Bakara, 34; Kavram: 44

 

S E C D E

 

Secde; Anlam ve Mâhiyeti

Kur'an'da Secde

Secdenin Çeşitleri

Şükür Secdesi

Tilâvet Secdesi

Sehiv Secdesi

Secdenin Önemi

Secdenin İki Kez Yapılması

Secdenin Toprağa yapılması

Secdenin Düşündürdükleri ve Bazı Hikmetleri

Secdenin Sağlık Açısından Faydaları

Meleklerin Hz. Adem'e Yaptığı Secdenin Mâhiyeti

Secde ve Tesbih

Secde ve Tekbir

İbadetlerde Tekbir

 

"Ve o zaman Biz meleklere (ve cinlere): 'Âdem'e secde edin!' dedik, hemen secde ettiler. Yalnız İblis dayattı, kibrine yediremedi, inkârcılardan oldu." (2/Bakara, 34)

 

Secde; Anlam ve Mâhiyeti

‘Secde’ sözlükte, eğilme ve boyun büküş demektir. Bu anlamda secde, Allah’ın önünde eğilme ve O’na karşı kulluk yapmak demektir ki insanları, hayvanları ve cansızları kuşatır. ‘Secde’, bir anlamda üstün bir varlığın önünde, onu büyüklemek ve kendini o varlığın karşısında küçük görmek üzere, saygıdan eğilmek, yere kapanmaktır. Özel anlamıyla secde; en önemli ibadet olan namazı tamamlayan, alnı, elleri, dizleri ve ayakları yere koymak şeklindeki hareket ve namazdan bir rükündür (olmazsa olmaz şartıdır). Allah'ın huzurunda yere kapanış demek olan secde, Allah'a memnuniyetini ve itaatini bildirmek veya şükretmek için yapılan bir ibadettir. Secde kelimesi, türevleriyle birlikte Kur'an'da 92 yerde geçer. Secde yapana ‘sâcid’, çok secde yapana ise ‘süccâd’ denir. Üzerinde secde yapılıp namaz kılanan kumaş veya küçük halıya 'seccâde', secde yapılıp (topluca) namaz kılınan binaya "mescid", secde organlarına da mesced adı verilir. Secde yapma olayına da ‘sücûd’ denilir. Sücûd aynı zamanda çok secde yapan anlamına da gelmektedir. (2/Bakara, 125; 22/Hacc; 26)

İbâdet Anlamıyla Secde: Secde, son derece tevazu (hürmet) ile alçalıp baş eğmektir ki, ‘kibr’in karşıtıdır. İslâmî manada, alnı yere koymak şeklindeki Allah’ı ta’zimin (büyüklemenin) ve Allah’a itaat etmenin en yüksek göstergesidir. Her çeşit secdede ibadet, boyun büküş, tezellül (kendini aşağı görme) ifadesi vardır. Bunun için İslâm'a göre Allah’tan başkasına secde edilemez; bu küfürdür. Kendisine secde edilmeye lâyık Allah'tan başka hiçbir şey yoktur. Yüceltilmeye, tâzimde bulunulmaya lâyık yegâne makam Allah'tır. Allah’tan başkasına secde edenler o secde ettikleri şeyi ilâhlaştırmış ve Allah’a şirk koşmuş olurlar.

Kul, ister Allah’ın huzurunda isterse bir başkasının huzurunda yere kapansın; onun bu durumu bir itaat ve önünde yere kapandığı şeye mutlak bir bağlılıktır. Secde eden kimin karşısında secdeye kapanıyorsa, o makama karşı sınırsız bir saygı duyuyor, onu en büyük tanıyor, ona en büyük sevgiyi besliyor demektir. Bu saygı ve tâzim, ister korkudan kaynaklansın, istersse derin bir hayranlık duygusundan, durum değişmez. Çünkü insanın kendini en aşağı, en küçük, en güçsüz gördüğü durum, secde halidir. Öyle ki kişi, secdede kendini bir hiç olarak görür (kendini zelil sayar), ama karşısında secdeye kapandığı makamı ise en büyük tanır. Bir makamı veya şahsı yüceltmenin, secdeden daha ileri ve daha aşırı bir biçimi düşünülemez.

