiği o in­sanları müşrik diye nitelediği de malumdur. Bu ne­denle kişiler her ortamda yapıp ettikleriyle alakalı İslâm'ın değer hükmüyle muhâtaptır (Krş. 9/Tevbe, 6; İbn Kayyım, Zad'ul-Mead, 4/226). Öte taraftan yine kişi, fetrette bile olsa kendi rıza ve tercihiyle İslâm'a göre küfür ve şirk olan bir tasarrufta bulun­muş ise bu tasarrufu kendisini bağlayıcı olmakta ve fetret hali kendisi için bir özür teşkil etmemektedir.

 

Bu bağlamda olmak üzere gelen elçi sorumlu ol­dukları hususları kendilerine beyan ettikten daha doğru bir ifade ile gündemlerine soktuktan itibaren (Krş. Buhârî, Keşfu’l-Esrar, 3/1466-1467) iman etmeyenler bu davranışlarından ötürü sorumlu tutularak hesap vermek durumunda bırakılmak­tadırlar. "Bir peygamberin davetini işitip küfür ve şirkte ısrar edenler cehennemde azap olunacaktır. Bunda hiç bir niza ve ihtilaf yoktur." (Tecrid, Cenaze, n. 665, 4/543)

 

Buna göre Son Peygamber'in gelişinden bu yana günümüzde ve de gelecekte mesajın gündemde olu­şu, daha doğru bir ifade ile tahrif edilmemiş olarak dileyenin rahatlıkla ulaşabilme olanağına sahip ol­ması hasebiyle bir fetret döneminden bahsetmek olası değildir (Krş. –İncil- Yuhanna 15/22). Çünkü her ne sebeple olursa olsun İs­lâm düşüncesini öğrenmek yerine başka şeylerin pe­şine düşen insanların burada cehâleti bilerek tercih ve öte şeylerin de bilerek âlimi olmaları realitesi söz konusudur. Bu nedenle böylesi sebeplerden kaynak­lanan bilgisizliği, fetret olarak izah etmek imkânsız­dır. Nitekim fukaha fetret deyince genelde İsa (a.s.) ile Rasulü Ekrem arasındaki zamanı kastederler. Bu sü­rede gelip geçenlere ehli fetret demişlerdir (Tecrid, Cenaze, h. no: 665, 4/544; fetret için bkz. Aktaş, Cehâlet, 256-271).

 

Öte yandan fetret dönemlerinde yaşamış insanla­rın yaptıkları ve inandıklarıyla hesaplarını Allah'a verecekleri, Allah'ın ise onlara ne yapacağı husu­sunda ahkâm kesmenin gereği olmadığı açıktır. An­cak şu bilinmektedir ki içinde yaşanılan bu dönem fetret dönemi değildir. Aksine bir düşünce, İslâm'ın evrenselliğini iptal mânâsına geleceği gibi artık elçi gelmeyecek ve Muhammed son elçidir şeklindeki İslâm'ın temel hükümlerinden birini geçersiz kılarak yeni bir peygamber beklemek gerektiği sonucunu doğuracaktır. Şu halde bu dönemin fetret dönemi olmadığım çünkü Kur'an’ın tahrif edilmediğini ve hükmünün iptal edilmediğini bilmek lazım. İnsanlar onu kulak ardı etmiş, öğrenmeye gayret gösterme­miş yahut gerek görmemişse bunun kendileri için mâzeret sayılması doğru olmasa gerektir. Çünkü bu kitabın ölçülerini ve temsilcisinin hayatının güzelli­ğini esas alması gerekirken bunun yerine başka şey-kişiler koyan birinin mazur olduğunu söylemek ola­sı değildir.

 

Konuyla ilgili kaynaklarda peygamberin mesajı­nın ulaştığı kimselerin cehâletinin mâzeret olup ol­madığından öte peygamber mesajı ulaşmamış, bun­dan haberdar olamamış kişilerin bile mazur sayılıp sayılamayacağı tartışması yapılmaktadır (Bkz. Maturidi, Tevhid, 79 vd., 248 vd.; Hanifi Özcan, Çoğul­culuk, 47, 57, 80, 88, 96; Kuşkusuz Allah'tan mesaj almayan-alamayan ya da kendisine mesajın ulaşmadığı insanların, üzerinde bulundukları hale binaen sorumlu tutulmaları ilâhî adalete uygun düşmeyecektir. Zira bilindiği gibi Allah (c.c.) kendisi hakkındaki doğru bilgiye (tevhid), insanların akıllarıyla yapacakları muhakeme sonucu ulaşmalarını şart koş­mamış yahut mükellefiyeti sırf buna yüklememiş; aksine ay­nı zamanda elçiler de göndermiş ve mesuliyeti bunların risaletlerinden haberdar olup olmamaya bağlamıştır. Esasen risaletten habersiz bir toplum bırakılmamıştır. Ancak süreç içerisinde tahrifatın yapıldığı da bir realitedir. İşte bu tahrifa­tın yapıldığı bölgelerde doğan- yaşayan ve bu tahrifata varis olan kimselerin çevrelerinde bulduklarından ötürü sapıklıkta olmaları, -bu sapıklıklarının kendileri için 'doğru' kabul edil­diği anlamında değil fakat sorumluluğun şartları olan akıl ve risaletten ikincisinden sağlıklı bir şekilde haberdar olamadık­ları için- kendilerini ahiret ahkâmı açısından sorumlu kıl­mamaktadır.  Öte yandan  nihaî referansı İlahî Hikmet'te mündemiç, kötülük(ğ)ün varlığıda yadsınamaz.Nitekim araştırmacıların çeşitli açılardan değerlendirdiği (BKZ.Werner,13vd.)bu problemi kimileri Tanrının yokluğuna gerekce saymıştır (bkz. C. Sadık Yaran, Kötülük,10,36-37; Mutahhari, Adl-i İlâhî, 81). Ancak kudret, adalet ve merhamet sahibi Allahın kullarını bunun tasallutuna terk etmediği de ayrı bir realitedir. Zira ‘kötülük’ denilenin, bunu gerektirecek çapta olmadığı bir yana, Kadir Adil ve Rahim olan Allah’ın insanoğlunu maruz kaldığı böylesi şeylere terk etmediği,aksine çeşitli vasıtalarla temasını sürdürdüğü de mâlumdur. Kaldı ki kötülüğün varlığı,terbiye,uyarı,disiplin,imtihan,ceza vs.açılardan kullar için bir bakıma gereklidirde.Ancak yinede ferdin mesajla sağlıklı buluşmasına engel teşkil ediyorsa bununda mesuliyete mani bir durum oluşturacağı ve dolayısıyla ahiret ahkamı açısından cezaya müstehak kılmayacağı anlaşılmaktadır. -Allah’u a’lem-). Bu durum günümüz şartlarında ve özellikle bölge coğrafyası açısından değerlendirildiğinde insanlara tebliğin ulaştığı, herkesin peygamberin mesajından haberdar olduğu, cehâletlerinin bunu önemsemeyişlerinden yahut edindikleri kanaat önderlerine tabi olmaktan kaynaklandığı görülmektedir (Mustafa Akman, Kur'an'da Câhil Câhiliye Cehâlet, Buruc Yayınları, s. 164-189).

 

Durum - Mekân Açısından Cehâlet

Cehâletin-bilmemenin iki ayrı ortamı vardır. Biri, İslâm'ın egemen olduğu ülke olan Dâru’l-İslâm, diğeri İslâm'ın dışında bir inancın- hayat tarzının egemen olduğu ülke olarak dâru’l-harbdir (Zeydan, Fıkıh, 145, agm., Fert ve Devlet, 23-24). Dâr, lugatlarda yerleşme mekânı olarak tavsif edilir (İbn Manzur, 4/298; Elmalılı, 2/138 vd.). Bunların birin­cisinde söz konusu şeyin (bilmemek) mâzeret olma­dığı noktasında konuyla ilgili hiçbir ihtilaf varid değildir. "Dâru’l-İslâmda bilmemek mâzeret değildir." (Damad, Mecme'ul-Enhür, 1/147 -Geçmiş namazların kazası bâbı-). "Bize göre bilmemek özür değildir. Akıl bilgiye gö­türen bir vâsıtadır." (Ziyauddin Gümüşhanevi, Ehli Sünnet, 55 ve 160).

 

Dâru’l-İslâmda bilgisizliğin özür sayılmadığı bir kaidedir. Çünkü Dâru’l-İslâmdaki kişilerin bilgi sahibi oldukları farzedilmektedir. Bu nedenle müslüman bilmesi gereken hususları bilmemekle mazur sayıl­maz. Dolayısıyla şer'i hükümlere bilgisizlik - cehâlet iddiasıyla kimse muhâlefette bulunamaz. Çünkü bu­rada cehâlet özür sayılamaz.

 

Buna göre İslâm diyarında oturan herkesin farz­ları da, yasakları gösteren genel esasları da bilmesi gerekir. Onları bilmemek özür sayılmaz. Ancak deli­li kesin olmayan hususlar bunun dışındadır. Aslında bu gibi delili kesin olan hususları bilmemek suçtur. Suç ise başka bir suçu meşru kılmaz.

 

Fakihlerin cumhuru, İslâm ülkesi olmayan mem­leketlerde İslâmî hükümler hakkındaki cehâletin şer'î teklifleri kaldıracak derecede kuvvetli bir mâzeret olduğunu kabul etmiştir. Sözgelimi; bir kimse Dâru’l-harbte müslüman olsa ve İslâm diyarına göçmese; bu yüzden de namaz, oruç ve zekât gibi farz­ları bilmediği için yerine getirmese, öğrendiği za­man onları kaza etmekle mükellef olmaz. Bu son ka­ideye İmam Züfer (v.158/775) muhalefet etmiştir. O, kişi, İslâm'ı kabul etmekle bütün hükümlerini üzeri­ne almış demektir. Öyleyse onları yerine getirmelidir. Bilmediği için vaktinde eda etmemekte mazur­dur. Fakat öğrenince mükellef olduğu vecibeleri ka­za etmesi gerekir espirisinden hareketle öğrenince onları kaza etmesi vacip olur, demiştir.

 

İmam Züfer'in bu yaklaşımının aksine, fukahanın çoğunun yaklaşımı şöyledir: Dâru’l-harb, şer'î hü­kümlerin bilinmesine elverişli değildir. Hükümlerin kaynakları orada meşhur olacak şekilde herkese ulaşmamıştır. Oradaki bilgisizlik, delili bilmemektir. Delil üzerinde cehâlet ise teklifi düşürür. Çünkü Dâru’l-harbde müslüman olan kimseye hitap, tevec­cüh etmez (Bkz. Molla Hüsrev, 34S; Aydın, Hukuku Bilmeme I/271-272).

 

Esasen Dâru’l-harbde müslümanlarm İslâmî hü­kümler hakkında bilgi sahibi oldukları farzedilemez. Çünkü Dâru’l-harb şer'i hükümlerin öğrenildiği, bili­nebileceği yer değil, aksine onların öğretümediği, bi­linmediği bir yerdir. Başka bir ifade ile Dâru’l-harb, İslâmî hükümlerin yayılıp tanındığı bir memleket değildir. Ancak yine de "aslında İslâm diyarı olup sonra dâru’l-harbe dönüşen memleketlerin halkı, bil­memelerinden dolayı mazur sayılamazlar." (Hasan Karakaya, Fıkıh Usulü, 415).

 

Dâru’l-harbte müslüman olup da emirleri yerine getirmeyen kişi hakkında Ebû Hanife (v. 150/767) ve İmameyn'in görüşü şöyledir: "Bu husustaki dini hitap-delil o kimseye kavuşmadığından, bilgisizliği özür sayılır. Çünkü bu durumda kendisi kusurlu de­ğildir. Bilgisizlik, delilin kendisinin kapalı ve gizli kalmasından  ileri gelmiştir...  Dâru’l-harb üzerinde tebliğ velâyeti kesik olduğundan, şer'i hitap oradaki mükelleflere takdiren ulaşmış sayılmaz... Buna mu­kabil Dâru’l-İslâmda bir kimsenin bu husustaki bilgi­sizliği özür kabul edilmez. Çünkü Dâru’l-İslâmda bu­lunmakla onun hakkında hükmen bu ilim sabittir. Bilgisizliği kendi şahsi kusuruna dayandığından özür sayılamaz." (Özel, 178). Ancak mezhep imamları, darul-harpte İslâm'a giren kimsenin, müslümarüara farz olan hükümleri, güvenilir bir yolla öğrenmesi halinde, yapması gerekeni terkte ve terk etmesi gerekenleri yapmada mazur sayılamayacağında müttefiktirler.

 

Buna göre "cehâlet, kitap ve sünnet nass'ı ile sabit olan hükümler hakkında bir mâzeret teşkil etmez." (Ebû Zehra, Fıkıh Usulü, 301)

 

Buradaki temel espiri şudur: Bir şeyi bilmekten öte, o şeye ulaşabilme olanağının olup olmadığı da­ha önemlidir. Bu nedenle söz konusu mevzuda bil­gisizliğin, mükellefin kendi kusuru olup olmaması çok önemlidir. Çünkü vücup için bilfiil bilgi değil de hükmü bilme imkânının bulunması yeterlidir. Dâru’l-İslâmda bu imkân var olmasına karşın Dâru’l-harbde yoktur.

 

Nitekim beşerî kanunlar da bilfiil bilme yerine bilebilme olanağına sahip olmayı esas almışlardır. Bu kanunlara göre hükümlerin, sözgelimi resmi gaze­tede yayınlanması gibi bilinen neşir yoluyla neşr edilmesi durumunda artık bu hükümlerin herkes ta­rafından bilindiği kabul edilir. Dolayısıyla kanunu bilmemekle hiç kimse mazur görülmemektedir. Buna göre kaide şudur: Kanunun bilinmemesi itirâzı kabul olunamaz.

 

Başka bir ifade ile çağdaş kanunlar da, kanun hakkında bilgi edinme imkânı ile yetinmekte, bilfiil bilgi sahibi olmayı şart koşmamaktadır. Milletin her ferdi için bilgi edinme imkânı hâsıl olunca cehâlet özür sayılmamakta ve dolayısıyla kişi, bilfiil bilgi sahibi olmasa bile, biliyor farzedilmektedir.

 

Anlaşıldığı gibi bilgisizliğin kişinin kendi kusu­rundan dolayı olması durumunda bunun özür ola­mayacağı açıktır. Bunun yanında esas olan, doğru­dan doğruya bilmek değil, bilebilme imkânının va­rolmasıdır. Nitekim Fakih Kâsani (v.587/1191) de buna dikkat çekmekte ve Dâru’l-İslâmı ilim yurdu olmakla nitelemekte ve buna bağlı olarak da bilme­menin mâzeret olamayacağını belirtmektedir (Kâsani, 7/132).

 

Dikkat etmek lazım; bilmemek-cehâlet ayrı, bil­meye çalışmamak ayrıdır. Gene bilmek için imkân olduğu halde câhil kalmak bambaşkadır. Bu, doğru­dan kişinin kendi kusurudur. Ve zaten başlı başına bir suçtur (Bkz. eş-Şafii, er-Risale, 197-198; M. Ebû Zehra, Suç ve Ceza, 1/425-436).

 

"Şu kadar var ki ilmin-bilginin gerçekten var ol­ması şart değildir. Aksine ona ulaşma imkânının var olması yeterlidir. Bu ise Dâru’l-İslâmda mümkündür. Çünkü o şer'î ahkamın bilindiği, darulilimdir. Bu imkân Dâru’l-harbte bulunmaz. Çünkü orası darul-cehâlet, İslâmdan yana bilgisizlik yurdudur. Yalnız bu, iman, şükr-i nimet, küfrün haramlığı, küfran ve sair benzer konularda farklıdır. Çünkü bu ahkâm şe­riatın vacib kılmasıyla kayıtlı değildir. Aksine bu, bize -hanefiler- göre mücerred akılla vacibdir. Bu ibareyi Ebû Yusuf (v.182/798) Ebû Hanife'den (v.150/767) rivâyet etmiştir. Ebû Yusuf şöyle dedi: Ebû Hanife şöyle diyordu: "Yaratıklardan hiç kimse için yaratıcısına dair bilgi hususunda cehâlet mâzeret değildir. Çünkü bütün yaratıklara Rabbi bilme ve onun tevhidi noktasında vücubiyet vardır. Bilmekle mükelleftirler... Farzlara gelince bunlara dair bilgiye sahip olamaz, bu bilgi ona ulaşmaz ise bu durumda onun hakkında hükmi delil kaim olmaz. Sorumlu olmaz... dâru’l-harbde Allah'a iman konusunda bil­memek bir mâzeret değildir." (Kâsani, 7/132)

 

Burada vasatın/ortamın esas alınması prensibi söz konusu olduğundan dolayı kişinin aklını kullanmak gibi kendi imkânlarıyla ulaşabileceği hususlar yine mâzeret sayılmamaktadır. Sözgelimi Allah'a iman et­mek noktasında kişi aklını kullanmak sûretiyle ima­na ulaşabilir denilerek bu hususta da cehâlet, mâzeret kabul edilmemektedir (Ayrıca bkz. Udeh, 1/400-404).

 

Buradaki temel husus şu olmaktadır. Dâru’l-harb diye tesmiye edilen vasatta sadece İslâmî değerlerin o bölgeye ulaşması cihetiyle bazı istisnalar söz ko­nusudur. Orada gayri İslâmî bir yönetimin egemen oluşundan kaynaklanan bir durum mevcuttur. Söz konusu otorite orada İslâm'ın yayılmasına, anlatılmasına mani olmakta bu nedenle İslâmî hükümler bilinememektedir. Bu anlamda böylesi bir yerde de­ğil bilfiil bilmek, bilebilme olanağına sahip olmak dahi söz konusu değildir. Esasen cihadın gerçek se­bebi de budur. Çünkü o (cihad), bir bakıma İslâm'ın mesajını ulaştırmak, önündeki engelleri kaldırmak ve İslâm'ın hâkimiyetini tesis etmek demektir (Draz, 64-65; Said, Şiddet, 32, 35, 46, 49, 55-56, 69-70).

 

Bu anlamda Mekke'de, müslüman olmanın değil, ama Allah'ın dininin anlatılmasının önünde ciddi mânâda engeller bulunmadığından cihada gerek du­yulmamıştır. Çünkü orada dinin elçisi mesajını her halükârda kitlelere iletebiliyordu. Gündeme sokup kamuoyu oluşturabiliyordu. Öyle ki uzak yerlerden bile mesajını duyup merakla dinlemeye yahut kabu­le gelenler olmakta idi (Bkz. Buhârî, Menâkıb, b. 9 n. 28, 7/3317; Tecrid, Menâkıb, n. 1436, 9/239 vd.). Bu nedenle insanların, me­rak etmişlerse ve de kendilerini saptıran önderleri­nin hegamonyasından kurtulup peşine düşmüşlerse öğrenme imkânları mevcuttu. Nitekim kurulan pa­nayırlarda "gece sohbeti halkaları, tertiplemeleri, problemlerin çözümü, karmaşık meselelerin sağlıklı biçimde halledilmesi ve bütün bunlar için oturumlar düzenlemelerde ele geçmez olanaklar sağlıyordu." (Derveze, Hayat, 1/193, 263, 3/179). Buna binâen Rasûlullah (s.a.s.) da gerek bu dönemlerde gerekse hac döneminde gelmiş olan halkın çadırları­nı dolaşıp yaygın eğitim çerçevesinde mesajını anla­tıyordu (Yıldız, 330, 335; M. Ali Kapar, Asr-ı Saadet, 2/341).