Bu bakımdan tarihte ve günümüzde yaşayan bütün müstekbir zorbalar, insanların kendi huzurlarında ve makamlarının huzurunda secde etmelerini, o makamlar karşısında boyun bükmelerini istemişlerdir. İnsanların kendi huzurlarında eğilmelerinden vahşî bir zevk almışlardır. Firavunlar ve çağdaş takipçileri, insanların saygıyla karşılarında eğilmelerini isteyerek mâbud haline gelmişlerdir. Yeryüzünde azıp haddi aşan, kendilerini tanrı makamında gören bütün tâğutlar aynı karakteri taşırlar. Kendileri Yüce Yaratıcı'nın huzurunda secde etmekten yan çizerler; ama aynı zorbalar insanları kendi huzurlarında eğilmeye zorlarlar. Peşinden gittikleri liderleri iblis de Allah’ın emrine karşı gelerek secde etmekten kaçınmıştı.

 

Kur’an’da Secde

"Secde et ve (Rabb'ine) yaklaş!" (96/Alak, 19)

"Ey iman edenler, rükû edin ve secde edin!" (22/Hacc, 77)

"...Rükû eden, secde eden mü'minleri müjdele!" (9/Tevbe, 112)

"Gecenin bir bölümünde O'na secde et!" (76/İnsan, 26)

"Onlar ki, gecelerini Rabb'lerine secde ederek ve kıyam ederek geçirirler." (25/Furkan, 64)

"Görmedin mi ki, göklerde ve yerde olanlar, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanların birçoğu Allah'a secde ediyor." (22/Hacc, 18)

"Göklerde ve yerde bulunanlar ister istemez Allah'a secde ederler. Gökler de sabah ve akşam (uzayıp kısalarak) Allah'a secde etmektedir." (13/Ra'd, 15

"Allah'ın yarattığı herhangi bir şeyi görmediler mi? Onun gölgeleri, küçülerek ve Allah'a secde ederek sağa sola döner. Göklerde bulunanlar, yerdeki canlılar ve bütün melekler, büyüklük taslamadan Allah'a secde ederler." (16/Nahl, 48-49)

"Onlara ne oluyor ki iman etmiyorlar ve kendilerine Kur'an okunduğu zaman secde etmiyorlar." (84/İnşikak, 21)

"Secde hali, kulun Rabb'ine en yakın olduğu andır. İşte orada çok dua ediniz." (Ebû Dâvud, c. 2, s. 33; Riyâzü's-Sâlihîn, c. 3, s. 82)

Secde aynı zamanda, Allah’ın emirlerine uymak, O’nun evrene koyduğu kanunlara itaat etmek, Allah’ın rabliğine teslim olmak demektir. Kâinattaki bütün varlıklar isteyerek veya istemeyerek Allah’a secde ederler: “Göklerde ve yerde olanların hepsi, Güneş, Ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanların çoğunun Allah’a secde ettiklerini görüyor musun?” (22/Hacc, 18) “Göklerde ve yerde her ne varsa –isteyerek de olsa, istemeyerek de olsa- Allah’a secde ederler. Sabah akşam onların gölgeleri de (O’na secde ederler).” (13/Ra’d, 15)

 

Secdenin Çeşitleri

Secde iki türlüdür: Birincisi; ihtiyarî, yani insanın kendi hür iradesiyle / özgür tercihiyle yaptığı secde. Bu, yalnızca insana mahsustur. Allah (cc) bütün insanları kendine secde etmeye, yani kendine mutlak anlamda itaat etmeye davet ediyor. (Hacc, 77; Necm, 62) Ikincisi; Teshirî, yani ister istemez, daha doğrusu zorunlu olarak yapılan secdedir. Insanın dışındaki bütün varlıklar da Allah’a secde ederler ve bu secdelerini ister istemez yaparlar. Çünkü başka tercihleri olamaz. (13/Ra’d, 15; 16/Nahl, 49; 22/Hacc, 18; 7/A’râf, 206).

İnsanın dışındaki varlıkların secde şekli konusunda kesin bir şey söylemek mümkün değildir. Kimilerine göre, onların Allah’a olan itaatlarının secde olarak nitelenmesi sembolik bir ifadedir. Ya da secdenin anlamı; mutlak bir itaati, boyun bükmeyi, tesbih etmeyi, Allah’ın hükmüne uymayı içine alacak kadar geniştir. Buna göre secde, gerçek boyun eğişi, mutlak itaatı, Allah’a tam teslimiyeti ve yakınlaşmayı, O’nu Rab bilmeyi ve kulluğun bütün görüntülerini bünyesinde toplayan çok önemli bir eylemdir.

Secde çeşitleri, şu şekilde de karşımıza çıkar: Namaz secdesi dışında ‘şükür secdesi’, namazda yanılmanın karşılığı olarak ‘yanılma (sehiv) secdesi’, Kur’an’da secde âyetleri okunduğu zaman yapılan ‘tilâvet (okuma) secdesi’ gibi secde çeşitleri de bulunmaktadır.

Şükür Secdesi: Şükür; nimeti bilip nimet vereni anmak ve övmek demektir. Şükür secdesi, bir nimete kavuşmaktan veya bir sıkıntı ve musîbetten kurtulmaktan dolayı kıbleye yönelerek ve tekbir alınarak tilâvet secdesi gibi yapılan secdedir. Secdede Allah'a hamd ve şükür edilir, tesbih edilir; daha sonra yine tekbir alarak ayağa kalkılır. Ebu Bekre (r.a.)'den rivayete göre, "Hz. Peygamber (s.a.s.) sevindirici bir haber aldığı zaman veya kendisine bir müjde verildiği vakit secdeye kapanırdı." Şükür secdesi müstahaptır.

Tilâvet Secdesi: Tilâvet; okuma, özellikle Kur'an okuma anlamına gelir. Kur'an'daki bir secde ayetini okuyan veya dinleyen müslümanın yapması gereken secdeye denilir. Kur'an-ı Kerim'de 14 yerde secde ayeti bulunmaktadır. Mushaflarda, secde ayeti bulunan sayfaların kenarına bunu belirten özel bir işaret konulmuştur. Kur'an'daki bu secde ayetleri şunlardır: 7/A'râf, 206; 13/Ra'd, 15; 16/Nahl, (49-) 50; 17/İsrâ, (107-)109; 19/Meryem, 58; 22/Hacc, 18; 25/Furkan, 60; 27/Neml, 25; 32/Secde, 15; 38/Sâd, 24; 41/Fussılet, (37-)38; 53/Necm, 62; 84/İnşikak, 21; 96/Alak 19) Hanefilere göre tilâvet secdesi vâcib; Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelîlere göre ise sünnettir. "Âdemoğlu secde âyetini okuyup secde edince, şeytan ağlar ve 'vay benim halime! Âdemoğlu secde etmekle emrolundu ve hemen secde etti; cennet onundur. Ben ise secde etmekle emrolundum, ama secde etmekten kaçındım, bundan dolayı cehennem benimdir' diyerek oradan kaçar." (S. Müslim, İman 35)

Secde ayetlerinin bir kısmında genel olarak müşriklerin yüce yaratıcının karşısında boyun bükmekten ve secdeetmekten kaçındıkları anlatılmakta, bir kısmında ise mü'min muhataplar doğrudan secde etmekle emrolunmaktadır. Secde ayetlerinin bu içeriği göz önünde bulundurulursa, bu ayetleri okuyan veya işiten kimsenin secde yapması, hem emre itaat etmek hem de secde etmekten kaçınanlara tepki göstermek ve muhalefet etmek anlamına gelmektedir. Bu bakımdan tilâvet secdesiyle yükümlü olabilmek için her şeyden önce, dinlenen ayetin secde ayeti olduğunun bilinmesi gerekir.

Sehiv Secdesi: Sehiv; dalma, gaflet etme, bilmeyerek terk etme demektir. Sehiv secdesi ise, yanılmak suretiyle namazın rükûnlarından birisini geciktirme halinde, namazın sonunda yapılması gereken iki secde demektir. Namazın rükûnlarından (farzlarından) birinin namaz esnasında te'hir edilmesi (geciktirilmesi) veya vâciblerinden birinin terk veya te'hiri halinde son oturuşta yalnız tahiyyat okunduktan sonra selâm verilir, daha sonra tekbirle secdeye varılarak namazdaki iki secde aynen tekrarlanır, tahiyyat, salli-bârik duâları okunduktan sonra selâmla namazdan çıkılır. Hanefilere göre vâcib, diğer mezheplere göre sünnettir.

 

Secdenin Önemi

Secde, namazın en önemli hareketidir. Secde; ibadetin, kulluk tavrının özü ve esasıdır. Kur’an-ı Kerim, çeşitli âyetlerde secde edenleri övmektedir (9/Tevbe, 112; 7/A’râf, 120; 26/Şuarâ, 219). Peygamber'e uyan ve O'nun Allah katından dini benimseyip yaşayan sahabelerin ve mü’minlerin yüzlerinde secde izleri vardır. Onların mü’min oldukları neredeyse alınlarındaki secde izinden belli olur. "Onları rükûa varırken, secde ederken görürsün. Allah'tan lütuf ve rızâ isterler. Yüzlerinde secdelerin izinden nişanları vardır." (48/Fetih, 29)