 

Keşful-Esrar'ın yazarı konuyu şu şekilde değer­lendirmektedir: Dâru’l-İslâmda yaşayan kişiye hitap, ya tebliğ sûretiyle gerçekten ya da bu ortamda yay­gınlığına binaen takdiren ulaşmış sayılır. Nitekim o da bu ülkenin bir ferdidir. Onun inkârı taannüt ve cehâlettir. Cehâletin taannüt (inat) şeklinde olmayanı mâzeret sayılmaz. Taannütle beraber olanı ise hiç mâzeret sayılamaz.

 

Dâru’l-harbten hicret etmemiş müslümanın cehâleti kendisi için mâzerettir. Öyle ki bunlar onu bağ­lamaz bile. Çünkü inmiş emirler onun açısından giz­li sayılır. Dolayısıyla hakkındaki cehâlet özür sayılır. Kaldı ki onun bunda bir kusuru (ihmali) bile yoktur. Çünkü bu cehâlet bizzat delilin ortada olmayışından kaynaklanmıştır. Nitekim hitap da ilkin inerken böyledir. Kendisine ulaşmamış olan kişi mazurdur. Küba ehli kıssası ile içkinin haram kılmışıyla ilgili rivâyetlerde olduğu gibi. Ancak hitap, İslâm ülke­sinde yaygınlaşınca şüphesiz şeriat sahibince tebliğ tamamlanmış sayılır. Kim bu andan sonra câhil ka­lırsa kesinlikle bu tamamiyle kendi kusuru ve ihmali sonucunda olup delilin gizli oluşundan dolayı ol­mamaktadır. Bu nedenle mazur olamaz. Tıpkı şehir­de su bulunmasına rağmen peşine düşmeyip teyem­müm ederek namaz kılanın durumu gibi. Bunun na­mazı câiz değildir.

 

Esasen Dâru’l-harb, cehâlet ve ahkâmın kaybolma ülkesidir. Bu nedenle orada yaşayanın cehâleti had­leri kaldırmada bir şüphe olarak kabul edilebilir. Ne ki zina hakkındaki cehâleti kaale alınamaz. Çünkü zina bütün dinlerde haramdır. Onun haramlığına dair bilgi şer'î hitabın- ulaşmasına bağlı değildir. Ta ki onun nezdinde haramlığı kesinleşmiş olsun. Bu nedenle böylesi bir şüphe haddin iskatına vesile olamaz. Keza zımminin, içkinin haram olduğuna dair cehâleti de böyledir. Çünkü o, İslâm ülkesinin bir ferdidir. Ve içkinin haram olduğu ilkesi de her taraf­ta yaygındır. Bu yüzden onun bu konudaki cehâleti hadler açısından şüphe sayılamaz. Acaba işitmiş midir diye tereddüde sebep sayılamaz. Bilakis onun bilgisizliği onun öğrenme isteyişindeki ihmalkârlı­ğından kaynaklanmış olup ve bu da mâzeret sayı­lamaz. Dâru’l-harbteki hicret etmemiş müslümanın şeriat konusundaki cehâleti özürdür. Öyle ki bir müddet orda kalsa namaz kılmasa da oruç tutmasa da keza namaz kılıp oruç tutması gerektiğini bilme­se de bunları kaza etmesi gerekmez. Şüphesiz nazil olmuş hitap onun açısından gizlidir. Çünkü hitap ona ne işitmiş olması sûretiyle gerçekte ve ne de ya­yılmış olması ve şöhreti dolayısıyla takdiren ulaş­mamıştır. Bilindiği gibi Dâru’l-harb, İslâm ahkâmının yayılıp şöhret bulduğu bir ortam değildir. Bu sebep­le hitaba dair cehâlet mâzerettir. Çünkü o delili ara­mada kusur etmemiştir. Aksine buradaki cehâlet bizzat delillerin gizli kalmış olmasından kaynak­lanmıştır. Şöyle ki onlara yapılan tebliğin kesik ol­ması sebebiyle orada yayılamamıştır.

 

Anlatılanlardan anlaşılmıştır ki şüphesiz hitabın/mesajın hükmü, muhatap ondan haberdar olmadık­ça kesinleşmez. Çünkü onun, ondan haberdar olma­dan ona inanması gücünü aşar. Bu sebepten dolayı mazur görülür. Fakat hitap İslâm beldesinde yaygıntaştığında artık dinin sahibince tebliğ kesinlikle ta­mamlanmış demektir. Çünkü onun, herkese teke tek tebliğ etmesi, gücünü aşar. Şüphesiz onun yapabile­ceği, daveti yaymak (gündeme sokmak)tır. Nitekim Peygamber (s.a.s.), çevredeki krallara mektup ve elçiler göndermek sûretiyle kendisini herkese tebliğci yap­mıştır. Öyle ki o şöyle diyordu: “Âgâh olun. Ben teb­liğ ettim mi? Allah'ım sen şâhid ol!” Bundan şu anla­şılır: Tebliğ, hitabın şöhret bulması ve yayılmasıyla tamam olur. Kim de onun şöhret bulmasından sonra câhil kalırsa bu tamamıyla onun kendi kusurundan kaynaklanmıştır. Yani o, bu sebepten dolayı câhil kalmıştır. Çünkü hitap, gizli kalışının aksine şöhre­tinden dolayı rahatlıkla bulunabilecek hale gelmiş­tir. Bu nedenle biz, Dâru’l-İslâmda bir zımmi müslüman olduğunda bir müddet geçtiği halde vacip ol­duğunu bilmediğinden namaz kılmayacak olursa onun bunları kaza etmesi gerekir demiştik. Çünkü o, hükümlerin şüyu bulduğu beldededir. Keza o insan­ların toplanmalarını görmekte ve ayrıca İslâm'ın ah­kâmını sorma imkânına sahiptir. Kaldı ki sormamak ve öğrenmemek ondan kaynaklanan bir kusurdur. Bu nedenle o mazur görülemez. Şöyle ki şehirde su bulunmasına rağmen, olmadığı zannıyla su talep etmeyip (aramayıp) teyemmüm ederek namaz kılan kişinin namazı geçerli değildir. Çünkü o normalde suyun bulunduğu bir yerdedir. Ve onu temin etme­mekle de kusurludur (Buhârî, Keşfu’l-Esrar, 3/1455, 1466-1467; Nesefî, Keşf'ul-Esrar, 2/456).

 

Günümüzde İslâm'ın ilkeleri, insanlardan ne is­tediği, nelerden sakınmaları gerektiği hususu âleme yayılmış durumdadır. Kimse bu bilgilere, söz konu­su mesaja ulaşamadığını iddia edemez. Yahut kim­senin buna ulaşması noktasında bir bahane, bir mâzeret ileri sürmesi mümkün değildir. Yaşadığımız coğrafyada bu inancı tercih edip de, öğrenmek için gayret gösterdiği halde ulaşamayan, öğrenme imkâ­nı bulamayan tek kişiden bahsedilemez. Bilindiği gibi öğrenmemekten dolayı veya bilmek için gayret göstermemekten dolayı bilmemek ayrıdır, gayretine rağmen öğrenememiş, istediği halde imkân bula­mamış dolayısıyla bilememiş ve câhil kalmış olmak bambaşkadır.

 

Şâyet bu böyle olmasaydı, İmam Şafii'nin (v.204/-819) dediği gibi bu durumda cehâlet, ilimden daha üstün olurdu. Zerkeşi'nin (v.794/1392) nakline göre o şöyle demiştir: "Eğer câhil cehlinden ötürü mazur sayılsaydı bilgisizlik ilimden üstün tutulmuş olur­du." (Dönmez, Cehâlet, 7/220). Öyle ya bilen, öğrenmiş olan mükellef olacak, noksanından sorumlu tutulacak, ötekisi mazur görü­lecek, affedilecek. Bu, İslâm'ın temel ilkelerine ters­tir. Çünkü fert öğrenmek istemiyor, kendisinde ve içinde olduğundan yana bir kaygı duymuyor; hatta bunu kendince bir bahane kabul edip kalkan olarak kullanıyor ise onun bu tavrına prim verilmesi düşü­nülemez.

 

Kaldı ki işledikleri amellerden yani kendi elleriyle yapıp ettiklerinden dolayı insanların felah yahut helâke duçar olduklarına ve kesbettikleri sıfatlarıyla muahaze edildiklerine dair gelen naslarda kısacası kıyamet sahnelerinde insanların bunları bilerek ya­hut bilmeyerek hak ettiklerine bakılmamasma rağ­men bu durumda olan kimselerin aynı akibete ma­ruz kaldıkları belirtilmektedir.

 

Öte yandan din, herhangi bir kişi yahut kavmin tekeline terk edilmemiştir. Çünkü bu, tevarüs edilen bir makam değildir. Bu nedenle bir kavim sebepleri ne olursa olsun dini değerlerini ve yaşantısını değiş­tirmiş ise bunun kendileri için cehâlet mâzereti ola­rak kabul edilmesi düşünülemez. Çünkü geçmişler­den geriye kalan doğru ölçüler, doğru bir şekilde inanıp pratize edilmedikçe bunların kabul edilmişli­ğinden bahsedilemez.

 

Şu husus da unutulmamalıdır ki peygamberler gereken nasihat ve tebliğde bulunmuş ve kitaplarda da şükretme ve küfretmenin yolları açık açık kayde­dilmiştir. Bu iki yola gidilmemesinin sonuçları da bütün çıplaklığı ile gözler önüne serilmiştir. Bu ne­denle "Senin zikrini unuttular ve böylece yıkıma uğra­yan bir kavim oldular" (25/Furkan, 17-19; bkz. 6/En'âm, 44, 70; 7/A'râf, 51; 37/Sâffât, 28, 34) âyetinin de ışığında kişiler ne­rede bulunursa bulunsunlar, hangi 'dar'da yaşıyor­larsa yaşasınlar içinde bulundukları durumun hük­münü alırlar. Diğer bir ifade ile İslâm, fertleri fiil-fail ayırımı yaparak değil, herkesi fiiline göre değerlen­dirmektedir (Bkz. 9/Tevbe, 6; Al-i Ferrac, 44 vd., 234-235; Aktaş, Cehâlet, 271-280). Yalnız bu hükmetmeyi,   azabetmek hususundan ayrı tutmaktadır. Yani mesaj, gerçek anlamda ikame edilmeden ve insanlar da çeşitli vesi­lelerle bilgilendikleri bu İslâm'a karşı olumsuz- ilgi­siz bir tavır sergilemedikleri sürece azap etmemekte ve fakat değer hükmünü vermekten de imtina et­memektedir. Kaldı ki son mesaj bağlamında böylesi bir durum da söz konusu olamaz; çünkü ilk nesil olarak sahabe kendilerinden sonra gelecek insanlara, hiçbir konuda, cehâletlerini affettirecek bir mâzeret bırakmadılar.

 

Bir başka husus ise İslâm'ın kendi sahasında bile fertlerinin duyarlı olmasını isteyerek başka düşüncele­rin insanlarına benzemekten sakındırmakta oluşudur.

 

Gerçekten bir dinin mensubu, bir felsefî sistemin inançlısı, bir örfün bağlısı kişi, tamamen veya kıs­men farklı bir dinin, bir felsefenin, bir örfün prensip­leriyle kaynaşır, mensublarıyla münasebetlerini sür­dürür ve onları taklid ederse, kendi dini, sis­temi ve örfü ile olan bağlarını zaafa uğratmış olur. Bu zaaf giderek büyür ve kaynaşılan prensiplere, taklid olunan kişilere muhabbete ve bağlılığı doğu­rur. Bu kaçınılmaz bir gerçektir. Bunun içindir ki İslâm dini, bâtıl din ve ideolojilerin bağlılarının mü'minler üzerinde müessir olmaması ve onları karan­lık inanç ve amellere sürüklememesi için teşebbühün/benzemenin her çeşidini yasaklamıştır.

 

Durum böyle iken fertlerin kendilerinden kay­naklanan sebeplerden dolayı yanlışa düşmelerini mâzur görmesi düşünülemez. Bu bağlamda kendi sahasında yaşamayan fertlerin içinde bulundukları durumu tavsif etmekle beraber birtakım özel hü­kümlere bağladığı görülmektedir (Mustafa Akman, Kur'an'da Câhil Câhiliye Cehâlet, Buruc Y., 189-202).

 

 

Günümüz İnsanı ve Okuma

 

Nüfusu 7 milyon civarında olan Azerbaycan’da kitaplar ortalama 100.000 tirajla basılırken; 75 milyonluk Türkiye’nin 1.000 veya 2.000 olarak basılır. Gelişmiş ülkelerde kişi başına kitaba harcanan para, yılda ortalama 100 ABD doları iken, Türkiye’de 10 doların altındadır. Amerika’da 72 bin, Almanya’da 65 bin, İngiltere’de 48 bin, Fransa’da 39 bin, Brezilya’da 13 bin, Türkiye’de ise sadece 6 bin 31 çeşit kitap basılıyor. Japonya’da yılda toplam olarak 4 milyar 200 milyon adet kitap basılıyor. Türkiye’de ise yalnızca 23 milyon. Japonya’da kişi başına düşen kitap sayısı yılda 25, Fransa’da 7, Türkiye’de ise yılda 12 bin 89 kişiye 1 kitap düşüyor. Türkiye’de her 100 kişiden sadece 4 kişi kitap okuyor. Birleşmiş Milletler İnsanî Gelişim Raporu’nda, kitap okuma oranında Malezya, Libya ve Ermenistan gibi ülkelerin bulunduğu 173 ülke arasında Türkiye, 86. sırada. Türkiye’de yüksek öğrenim görenlerin oranı 1965’e göre 14 kat arttı. Ama yüksek öğrenim mezunlarının kitap okuma oranı 1965’in de altında kaldı.

 

Türkiye’de dergi okuma oranı: % 4, kitap okuma oranı: % 4,5, gazete okuma oranı: % 22, radyo dinleme oranı: % 25, televizyon izleme oranı: % 94. Türkiye’de yaşayan insanlar, her akşam ortalama 4 saat televizyon karşısında. Bu saatlerin toplamı ayda 15 gününe (bir iş günü sekiz saat hesabıyla) tekabül eder. Sanki hayatı yaşamıyor, sadece seyrediyor insanımız. Üstelik seyrettiği hayatla yaşadığı hayat arasında hiçbir bağlantı yok. Televizyonda izlenen aileler, müslümana yabancı, İslâm kültürüne ve inancına tümüyle uzak. Tv. Programları, tümüyle zamanı kemiriyorlar.

 

Okunan kitaplar içinde Kur’ân-ı Kerim’in oranını merak edip araştıran bile çıkmamış. Elbette müslümana yakışacak oranda olduğu söylenemez. Bu kadar az kitap okunan ülkede, kitap okuyanların ne tür kitap ve dergi okudukları da, çok satanlar listelerinden ve hangi kitapların kaç baskı yaptığından belli oluyor. Hayatında onlarca kitap okuyanlar, hâlâ Kur’an meali ve tefsiri okuyacak zaman bulamıyorlar. Okul kitabından, Ahmed’in, Mehmed’in, hatta John’un, Mary’nin kitabını okumaya fırsat bulanlar, Allah’ın kitabını okuma ihtiyacı hissetmedilerse, bu insanlara ne denir? “Kitapsız” diye bir kelime var, dilimizde, hakaret olarak kullanılan. Allah’ın kitabını hayatın merkezine koymayan, hayat kitabı edinmeyen, onu okumayan, hayatına geçirmeyen, onsuz yaşayan insanlar için kullanılır bu ifade. Şimdi tam günümüz insanını tanıtıyor bu kelime. Bu tür insanlar, kabirde ya da âhirette: “Kitabın ne?” sorusuna, büyük ihtimalle “filan gazete, filan tv. kanalı, falanın romanı, filanın nutku” gibi cevaplar verecekler istemeseler de.         

 

 

Âyet-i Kerimelerde Okuma, Yazma ve İlim

                  

A-   Ka-ra-e Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Kur’an Kelimesiyle Beraber Toplam 88 Yerde:) 7/A’râf, 204; 10/Yûnus, 94; 16/Nahl, 98; 17/İsrâ, 14, 45, 71, 93, 106;  26/Şuarâ, 199; 69/Haakka, 19; 73/Müzzemmil, 20, 20; 75/Kıyâmet, 18; 84/İnşikak, 21; 87/A’lâ, 6; 96/Alak, 1, 3.

 

B-   Kur’an Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 70 Yerde:) 2/Bakara, 185; 4/Nisâ, 82; 5/Mâide, 101; 6/en’âm, 19; 7/A’râf, 204; 9/Tevbe, 111; 10/Yûnus, 15, 37, 61; 12/Yûsuf, 2, 3; 13/Ra’d, 31; 15/Hıcr, 1, 87, 91; 16/Nahl, 98; 17/isrâ, 9, 41, 45, 46, 60, 78, 78, 82, 88, 89, 106; 18/Kehf, 54; 20/Tâhâ, 2, 113, 114; 25/Furkan, 30, 32; 27/Neml, 1, 7, 76, 92; 28/Kasas, 85; 30/Rûm, 58; 34/Sebe’, 31; 36/Yâsin, 2, 69; 38/Sâd, 1; 39/Zümer, 27, 28; 41/Fussılet, 3, 26, 44; 42/Şûrâ, 7; 43/Zuhruf, 3, 31; 46/Ahkaf, 29; 47/Muhammed, 24; 50Kaf, 1, 45; 54/Kamer, 17, 22, 32, 40; 55/Rahmân, 2; 56/Vâkıa, 77; 59/Haşr, 21; 72/Cinn, 1; 73/Müzzemmil, 4, 20; 75/Kıyâmet, 17, 18; 76/İnsân, 23, 84/İnşikak, 21; 85/Bürûc, 21.   

 

C-   K-t-b Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Kitab Kelimesiyle Beraber Toplam 322 Yerde:) 2/Bakara, 79, 79, 178, 180, 183, 183, 187, 216, 246, 246, 282, 282, 282, 282, 282, 282, 282, 282, 282, 283; 3/Âl-i İmrân, 53, 154, 181; 4/Nisâ, 66, 77, 77, 81, 127; 5/Mâide, 21, 32, 45, 83; 6/En’âm, 12, 54; 7/A’râf, 145, 156, 156; 9/Tevbe, 51, 120, 121; 10/Yûnus, 21; 19/Meryem, 79; 21/Enbiyâ, 94, 105; 22/Hacc, 4; 24/Nûr, 33; 25/Furkan, 5; 36/Yâsin, 12; 43/Zuhruf, 19, 80; 52/Tûr, 41; 57/Hadîd, 27; 58/Mücâdele, 21, 22; 59/Haşr, 3; 68/Kalem, 47; 82/İnfitâr, 11. 