Allah'a her yerde secde edilebilmekle birlikte, secde/ibadet için özel yapılar da söz konusudur. Bu konuyla ilgili ayette, secdenin/ibadetin sadece Allah'a yapılması vurgulanmaktadır: “Mescidler (yahut mescedler/secdeler veya secde âzâları) yalnızca Allah’ ındır. Öyleyse Allah ile beraber başka bir şeye (ve kimseye) kulluk etmeyin!” (72/Cinn, 18) ‘Mescid’, secde edilen yer demektir. Bu anlamda bütün yeryüzü bir mescittir. Çünkü yeryüzünün her tarafında Allah’a secde edilmektedir. Ancak mescid denilince, genellikle cemaat halinde topluca namaz kılınan yerler, şimdiki câmiler, namazgâhlar akla gelir. Bu ayette (72/Cinn, 18) geçen ‘mescid’in çoğulu mesâcid kelimesini ‘mesâced’ şeklinde okuyanlar da bulunmaktadır. ‘Mesâced’, ‘mesced’in çoğuludur ve anlamı secde yerleri demektir. Dolaysıyla âyeti şöyle de anlamak mümkündür: Secdeler ve secde yerleri, yani alın, burun, eller, dizler ve ayaklar Allah’a aittir. Onları yaratan O’dur. Öyleyse O’nun yarattığı uzuvları (organları) O’ndan başkasına secde ettirmeyin, yalnızca O’na secde edin.

Ibni Abbas’tan rivayet edildiğine göre Peygamberimiz (s.a.s.) buyurdu ki: “Yedi kemik üzerine secde etmekle emrolundum. Bunlar, alın, -eli ile burnuna işaret etti-, iki el, iki diz ve iki ayak (ucudur).” (Müslim, Salât 231, Hadis no: 491, 1/355; Ebû Dâvud, Salât, Hadis no: 891, 1/235; S. Buhâri, Tecrid- Sarih Terc. 3/847-848) Allah’ın yarattığı organlar O’na şükretmek ve O’na itaat etmek O'na secde etmek yolunda kullanılmalıdır. Secde, kulun şükrünün en yüksek makamıdır. Kul secde ile itaatın, saygının, ilâhî sevginin, huşû’nun en yücesine çıkar. Kulun Rabbine en yakın olduğu hal, secde halidir. Kişi secdesi ile Rabbinin katında derece kazanır. Secde edenler, Allah’ı hakkıyla ta’zim ederler.

Yüce Allah'ın yarattığı bu vücut organları, yine Allah'ın yarattığı âciz yaratıkları tâzim etmek için kullanılamaz. Bu, Yaratıcı'ya karşı nankörlük ve küfür demek olur. Allah'tan başkasının huzurunda saygıyla divan durulamayacağı gibi, kula kulluk etmek için rükû ve secdeyi hatırlatan, çağdaş tapınmalar, reveranslarda da bulunulamaz. Bu tür davranışlar, eşref-i mahlûkat için bir züldür, alçalmadır. Şurasının altını çizmek gerekiyor ki âlemlerin Rabbi Allah’a samimiyetle secde edenler, Allah’ın dışında hiç bir varlığın, makamın, çıkarın, gücün önünde boyun eğmezler. Başlarını dik tutarlar, haysiyet ve şereflerine sahip olurlar. İnsanlık onurlarını âciz, güçsüz ve zorba karakterli varlıkların önünde beş paralık etmezler. Allah'a gerçek anlamda ve gereği gibi secde eden kul, kula kul olmaktan kurtulur. Mü'min, en şerefli organı olan yüzünü, insanların üzerinde gezinip tepindikleri toprağa sürerek, kendisini işte o topraktan yaratan Yaratıcı'nın karşısında ne kadar basit ve âciz olduğunu hatırlar. Mü'min, yalnız yaratıcısı Allah'ın huzurunda zelil hisseder.

Allah’ın karşısında secde etmeyenler, ancak ‘kibirli’, ‘burnu havada’ olan kimselerdir. Onlar Allah’a secde etmeyi gururlarına yediremezler, ama her türlü çıkarın, dünyalık makamların ve zorba yönetimlerin önünde eğilirler, aşağı bir seviyeye düşerler. Küçücük bir menfaat için ya da az bir çıkar veya maaş uğruna üstlerine süklüm-püklüm olurlar. Allah'ın kendisine secde emrinden kaçınanlar, kula kulluk için emre âmâdedirler. Bunlar, halk deyimiyle "emir kulu"dur; âmirleri kim olursa olsun, hazırola geçmeye, boyun eğmeye, kulluk göstermeye (secdeye) hazırdırlar.

Rabbimiz, kendisine secde etmeye yanaşmayanları çeşitli şekillerde rezil ve rüsvay eder, burunlarını sürter, onlara hiç bir izzet ve şeref vermez. Insanların huzurlarında secdeye kapanmalarını veya secde eder gibi eğilmelerini isteyen sultanların veya onlar gibi davranananların bu haline Allah (c.c.) gazap eder.