 

D-    Kitab Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 255 Yerde:) 2/Bakara, 2, 44, 53, 78, 79, 85, 87, 89, 101, 101, 105, 109, 113, 121, 129, 144, 145, 146, 151, 159, 174, 176, 176, 177, 213, 231, 235; 3/Âl-i İmrân, 3, 7, 7, 19, 20, 23, 23, 48, 64, 65, 69, 70, 71, 72, 75, 78, 78, 78, 79, 79, 81, 98, 99, 100, 110, 113, 119, 145, 164, 184, 186, 187, 199; 4/Nisâ, 24, 44, 47, 51, 54, 103, 105, 113, 123, 127, 131, 136, 136, 140, 153, 153, 159, 171; 5/Mâide, 5, 5, 15, 15, 15, 19, 44, 48, 48, 57, 59, 65, 68, 77, 110; 6/En’âm, 7, 20, 38, 59, 89, 91, 92, 114, 114, 154, 155, 156, 157; 7/A’râf, 2, 37, 52, 169, 169, 170, 196; 8/Enfâl, 68, 75; 9/Tevbe, 29, 36; 10/Yûnus, 1, 37, 61, 94; 11/Hûd, 1, 6, 17, 110; 12/Yûsuf, 1; 13/Ra’d, 1, 36, 38, 39, 43; 14/İbrâhim, 1; 15/Hıcr, 1, 4; 16/Nahl, 64, 89; 17/isrâ, 2, 4, 13, 14, 58, 71, 71, 93; 18/Kehf, 1, 27, 49, 49; 19/Meryem, 12, 16, 30, 41, 51, 54, 56; 20/Tâhâ, 52; 21/Enbiyâ, 10; 22/Hacc, 8, 70; 23/Mü’minûn, 49, 62; 24/Nûr, 33; 25/Furkan, 35; 26/Şuarâ, 2; 27/Neml, 1, 28, 29, 40, 75; 28/Kasas, 2, 43, 49, 52, 86; 29/Ankebût, 27, 45, 46, 47, 47, 48, 51; 30/Rûm, 56; 31/Lokman, 2, 20; 32/Secde, 2, 23; 33/Ahzâb, 6, 6; 26; 34/Sebe’, 3; 35/Fâtır, 11, 25, 29, 31, 32, 40; 37/Sâffât, 117, 157; 38/Sâd, 29; 39/Zümer, 1, 2, 23, 41, 69; 40/Mü’min, 2, 53, 70; 41/Fussılet, 3, 41, 45; 42/Şûrâ, 14, 15, 17, 52; 43/Zuhruf, 2, 4, 21; 44/Duhân, 2; 45/Câsiye, 2, 16, 28, 29; 46/Ahkaf, 2, 4, 12, 12, 30; 50/Kaf, 4; 52/Tûr, 2; 56/Vâkıa, 78; 57/Hadîd, 16, 22, 25, 26, 29; 59/Haşr, 2, 11; 62/Cum’a, 2; 68/Kalem, 37; 69/Haakka, 19, 19, 25, 25, 25; 74/Müddessir, 31, 31; 78/Nebe’, 29; 83/Mutaffifîn, 7, 9, 18, 20; 84/İnşikak, 7, 10; 98/Beyyine, 1, 4, 4, 6.

 

E-    Kitab Kelimesinin Çoğulu Kütüb Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 6 Yerde:) 2/Bakara, 285, 4/Nisâ, 136; 21/Enbiyâ, 104; 34/Sebe’, 44; 66/Tahrîm, 12; 98/Beyyine, 3.   

 

F-    Tilâvet Kelimesinin Kökü Olan T-l-v ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 63 Yerde:) 2/Bakara, 44, 102, 113, 121, 121, 129, 151, 252; 3/Âl-i İmrân, 58, 93, 101, 108, 113, 164; 4/Nisâ, 127; 5/Mâide, 1, 27; 6/En’âm, 151; 7/A’râf, 175; 8/Enfâl, 2, 31; 10/Yûnus, 15, 16, 61, 71; 11/Hûd, 17; 13/Ra’d, 30; 17/İsrâ, 107; 18/Kehf, 27, 83; 19/Meryem, 73; 22/Hacc, 30, 72, 72; 23/Mü’minûn, 66, 105; 26/Şuarâ, 69; 27/Neml, 92; 28/Kasas, 3, 45, 53, 59; 29/Ankebût, 45, 48, 51; 31/Lokman, 7; 33/Ahzâb, 34; 34/Sebe’, 43; 35/Fâtır, 29; 37/Sâffât, 3; 39/Zümer, 71; 45/Câsiye, 6, 8, 25, 31; 46/Ahkaf, 7; 62/Cum’a, 2; 65/Talak, 11; 68/Kalem, 15; 83/Mutaffifîn, 13; 91/Şems, 2; 98/Beyyine, 2.

 

G-  Kalem ve Çoğulu Aklâm Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 4 Yerde:) 3/Âl-i İmrân, 44; 31/Lokman, 27; 68/Kalem, 1; 96/Alak, 4. 

 

H-   İlim Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 854 Yerde -Ilm kelimesi 105 Yerde-): 2/Bakara, 13, 22, 26, 29, 30, 30, 31, 32, 32, 32, 33, 33, 42, 60, 65, 75, 77, 78, 80, 77, 95, 101, 102, 102, 102, 102, 102, 102, 103, 106, 107, 113, 115, 118, 120, 127, 129, 137, 140, 143, 144, 145, 146, 151, 151, 151, 158, 169, 181, 187, 184, 188, 194, 196, 197, 197, 203, 209, 215, 216, 216, 220, 224, 223, 227, 230, 231, 232, 232, 232, 233, 235, 235, 235, 239, 239, 244, 244, 246, 247, 247, 251, 255, 255, 256, 259, 260, 261, 267, 268, 270, 273, 280, 282, 282, 282, 283; 3/Âl-i İmrân, 7, 7, 18, 19, 19, 29, 34, 35, 36, 48, 61, 63, 66, 66, 66, 66, 71, 73, 75, 78, 79, 92, 115, 119, 121, 135, 140, 142, 142, 154, 164, 166, 167, 167, 167; 4/Nisâ, 11, 12, 17, 24, 25, 26, 32, 35, 39, 43, 45, 63, 70, 83, 92, 104, 111, 113, 113, 127, 147, 148, 157, 162, 166, 170, 176; 5/Mâide, 4, 4, 4, 7, 34, 40, 49, 54, 61, 76, 92, 94, 97, 97, 97, 98, 99, 104, 109, 109, 110, 113, 116, 116, 116, 116; 6/En’âm, 3, 3, 13, 13, 33, 37, 50, 53, 58, 59, 59, 59, 60, 67, 80, 81, 83, 91, 91, 96, 97, 100, 101, 105, 108, 114, 115, 117, 117, 119, 119, 124, 128, 135, 139, 140, 143, 144, 148; 7/A’râf, 7, 28, 32, 33, 38, 52, 62, 62, 75, 89, 109, 112; 123, 131, 160, 182, 187, 187, 187, 188, 200; 8/Enfâl, 17, 23, 24, 25, 27, 28, 34, 40, 41, 42, 43, 60, 53, 60, 61, 66, 70, 71, 75; 9/Tevbe, 2, 3, 6, 11, 15, 16, 28, 36, 41, 42, 43, 44, 47, 60, 63, 78, 78, 78, 93, 94, 97, 97, 98, 101, 101, 103, 104, 105, 106, 110, 115, 123; 10/Yûnus, 5, 5, 18, 36, 39, 40, 55, 65, 68, 79, 89, 93; 11/Hûd, 5, 5, 6, 14, 14, 31, 31, 39, 46, 47, 49, 79, 79, 93; 12/Yûsuf, 6, 6, 19, 21, 21, 22, 34, 37, 40, 44, 46, 50, 51, 52, 55, 68, 68, 68, 73, 76, 76, 77, 80, 81, 83, 86, 86, 89, 96, 96, 100, 101; 13/Ra’d, 8, 9, 19, 33, 37, 42, 42, 43; 14/İbrâhim, 9, 38, 52; 15/Hıcr, 3, 4, 21, 24, 24, 25, 38, 53, 86, 96, 97; 16/Nahl, 8, 19, 23, 25, 27, 28, 38, 39, 41, 43, 55, 56, 70, 70, 70, 74, 74, 75, 78, 91, 95, 101, 101, 103, 103, 125, 125; 17/İsrâ, 12, 25, 36, 47, 54, 55, 84, 85, 102, 107; 18/Kehf, 5, 12, 19, 21, 21, 22, 22, 26, 65, 65, 66, 66; 19/Meryem, 43, 65, 70, 75; 20/Tâhâ, 7, 52, 71, 71, 98, 104, 110, 110, 114, 135; 21/Enbiyâ, 4, 4, 7, 24, 28, 39, 51, 65, 74, 79, 80, 81, 110, 110; 22/Hacc, 3, 5, 5, 8, 28, 52, 54, 54, 59, 68, 70, 70, 71, 76; 23/Mü’minûn, 51, 84, 88, 92, 96; 24/Nûr, 15, 18, 19, 19, 21, 25, 28, 29, 31, 32, 33, 35, 41, 41, 58, 59, 60, 63, 64, 64; 25/Furkan, 6, 42; 26/Şuarâ, 34, 37, 38, 49, 49, 112, 132, 155, 188, 197, 197, 220, 227; 27/Neml, 6, 15, 16, 25, 40, 42, 52, 61, 65, 66, 74, 78, 84; 28/Kasas, 13, 13, 14, 37, 38, 50, 56, 57, 69, 75, 78, 78, 80, 85; 29/Ankebût, 3, 3, 5, 8, 10, 11, 11, 16, 32, 41, 42, 43, 45, 49, 52, 60, 62, 64, 66; 30/Rûm, 6, 7, 22, 29, 30, 34, 54, 56, 56, 59; 31/Lokman, 6, 15, 20, 23, 25, 34, 34, 34; 32/Secde, 6, 17; 33/Ahzâb, 1, 5, 18, 40, 50, 51, 51, 54, 63; 34/Sebe’, 2,  3, 6, 14, 21, 26, 28, 36, 48; 35/Fâtır, 8, 11, 28, 38, 38, 44; 36/Yâsin, 16, 26, 36, 38, 69, 76, 79, 81; 37/Sâffât, 41, 158, 164, 170; 38/Sâd, 69, 81, 88; 39/Zümer, 7, 9, 9, 26, 29, 39, 46, 49, 49, 52, 70; 40/Mü’min, 2, 7, 19, 42, 57, 70, 83; 41/Fussılet, 3, 12, 22, 36, 47, 47; 42/Şûrâ, 12, 14, 18, 24, 25, 35, 50; 43/Zuhruf, 9, 20, 61, 84, 85, 86, 89; 44/Duhân, 6, 14, 32, 39; 45/Câsiye, 9, 17, 18, 23, 24, 26; 46/Ahkaf, 4, 8, 23; 47/Muhammed, 16, 19, 19, 26, 30, 31; 48/Fetih, 4, 18, 25, 25, 26, 27, 27; 49/Hucurât, 1, 7, 8, 13, 16, 16, 16, 18; 50/Kaf, 4, 16, 45; 51/Zâriyât, 28, 30; 52/Tûr, 47; 53/Necm, 5, 28, 30, 30, 30, 32, 32, 35; 54/Kamer, 26; 55/Rahmân, 2, 4; 56/Vâkıa, 50, 61, 62, 76; 57/Hadîd, 3, 4, 6, 17, 20, 25, 29; 58/Mücâdele, 7, 7, 11, 14; 59/Haşr, 22; 60/Mümtehıne, 1, 10, 10, 10; 61/Saff, 5, 11; 62/Cum’a, 2, 7, 8, 9; 63/Münâfıkun, 1, 8; 64/Teğâbün, 4, 4, 4, 11, 18; 65/Talâk, 12, 12; 66/Tahrîm, 2, 3; 67/Mülk, 13, 14, 17, 26, 29; 68/Kalem, 7, 7, 33, 44; 69/Haakka, 49; 70/Meâric, 24, 39; 71/Nûh, 4; 72/Cinn, 24, 26, 28; 73/Müzzemmil, 20, 20, 20; 74/Müddessir, 31; 76/İnsan, 30; 77/Mürselât, 22; 78/Nebe’, 4, 5; 81/Tekvîr, 14; 82/İnfitâr, 5, 12; 84/İnşikak, 23; 87/A’lâ, 7; 96/Alak, 4, 5, 5, 14; 100/Âdiyât, 9; 102/Tekâsür, 3, 4, 5, 5.  

 

İ-      İlm’in Zıddı Cehâlet (c-h-l) Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 24 Yerde): 2/Bakara, 67, 273; 3/Âl-i İmrân, 154; 4/Nisâ, 17; 5/Mâide, 50; 6/En’âm, 35, 54, 111; 7/A’râf, 138, 199; 11/Hûd, 29, 46; 12/Yûsuf, 33, 89; 16/Nahl, 119; 25/Furkan, 63; 27/Neml, 55; 28/Kasas, 55; 33/Ahzâb, 33, 72; 39/Zümer, 64; 46/Ahkaf, 23; 48/Fetih, 26; 49/Hucurât, 6.

 

K-   İlim Konusundaki Âyet-i Kerimeler

a-        Allah'tan Başkasının Bilgisi Sınırlıdır: Bakara, 30-33, 255; Yusuf, 76; Lokman, 34.

b-       İnsana Bilmediğini Öğreten Allah'tır: Bakara, 32; Nisa, 113; Mâide, 110; Haakka, 51; Alak, 5.

c-        Firâset ve İlham: Hıcr, 75; Nahl, 68; Muhammed, 17.

d-       Allah'tan İlim İstemek: Tâhâ, 114.

e-        Âlimlerin Üstünlüğü: Al-i İmran, 7, 18; Nisa, 162; İsra, 107; Hacc, 54; Şuara, 197; Ankebût, 43;   Fâtır, 28; Zümer, 9; Mücadele, 11.

f-   Câhillerden Yüzevirmek: Bakara, 67; Mâide, 50; En'am, 35; A'raf, 199; Hûd, 46.

g-        İlim ile Amel Etmek (Bilgiyi Hayata Uygulamak): Mâide, 105; Cum'a, 5.

h-        Bilmediğini Sorarak Öğrenmek: Nahl, 43; Enbiya, 7.

i-    Çok Soru Sormaktan Sakınmak: Mâide, 101-102; Mücadele, 12.

j-    Allah'ın Adı ile Okumak: Alak, 1-3.

k-        Öğrenmek: Bakara, 129, 151; Kehf, 60, 82; Ahzab, 34.

l-    Kalemin İlim Yönünden Değeri: Kalem, 1; Alak, 4.

m-  Yakıyn, İlmin Dereceleri: Vâkıa, 95; Haakka, 51.

n-        Bildiğini Öğretmek: Bakara, 129, 151; Tevbe, 122; Abese, 2-4.

o-       Bildiğini Gizlemekten Sakınmak: Bakara, 159, 174.

p-       Bilmeden Hüküm Vermenin Kötülüğü: En'am, 119, 144; Hacc, 8; Lokman, 20; Mü'min, 83.

q-       İnsanın Bilemeyeceği Şeyler: Ra'd, 8; Lokman, 34.

r-   Bilinmeyen Bir Şeyin Ardına Düşmekten Sakınmak: İsra, 36.

s-        Allah, Her Şeyi Bilir: Bakara, 29, 33, 231, 244, 255-256, 282; Al-i İmran, 5, 29; Nisa, 24, 111; Mâide, 7, 99; En'am, 3, 13, 59, 73, 101; Hûd, 5; Ra'd, 8-10; İbrahim, 38; Nahl, 19, 23; Tâhâ, 7, 98; Enbiya, 110; Hacc, 7, 76; Mü'minun, 92; Neml, 6; Kasas, 69; Ankebût, 45, 52, 61; Lokman, 16, 23, 34; Secde, 6; Ahzab, 1; Sebe', 1-2; Fâtır, 38, 44; Yâsin, 81; Zümer, 7, 46; Mü'min, 3, 19; Fussılet, 47; Şûrâ, 12, 24-25; Zuhruf, 84; Feth, 4; Hucurat, 1, 8, 13; Hadid, 3-4, 6; Mücadele, 7; Haşr, 22; Teğâbün, 4, 11, 18; Tahrim, 2; Mülk, 13-14; İnsan, 30.      

 

 

 

 

 

Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar

 

1.     Namazda ve Namaz Dışında Kur’an Okumanın Hükmü, Abdullah Tunca, Marifet Y.

2.     Kur’an Okuma Âdâbı, İmam Nevevî, Tevhid Y.

3.     Kur’ân’ı Okuma Âdâbı, Hâfız Fikri Aksoy, Şahsî Y.

4.     Kıraat İlminin Ta’limi, Necati Tetik, İşaret Y.

5.     Kırâat ve Tecvîd Istılahları, Nihat Temel, İFAV Y.

6.     Kur’ân-ı Kerim’in Fazîletleri ve Okunma Kaideleri, İsmail Karaçam, Marmara Ün. İlâhîyat F. Vakfı Y.

7.     Kurân-ı Kerim’in Nüzûlü ve Kırâati, İsmail Karaçam, Nedve Y.

8.     Kur’an’ı Nasıl Okuyalım, Muhammed Kutub, İşaret Y.

9.     Kur’an’ın Faziletleri (Fezâilu’l-Kur’an), İbn Kesir, mütercim Mehmed Sofuoğlu, Türdav Y.

10. İmam Şâfiî’nin Kur’an Okumaları, Gıyasettin Arslan, Rağbet Y.

11. Tarihte Dil, Yazı, Bilim ve Toplum, H. Sabahattin Payzın, 1992, İzmir, Şahsî Y.

12. Yazının Hikâyesi, Hasan Ali Ediz, Doğan Kardeş Y.

13. Eski Türklerde Yazı, Kâğıt, Kitap ve Kâğıt Damgaları, Şinasi Tekin, K. Tuba Çavdar, Eren Y.

14. İslâm Yazısına Dair, Kadir Mısıroğlu, Sebil Y.

15. Medeniyet Âleminde Yazı ve İslâm Medeniyetinde Kalem Güzeli, 1-3, M. Bedreddin Yazır, D.İ.B. Y.

16. Hat Sanatımız, Tarihçesi Malzeme ve Âletler Meşkler, Muhiddin Serin, Kubbealtı Neşriyat

17. Hat Sanatı ve Meşhur Hattatlar, Muhittin Serin, İstanbul 1999

18. Eski Çağ'da Yazı Malzemeleri ve Kitabın Oluşumu, Nuray Yıldız, Ankara 2000

19. Antikçağ'da Kitap, H. Blanck, trc. Zehra Aksu Yılmazer, Ankara 2000

20. Osmanlı Hat Sanatı, M. Uğur Der­man, Berlin 2001

21. Eski Yazıları Okuma Anahtarı, Mahmud Yazır, Vakıflar Genel Müdürlüğü Y.

22. Ta’lik Yazıya Plastik Değer Açısından Bir Yaklaşım, Nihat Boydaş, M.E.B. Y.

23. Atatürk ve Harf Devrimi, M. Şakir Ülkütaşır, Türk Dil Kurumu Y.

24. Türkiye’de Kitap Okuma Alışkanlığı, Servet Bayram, İstanbul Ticaret Odası Y.

25. Okuma Becerisi, İlgisi ve Alışkanlığı Üzerine Psiko-Sosyal Bir Araştırma, Üstün Dökmen, M.E.B. Y.

26. Tefekkür ve Edebiyat, Hekimoğlu İsmail, Türdav Y.

27. Edebiyata Müslümanca Bakmak, Selim Çoraklı (Cemal Doğan), Birleşik Y.

28. Kur’an’da Beden Dili, Necati Kara, Bilge Y.

29. Kur’an’ın İnsan-Biçimci dili, Nadim Macit, Beyan Y.

30. Kur’an’da Zihin Eğitimi, Yaşar Fersahoğlu, Marifet Y.

31. Kur’an’da Cehâlet Câhil Câhililiye, Mustafa Akman, Buruc Y.

32. İslâm Hukuku Açısından Cehâlet, (Uzr b'il-Cehl), Al-i Ferrac, Terc. Mustafa Akman, Kayıhan Y.

33. Kitab'a Vâris Olanlar, Mustafa Akman, Ekin Y.

34. Kur'an'da Cehâlet Kavramı, Faruk Aktaş, Ekin Yay., İst. 2001.

35. Lisan ve İnsan, Yusuf Alan, TÖV Y.

36. Kur’an-ı Kerim ve İletişim, Abdurrahman Kasapoğlu, Nursan Y.

37. İletişim ve Dil, İsa Kayaalp, T.D.V. Y.