Allah'ın önünde eğilmeyen insan, gönlündeki putları deviremez, küfrün belini kıramaz. Secdeden kaçınan insanın yoldaşı, secdeden kaçınanların ilki olan şeytandır.

Secdede asıl olan, kalbin bütün ilgilerden arınarak Allah'a yönelmesi, samimi bir teveccüh ile O'na bağlılığını ve itaatini arzetmesidir. Secdesi çok olanlar, yani sâcidîn ve ‘süccâd’ olanlar, yeryüzünü tertemiz mescid haline getirenler, Rablerinin katında yüceldikçe yücelirler. Allah, kendisi için tevâzu gösterenleri, başını secdeye koyanları aziz kılar, yükseltir. Sadece Allah'ın huzurunda eğilip O'na secde edenler, bir anlamda ‘mirac’a çıkarlar. Zaten namaz mü’minin miracı değil midir?

'Rükû’su ve 'secde'si uzun tutulan namazlar daha faziletlidir. Bu iki makamda yapılan zikirler, edilen dualar ve kunutlar kabul edilmeğe daha yakındır. Bundan dolayı mü’minler secdede çok dua ederler ve Allah’ı çokça tesbih ederler. (1)

 

Secdenin İki Kez Yapılması

Namazda her rekâtta bir defa rükû ettiğimiz halde, niçin iki defa peş peşe secdeye kapanırız? Bu konuda bazı yorumlar yapılmıştır.

Birinci secde, topraktan yaratıldığımıza; ikinci secde ise yine toprağa döneceğimize işarettir. Böylece, secde ile toprak arasındaki bağ, karşımıza çıkar. Başka bir yorum da şöyledir: Şeytan bir secde ile emrolundu ve o bunu yapmadı. Biz ise, şeytanın bu davranışına karşı, iki kez secde ederek şeytana tepkimizi belirtirken Rabb'imize daha çok yaklaşmış oluruz. (2)

Secde hali, Rabb'imizin en çok hoşuna giden bir ibadet olmasına karşın; şeytanın ve onun temsilcilerinin de en fazla nefret ettikleri bir eylemdir. Çünkü secde, kulun yalnızca Rabb'ine tahsis ettiği bir davranış biçimi olmakla kalmaz, aynı zamanda şeytana ve taraftarlarına karşı da bir başkaldırı niteliği taşır. Azgın bir saptırıcı olan şeytanın, Allah'ın kullarına yaklaşıp sokulma fırsatı bulamadığı iki cihetten biri de secdedir. A'raf suresinin 16 ve 17. âyetlerini tefsir ederken Fahreddin Râzi, şu açıklamayı yapar: İblis şöyle yemin etmişti: "Öyle ise, dedi; 'beni azdırmana karşılık, and içerim ki, ben de onları saptırmak için Senin doğru yolunun üstüne oturacağım. Sonra onların önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından onlara sokulacağım ve çoklarını şükredenlerden bulamayacaksın." (7/A'râf, 16-17)

Bunu işiten melekler, şu âciz insanların hallerine acıyarak Allah'a şöyle niyazda bulundular: "İlâhımız! İnsan, şeytanın bu dört yönden saldırısı ve kuşatması karşısında nasıl kurtulabilir? O zaman Allah Teâlâ, onlara şunu vahyetti: "Şüphesiz insanlar için biri yukarı, biri de alt taraf olmak üzere iki cihet açık kalmıştır. Kul, hudû (tevâzu) ile duada ellerini yukarı kaldırdığı ve huşû (korku ve saygı) ile alnını yere koyduğu zaman, Ben onun yetmiş senelik günahını mağfiret ederim." (Fahreddin Râzi, Tefsir-i Kebir, IV/196)

Şu halde, şeytan ve taraftarlarının amansız saldırılarına karşı bizi koruyacak iki kalkanımız var: Dua ve secde. Bu yüzden Rasülullah (s.a.s.)'ın uyguladığı ve tavsiye buyurduğu gibi secdeyi ve secde esnasındaki duayı çoğaltmak gerekir. (3)

"Ümmetimden hiç kimse yoktur ki, Kıyamet gününde ben onu tanımış olmayayım...Kıyamet gününde benim ümmetim secde ettiklerinden dolayı alınları; abdest aldıklarından dolayı da abdest âzâları parlak olacaktır." (Ahmed bin Hanbel; Tirmizî: Naklen M. Nâsıruddin el-Bânî, Peygamberimiz'in Namaz Kılma Şekli, s. 111)