38. İnsan İlişkilerinde 4x4’lük İletişim, Oğuz Saygın, Hayat Y.

39. İletişim, Stuart Sillars, çev. Nüzhet Akın, M.E.B. Y.

40. Anlayarak Hızlı Okuma, Adil Maviş, Hayat Y.

41. Çok Hızlı Okuma Teknikleri, F. Richaude, M. Gauquelin, F. Gauquelin, Nil Y.

42. Dil ve Diksiyon Yazılı ve Sözlü Anlatım Bozuklukları, Sıddık Akbayır, Akçağ Y.

43. Söz ve Diksiyon Sanatı, Nüzhet Şenbay, YKY.

44. Konuşma Sanatı, Diksiyon, Yavuz Özdem, Kariyer Y.

45. Güzel Konuşma ve Yazma Sanatı, Ömer Sevinçgül, Zafer Y.

46. Örnekleriyle Kompozisyon Bilgileri, Aylâ Abak, Hazar Y.

47. Güzel Konuşma Yazma, Sâlih Sarıca, Mustafa Gündüz, Fil Y.

48. Türkçe (Güzel Konuşma, Okuma ve Yazma) Öğretim Rehberi, Nusret Alperen, M.E.B. Y.

49. Elifbe’den Alfabeye Türkiye’de Harf ve Yazı Meselesi, Rekin Ertem, Dergâh Y.

50. Tanzimattan Cumhuriyete Alfabe Tartışmaları, Hüseyin Yorulmaz, Kitabevi Y.

51. Oku Oku Budur Sonu, İhsan Ünlüer, Çağdaş Y.

52. Mefhumlardan Tefekküre, Hayri Bilecik, Hülbe Y., s. 90-93

53. Kur'an'da Zihin Eğitimi, Yaşar Fersahoğlu, Marifet Y. s. 150-377

54. Kur’an’da Cehâlet, Câhil, Câhiliye, Mustafa Akman, Buruc Y.

55. Bilgiden Tevhide Yükseliş, Ekrem Sağıroğlu, Timaş Y.

56. Bilgi Bilinci, Ekrem Sağıroğlu, Denge Y.

57. Bilginin Gücü, M. Said Çekmegil, Timaş Y.

58. Bilim ve Yeni Bilim, Bünyamin Duran, Nesil Y.

59. Çağdaş Bilimin Saplantısı, Zübeyir Yetik, Akabe Y.

60. Batılı Bilginin Eleştirisi Üzerine, Korkut Tuna, İst. Ün. Ed. Fak. Y.

61. Batıda İlmî Skandallar, Ali Çankırılı, Adım Y. / Feza Y.

62. İlim ve İdeoloji, Sadettin Elibol, Birlik Y.

63. Modern Bilimin Arka Plânı, İlhan Kutluer, İnsan Y.

64. Bilimin Öteki Yüzü, Bougenaya, M. Karabaşoğlu, Senai Demirci, İz Y.

65. İslâm Bilimi Tartışmaları, Mustafa Armağan, İnsan Y.

66. Bilginin İslâmileştirilmesi, İsmail Farukî, Risale Y.

67. Müslümanın Bilgilenme ve Değerlendirme Metodu, Mehmet Sümbül, Ümmet Y.

68. Bilgi Çağı, Hasan Tekeli, Simavi Y.

69. İslâm Düşüncesinde Allah-Âlem İlişkisi, Halife Keskin, Beyan Y.

70. İlim ve Bilim, Abdülfettah Şahin ve heyet, T.Ö.V. Y.

71. İslâm'da Bilginin Temelleri, Şakir Kocabaş, İz Y.

72. Din ve Bilim, Cafer Sadık Yaran ve heyet, Sidre Y.

73. İslâm'da Bilim ve Teknoloji Tarihi, Mehmet Bayraktar, Rehber Y./T. Diyanet Vakfı Y.

74. Bilimden Damlalar, Ömer Öztürkmen, Ötüken Neşriyat

75. Tasavvuf ve Modern Bilim, Mehmet Bayraktar, Seha Neşriyat

76. İlim Uğrunda, Abdülfettah Ebû Ğudde, Ebru Y.

77. İslâmiyet'te ve Hıristiyanlık'ta İlim Anlayışı, Polat Has, T.Ö.V. Y.

78. Ta'limü'l-Müteallim Tercümesi, Burhaneddin Zernuci, Furkan Kitabevi

79. Ta'limü'l-Müteallim (İlim Öğrenme Âdâbı), Abdullah Naim Şener, Sönmez Neşriyat

80. Müslüman İlim Öncüleri 1-2, Şaban Döğen, Yeni Asya Gaz. Neşriyat

81. Müslüman İlim Öncüleri Ansiklopedisi, Şaban Döğen, Nesil Basım Yayın

82. Allah, İlim ve İnsan, C. Ceressy Morrison, Şelâle Y.

83. Allah ve Modern İlim, 1-2, Abdürrezzak Nevfel, Hikmet Y.

84. İlimler ve Yorumlar, Hekimoğlu İsmail, Türdav A.Ş. Y.

85. İmanla Gelen İlim, Halûk Nurbaki, Damla Y.

86. İslâm İlimleriyle Tanışma, Murteza Mutahhari, Endişe Y.

87. İslâm ve İlim, Seyyid Hüseyin Nasr, İnsan Y.

88. İslâm ve İlim, Şaban Döğen, Gençlik Y.

89. İslâm ve İlim, Enver Yılmaz, Nizam Y.

90. İslâm ve Bilim, Derleme, Seha neşriyat

91. İlimlerin Özü, Nevî Efendi, İnsan Y.

92. İlim, Mehmet Zahit Kotku, Seha Neşriyat

93. Âlim, Mehmet Zahit Kotku, Seha Neşriyat

94. Bilgi Toplumu, Mustafa Temiz, Seha Neşriyat  

95. Bilim ve Teknolojinin Gelişimi ile Türk İslâm Bilginlerinin Yeri, Lütfi Göker, M. E. B. Y.

96. Değişim Sürecinde İnanç-Bilim İlişkisi, İslâmî Araştırmalar Dergisi, c. 11, sayı 1-2, 1998   

97. Bilgi, Bilim ve İslâm, Heyet, 1-2, İSAV Y. / İlmî Neşriyat

98. Bilgi Üzerine Söyleşi,  Paul Feyerabend, Metis Y.

99. İhvân-ı Safâ Felsefesinde Bilgi Problemi,  İsmail Yakıt, Üçdal Neşriyat

100.             Maturidi'de Bilgi Problemi, Hanifi Özcan, Marm. Ün. İlâhîyat Fak. Y.

101.             Âmidî'de Bilgi Teorisi, Emrullah Yüksel, İşaret Y.

102.             İlmî Tavır ve Ötesi, Seyit Ahmet Arvasi, Burak Y.

103.             Uzay Âyetleri Tefsiri, Celâl Yeniçeri, Erkam Y.

104.             Kur'an ve Bilim, Celal Kırca, Marifet Y.

105.             Kur'an-ı Kerim'de Fen Bilimleri, Celal Kırca, Marifet Y.

106.             Kur’an Bilim, M. Harun Osmanoğlu, Gül-San Y.

107.             Kur’an-ı Kerim ve Tabiat İlimleri, Ahmet Yüksel Özemre, Furkan Y.

108.             Kur'an ve İlimler, Safvet Senih, Nil A.Ş. Y.

109.             Kur'an'dan İcatlara, Şaban Döğen Nesil Basım-Yayın

110.             Kur'an'ın İlmî Sırları, Süleyman Aksoy, Sır Y.

111.             Kur'an-ı Kerim ve Müsbet İlim, Fahri Demir, D. İ. B. Y,

112.             Kur'an-ı Kerim'den Âyetler ve İlmî Gerçekler, Halûk Nurbaki, T. Diyanet Vakfı Y.

113.             Bilim Açısından İmanın 6 Şartı, Halûk Nurbaki, Nesil Basım-Yayım

114.             Bilimden İmana, Cevat Babuna, Babıali Kültür Yayıncılğı

115.             İlimlerden Açılan Pencere, Sinan Bengisu, Zafer Y.

116.             Bilim ve Uygarlık Açısından İslâm, Vahidüddin Han, İşaret Y.

117.             İlim ve Âlim, Heyet, Ankara Fazilet Y.

118.             İslâm ve Bilim, Derleme, Seha Neşriyat

119.             İslâm ve Bilim, Pervez Hoodbhoy, Cep Kitapları Y.

120.             İslâm ve İlim, Necmettin Erbakan, Furkan Basın Y.

121.             Ortaçağ İslâm Dünyasında Bilim ve Teknik, Zeki Tez, Dicle Ün. Y. 

122.             İlim ve Din, A. Adnan Adıvar, Remzi Kitabevi

123.             Bilim ve Teknoloji Ansiklopedisi, John David Yule, Remzi Kitabevi

124.             Bilim Tarihi, Mehmet Bayraktar, Koza Eğitim Y.Akıllar, Beyinler ve Bilim, John Searle, Say Y.

125.             Bilim Tarihi, Feyzullah Akben, Gün Y.

126.             Bilim Tarihi, Cemal Yıldırım, Remzi Kitabevi

127.             Beşerî Bilim Teorileri, Julien Freund, Türk Tarih Kurumu Y.

128.             Bilim Kutsal Bir İnektir, Anthony Standen, Şule Y.

129.             Bilimin Arka Yüzü, Adrian Berry, Tübitak Y.

130.             Okulsuz Toplum, Ivan Illıch, Birey Toplum Y.

131.             Bilimsel Bilginin Sosyolojisi, Barry Barnes, Vadi Y.

132.             Bilimin Öncüleri, Cemal Yıldırım, Tübitak Y.

133.             Bilim ve Din, Bertrand Russel, Cem Y.

134.             Din ile Bilim, Bertrand Russel, Say Y.

135.             Çocukluk ve Gençlik Çağında İslâmî Eğitim ve Psikolojik Temelleri, Ömer Özyılmaz, Pınar Y. 2003

136.             Kur’an’da Tebliğ ve Eğitim Psikolojisi, Mehmet Şanver, Pınar Y. İst. 2001

137.             Hz. Muhammed ve Öğretim Metodları, Abdulfettah Ebû Gudde, Umran Y. İst. 1998

138.             Hz. Peygamber ve İlim, Yusuf el-Kardavî, Şule Y. İst, 1993

139.             İslâm’da Aile ve Çocuk Terbiyesi Sempozyumu, Heyet, İSAV, İlmî Neşriyat, İst. 1995

140.             İslâm’da Aile ve Çocuk Terbiyesi 2, İSAV, Ensar Neşriyat, İst. 1996

141.             Ailede Çocuğun Din Eğitimi, Abdurrahman Dodurgalı, İFAV Y., İst, 1996

142.             Aile Okulu, Kemalettin Erdil, T. Diyanet Vakfı Y. Ank. 1991

143.             Ailede Eğitim, Hüseyin Ağca, T. Diyanet Vakfı Y. Ank. 1993

144.             Din Eğitimi ve Öğretiminde Metodlar, Mustafa Öcal, T. Diyanet Vakfı Y. 2. Bs. Ank, 1991

145.             Türkiye’de Din Eğitimi ve Öğretimi, İslâm Medeniyeti Vakfı, İst. 1993

146.             İslâm’ın ve İlmin Işığında Çocuk Eğitimi, H. Hüseyin Korkmaz, Feza Y. 93; Tuna A.Ş. Y. İst. 95

147.             Kur’an’da Çocuk Eğitimi, İbrahim Canan, Nesil Y., İst. 1996

148.             Rasûlullah’a.Göre Âilede ve Okulda Çocuk Terbiyesi, İbrahim Canan, Yeni Asya Y. İst. 79; Türdav

149.             İslâm’da Temel Eğitim Esasları, İbrahim Canan, Yeni Asya Y., İst. 1980

150.             Din Eğitimi ve Öğretimi (İman-İbadet), Halis Ayhan, DİB Y. Ank. 1985 

151.             Çocuğumuzu Nasıl Eğitelim, Bakiye Marangoz, Mektup Y. , İist 1988

152.             Çocuk Eğitim Rehberi, Ana-Babanın El Kitabı, Nurhan Şener, Toker Y., 2. Bs., İst. 1976

153.             İslâmî Hayatta Âile ve Çocuk Terbiyesi, Ayşenur Zehra, İttihad Y., İst. 1993

154.             Kemalist Eğitim ve Din Düşmanlığı, Burhan Bozgeyik, İttihad Y., İst. 1993

155.             Sınıfta Pozitif Disiplin, J. Nelsen, L. Lott, S. Glenn, Hayat Y. İst. 1999

156.             SOS! Ana Babalara Yardım, Lynn Clark, Ph. D., Evrim Y., İst. 1996

157.             Her Yönüyle Çocuğunuz, Şule Bilir, Pelin Bilir Adıyaman, Alkım Y., İst.

158.             Yaratıcı Bir Çocuk Yetiştirme, Cynthia MacGregor, Papirus Y., 2. Bs. İst. 1997

159.             Sevgi Eğitimi, Veysel Sönmez, Anı Y., 5. Bs. Ank. 1997

160.             Çocuğunuz ve Oyun, Arnold Arnold, Fitzhugh Dodson, Denge Y., İst. 1998

161.             Eğitimi Zor Çocukların Psikolojisi, Alfred Adler, Baha Matbaası, İst. 1965

162.             Çocuklar Nasıl Öğrenir, Ahmet Rahmi Ercan, Alkım Y. Ankara

163.             Çocuğunuzu Yanlış Eğitiyorsunuz, Yengeç Kitabı, Salzmann, Çocuk Vakfı Y., İst. 1991 

164.             Fî Zılâli'l-Kur'an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 116-117

165.             Hak Dini Kur'an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 265-272

166.             Tefhimu'l Kur'an, Mevdudi, İnsan Y. c. 1, s. 62

167.             Kur'an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 119-123

168.             Hadislerle Kur'an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 276-284

169.             Mefatihu'l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 2,  s. 262-332

170.             El-Mîzan Fî Tefsîri'l-Kur'an, Muhammed Hüseyin Tabatabai, Kevser Y. c. 1, s. 164-166

171.             Min Vahyi'l-Kur'an, Muhammed Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. c. 1, s. 166-170

172.             Safvetü't Tefâsir, Muhammed Ali es-Sabuni, Ensar Neşriyat, c. 1, s. 82-83

173.             Davetçinin Tefsiri, Seyfuddin el-Muvahhid, Hak Y. c. 1, s. 97-101

174.             Kur'an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, Kuba Y. c. 1, 125-126; c. 2, 221-222

175.             İslâm Ansiklopedisi, Şâmil Y. c. 3. s. 133-137

176.             İslâm ve Türk Ceza Hukukunda Hukuku Bilmeme (Cehâlet)  (I), Hakkı Aydın, ATA.Ü.İ.F.D., sy. 12, Erzurum 1995.

177.              'İslâm ve Türk Ceza Hukukunda Hukuku Bilmeme (Cehâlet) (II), Hakkı Aydın,   Cumhuriyet Ü.İ.F.D., sy. 1, Sivas 1996.

178.             İslâmiyet'in Eğitimimize Getirdiği Değerler, Nevzat Ayasbeyoğlu, MEB Y.

179.             İlim - İslâm Münâsebeti, Mehmed Aydın, İsav, Bilgi, Bilim ve İslâm

180.             Eğitime Giriş ve İslâmiyet'in Eğitime Getirdiği Değerler, Halis Ayhan,

181.             Din Eğitimi ve Öğretiminde Metodlar, Mustafa Öcal, Ankara 1990

182.             Öğretimde Program, İlke ve Yöntemler, N. Kemal Önder, İstanbul 1992

183.             Asr-ı Saadetle Yazı ve Vahiy Katipleri, Mustafa A'zami, Trc: Durak Pusmaz, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadetle İslâm, Be­yan Yay., İst. 1994.

184.             Kur'an'ın Zihni İnşası, Seyyid Abdullatif, Trc: Mehmed Kürşad Atalar, Pınar Yay., İst. 1995.

185.             Kitab'a Varis Olanlar, Mustafa Akman, Ekin Yay., İst. 2004.

186.             Kur'an'da Cehalet Kavramı, Faruk Aktaş (Mustafa Akman), Ekin Yay., İst. 2001.

187.             Bütün Yönleriyle Cahiliyye, Ramazan Altıntaş, Konya 1990.

188.             İslâm ve Türk Ceza Hukukunda Hukuku Bilmeme (Cehalet)  Hakkı Aydın, (I), ATA.Ü.İ.F.D., sy. 12, Erzurum 1995.

189.             İslâm ve Türk Ceza Hukukunda Hukuku Bilmeme (Cehalet) (II) Hakkı Aydın, Cumhuriyet Ü.İ.F.D., sy. 1, Sivas 1996.

190.             Hüccetullahü 'l-Baliğa, Ahmed Şah Veliyyullah Dihlevi, Trc: Mehmet Erdoğan, İz Yay., İst. 1994.

191.             Fevz’ul-Kebir fi Usuli’t-Tefsir, Dihlevi, Trc: Mehmed Sofuoğlu, Çağrı Yay., İst. 1980.

192.             İslâm Hukukunda Suç ve Ceza, Ebu Zehra, Trc: İbrahim Tüfekçi, Kitabevi, İst. 1994.

193.             İslâm Hukukunda Ahkâmın Değişmesi, Mehmet Erdoğan, M.Ü.İ.F.V. (Hav) Yay,, İst. 1994.

194.             Cehalet özürdür Bid'atçı Tekfircilere Reddiye, Ahmed Ferid, Trc: Mustafa Yiğit, Guraba Yay., İst. 1996.

195.             Rasûlullah (s.a.s.) Döneminde İlköğretim Kurumları ve İşlevleri, Şakir Gözütok, Dini Araştırmalar (Dergisi), c 1 sy. 2, Eylül-Aralık 1998.

196.             İslâm 'da Sembolik Dil,Sadık Kılıç, İnsan Yay., İst. 1995.

197.             İslâm 'da Bilginin Temelleri (Emr Kitabı), Şakir Kocabaş, İz Yay., İst. 1997.

198.             Hz. Muhammed'ın Mekke Döneminde Uyguladığı Yaygın Eğitim, Mehmet Kocatepe, İttifak Kültür Serisi, (Bursa 1997) Konya 1999.

199.             İslâm Hukukunda Milletlerarası Münasebetler ve Ülke Kavramı, Ahmet Özel, Marifet Yay., İst. 1982.

200.             Kur'an'da İlim ve Cehalet Kavramları, (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi), Ömer Özgültekin, H.Ü.S.-B.E., Urfa 1996.

201.             İslâmi Mücadelede Bilginin Gücü, (Oku Kalemle Öğ­reten Rabbin En Büyük Kerem Sahibidir.) Talat Sakallı, Trc: Abdullah Kahraman, Pınar Yay., İst. 1997.

202.             Cahiliyye Kelimesinin Mana ve Menşei, Süleyman Tülücü, ATA.Üİİ.F.D., sy. 4, Ankara 1980.

203.             İslâm Ceza Hukuku ve Beşeri Hukuk, Abdulkadir Udeh, Trc: Akif Nuri, İhya Yay., İst. 1976.

204.             Kuran'da Cahillik ve İlim, Veli Ulutürk, İlim ve Sanat Dergisi, sy. 16, Kasım-Aralık 1987.

205.             Hz. Peygamberin Mekke Dönemi Yaygın Eğitim Çalışmaları, İlhan Yıldız, Y.Y.ÜİF.D. sy. 2 Aralık 1998.

206.             Kur'an'da Cehalet Kavramı, Faik Yılmaz, Y.Y.-Ü.İ.F.D., sy. 2, Van, Aralık 1998.