"Allah cehennemliklerden olan kimseler için rahmet murad edince, kendisine ibadet edenleri cehennemden çıkarmaları için meleklerine emredecektir. Onlar da secde izlerinden mü'minleri tanıyarak cehennemden çıkaracaklardır. Allah, secde izi bulunan yeri yakmayı cehennem ateşine yasaklamıştır; Ve böylece cehennemden çıkarılacaklardır. Cehennem, insanoğlunun bütün âzâlarını yakacak, yalnız secde izlerinin bulunduğu yerleri yakmayacaktır." (Buhârî; Müslim: Naklen a.g.e. s. 112)

 

Secdenin Toprağa yapılması

Secdenin toprağa yapılması daha efdaldir. Çünkü toprakla secde organları arasında ve yine topraktan yaratılan Âdem’le, yani Âdem’in şahsında Allah’a yapılan secde arasında tatlı bir bağlantı vardır. Toprağın sahibinin huzurunda, topraktan yaratılan insan, yine bir gün toprağa dönecek olan kul, toprak üzerinde secde eder. Topraktan yaratanın Allah olduğunu, Allah'tan geldiğini ve tekrar Allah'a döneceğini hatırlayarak kendini Rabb'ine daha yakın hisseder. Secde, şüphesiz ulvî bir lezzet, mü’min için bir lütuftur.

Kul, her aynaya bakışında gururla ve beğenerek seyrettiği şerefli başını, secde ânında toprağa koymakla, menşeini / aslını hatırlayıp kendine dönmekte ve şu çok değer verdiği vücudunu değersiz bir nesneden yaratarak ona şekil ve biçim veren yüce Allah'a yönelmektedir. En güzel kul olan Rasülüllah, çoğu kez kuru ve sert toprağa, bazen de hasıra secde ederdi. Bir keresinde çamurlu ve ıslak olan zemine secde ettiğinden, mübarek başını secdeden kaldırdığında alnından çamurlu sular damladığı görülmüştü. Namaz kılıp secde eden kimse, kendisini Allah'ın huzurunda daha zelil ve hakir hissetmek için, kıymetli, süslü-püslü halı veya seccâdeler yerine; taş, toprak, hasır, tahta veya basit ve sade bir bez üzerine secde etmelidir. Çünkü Allah'ın en güzel biçimde şekillendirdiği göz ve kulakla süslediği başını, ancak böyle bir zemine koyarak Allah'a karşı kendisini küçültebilir. (4)

Bu konuda ilki Huzeyfe, ikincisi Ebû Zer (r.a.)'den rivayet edilen hadis-i şeriflerde Peygamberimiz şöyle buyurur: "Bir kulun yaptığı işlerden Allah'ın en çok hoşuna giden, namazda yüzünü toprağa koyarak secde etmesidir." (Terğîb ve Terhîb, el-Münzirî, c. 1, s. 516) "Hiç biriniz namaz kılarken alnındaki tozu toprağı silmesin; çünkü rahmet onu karşılıyor." (a. g. e. 1/514)

 

Secdenin Düşündürdükleri ve Bazı Hikmetleri

Tüm manevî/kalbî hastalıkların kaynağı kibirdir/büyüklenmedir. Büyüklenenlerin ilki şeytandır. Allah'ın emrine isyan edip secde etmeyerek ilk günahı şeytan, büyüklenme günahıyla işlemiştir. Allah'ın secde/ibadet emrine uymayarak şeytanın yolundan gidenler de onun işini meslek edinerek büyüklenirler. Bu nedenledir ki, her namazda Allah'ın "en büyük" olduğunu tekrarlar ve secde ile gösteririz. Demek ki, gün ve gece boyunca büyüklenme ve eğilimleri ve tavırları ile yüzyüzeyiz. Namaz kılan bir müslüman da yüzlerce defa Allah'ın en büyüklüğünü kalbiyle tasdik, diliyle ikrar ve secdesiyle isbat etmiş olur. Namaz kılan bir müslüman, "Allahu ekber" dediği, Allah'ın huzurunda bel büküp (rükû) yere burnunu sürttüğü (secde) halde, hâlâ gurur, kibir/büyüklenme eğilimleri varsa, ne söylediğini ve ne yaptığını bilmiyor demektir.

Yeryüzündeki fesâdın kökünde "tekbir" ve "secde" şuurundan uzaklık, yani büyüklenme vardır. Mü'min, benlik ve kibir hastalıklarını Allahu ekber kılıcıyla keser, secde zaferine kavuşur. Günde 40 rekât namaz kılan bir mü'min, 80 defa secde yapma şerefine kavuşur. Alnını her gün 80 defa yerlere eğerek nefsini ve benliğini kırar; Allah'ın dışında büyük kabul edilmeye, önünde eğilmeye lâyık kimse olmadığının bilincini ispatlar. Bu secdelerle mü'min, "Ene rabbiküm'ul a'lâ" (Nâziât, 24) diyen firavunlara meydan okuyup "Sübhâne Rabbiy'el a'lâ" der. Günün her ânında ve davranışında "lâ"yı yaşamış, şimdi de secdede "illâ"nın en yakınına ulaşmış, hakkal yakîn olarak sadece Allah'ı ilâh olarak tanımanın hazzına ermiştir. Kibirliliğin göstergesi olan "burnu havada olmak"ı secde ile "burnunu yere sürterek" kırmış olur. O yüzden secde, kişiyi şeytanlaştıran kibir ve gurura karşı en güzel, en etkin tedavi yöntemidir. (5)

Allah'ın büyüklüğü karşısında bir hiç olduğumuzu vurgulamak için secde halinde küçülür, küçülür, küçülebildiğimiz en küçük hali alır ve O tek büyüğün, en büyüğün huzurunda yerlere kapanırız. O'nu büyükleyerek ve yücelterek, O'na yakın olabilmek için O'nun kuluna en yakın olduğu an olan secdelere tekrar tekrar varıyoruz. O'nun yüceliği karşısında küçülüp kıvrılıyor, tıpkı kapı halkası gibi yusyuvarlak olarak O'nun rahmet kapısını "Senin şânın ne yücedir Rabbim" diyerek çalıyoruz. "Buyur kulum, dilediğini iste kulum" diyerek huzuruna, kulluğuna kulunu kabul etmek ise ancak Ekber olana, O'nun merhametine yaraşır. (6) O, sadece kendi huzurunda küçülenleri, başkalarının yanında, eşyanın, maddenin, tüm fânilerin ve âcizlerin yanında aziz kılacak, küçültmeyecek olandır. O, kendini büyük görüp secde etmeyen şeytanları sâğırînden kılan/alçaltan ve kendine secde edenleri yeryüzünde halife ve efendi kılandır.

Ağaçlar secde etmektedirler (bkz. 22/Hacc, 18) Ağaçlar ve bitkiler, namazdaki secde gibi devamlı olarak secdede duruyorlar. Çünkü ağaçların ağızlarına benzeyen kökleri devamlı şekilde yerden su ve besin alırlar. Cisimlerin gölgeleri Allah'a özel bir teslimiyet ve ibadet tarzı olarak her gün nasıl uzayıp kısalıyorsa (16/Nahl, 48; 13/Ra'd, 15) ibadet eden insan da namazda kıyam, rükû, secde ve ka'de yaparken uzanıp kısalır. Müslümanların cemaat halindeki ibadetlerde yaptıkları gibi, sürü halinde uçan kuşlar da Allah'a ibadet ederler: "Göklerde ve yerde bulunanlarla dizi dizi kanat çırpıp uçan kuşların Allah'ı tesbih ettiklerini görmez misin? Herbiri kendi salâtını (duâsını) ve tesbihini (öğrenmiş) bilmiştir. Allah, onların yapmakta olduklarını hakkıyla bilir." (24/Nur, 41)

Bilindiği gibi, Firavun, Hz. Musa'ya inanmayan ve ilâhlık taslayan zâlim bir yöneticidir. İsrailoğullarını kendine kul-köle yapıp onları ezip sömüren ve açıkça "ben sizin en büyük rabbinizim" (79/Nâziât, 24) deyip halkını kendine secde ettirip taptıran Firavun, iman edenleri imha için ordusuyla takip ettiği Hz. Musa ve kavmi için mucize olarak açılan Kızıldeniz'de ölüm ânında Allah'a iman etti ve secdeye kapandı. Bu iman yeis/ümidsizlik halinde yapıldığı için kabul edilmedi. "Biz İsrail oğullarını denizden geçirdik. Ama Fir'avn ve askerleri zulmetmek ve saldırmak üzere arkalarından onlara yetişti. Nihayet (denizde) boğulma haline gelince, 'Gerçekten İsrail oğullarının inandığı ilâhtan başka ilâh olmadığına ben de iman ettim. Ben de müslümanlardanım!' dedi. Şimdi mi (iman ettin)? Halbuki daha önce isyan etmiş ve bozgunculardan olmuştun. (Ey Fir'avn!) Senden sonra geleceklere ibret olman için, bugün senin bedenini (cansız olarak) kurtarıp (sâhilde) bir tepeye atacağız. İşte, insanlardan birçoğu hakikaten ayetlerimizden gâfildirler." (10/Yûnus, 90-92)

Londra Brıtısh Museum'da Fir'avn'a ait olduğu büyük bir ihtimalle bilinen bir ceset sergilenmektedir. Mısır'da firavunların cesetleri mumyalanmak suretiyle muhâfaza edilmekte idi. Âyetten denizde boğulan Firavun'un cesedinin mumyalanmadan, bir mucize eseri korunmuş olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim 1980'li yıllarda Cebelein mevkiinde, Kızıldeniz sahilindeki kumların altından mumyalanmadığı halde hiç bozulmamış bir ceset bulunmuştur. British Museum'da muhâfaza edilen bu cesedin en az 3000 yıllık olduğu tespit edilmiştir. Resimlerinden de belli olduğu ve bizzat benim müzede gördüğüm şekilde bu ceset secde eder vaziyettedir. Secde halindeki bu durum, ayette ölürken iman etmesiyle anlatılıyor. Hayatı, halkına zulümle ve Allah'a isyanla geçen, Allah'a secde etmediği yetmiyormuş gibi, "ben sizin en yüce rabbinizim" diyerek (79/Nâziât, 24) vatandaşlarını kendisine secde ettirmekten hayâ etmeyen Firavun'a Allah, öyle bir diz çöktürüp secde ettiriyor ki, binlerce senedir secdeden kalkmayan başı, sürtülen burnu, diğer Firavunlara ve insan şeytanlarına ibret olsun! Ölüm ânındaki bu imanın ve secdenin ahirette onu kurtarmayacağı ayetteki ifadeden anlaşılmaktadır. Ancak, mumyalanmadığı ve benzeri işlemlerden geçmediği halde, Allah'ın hikmeti gereği ve insanlara ibret olması için üç bin yıldan fazla zamandan beri çürümeyen, bozulmayan ve tüm organları, hatta saçları bile yerinde olan cesedin Allahu a'lem, canlı gibi kalması secde halinde ölmesinin bir sonucu olabilir. Yani, secde ancak ölüm ânında yapıldığı için âhirette kurtarmasa bile, Firavun gibi birinin canlı gibi sapasağlam kalmasına sebep olmuş olabilir. Secde sayesinde ve secde ederken öldüğü için bedeni çürümemiş olabilir. Tabii ki en doğrusunu Allah bilir.

Ölüm ânında ve kabul edilmeyen bir secdenin Fir'avn gibi birisine canlı görünümü vermesi gibi, kabul olan ve Firavunlaşmayan kimsenin secdesi, kim bilir insanı nasıl canlı tutacaktır? Allah'a secde eden mü'min, çok şerefli bir hayata secdesi sayesinde hak kazanacak, Allah'ın nice yardımına muhatap olacaktır. Dünyada canlandırdığı gibi, secdenin, ölümden sonra da sayılamayacak faydaları olacaktır.

"Karanlıklar, ışıklar, gölgeler sussun ki Allah'ım

Bütün dünyayı inletsin benim secdem, benim âhım!" (Mehmed Âkif)

 

Secdenin Sağlık Açısından Faydaları

İbadetler, sadece Allah için yapılır. Yapılmasının yegâne sebebi, Allah'a itaat, O'na şükür ve O'nun rızasını kazanmaktır. O yüzden dünyevî bir amaçtan dolayı yapılan bir ibadet, "ibadet" olmaktan çıkarak "kabahat" olur. Ama, her ibadetin dünyevî faydaları, hikmetleri, extra olarak dünyada kula kazandırdıkları vardır. Zekâtın sosyal faydaları, orucun beden ve sıhhat için yararları gibi her ibadetin bilebildiğimiz veya bilemediğimiz nice faydaları da vardır. Namaz ve secdenin sağlığımız açısından faydaları da küçümsenmeyecek kadar çoktur. Ama tekrar hatırlatalım ki, secdeyi ve namazı dünyevî faydalarından dolayı değil; sadece Allah rızası için yerine getirirsek ibadet etmiş oluruz.

Bu anlayış içinde, tesbit edilebilediği kadarıyla secdenin insan vücuduna bazı faydalarını saymaya çalışalım: İlk olarak, namazı sırf bir beden eğitimi hareketi gibi gören yanlış ve eksik anlayışa cevap olarak bir doktorun beyanlarına göz atalım:

"Namazın herhangi bir jimnastik ve beden eğitimi hareketinden farklı ve üstün beş farkı vardır. 1- Beş vakit namazda 40 rekât ve 80 secde var. Her gün kaç jimnastikçi bu kadar hareket yapar? 2- Sportif hareket yapanlar, hızlı hareketler yaptıklarından kalplerini ve bedenlerini yorarlar, kalıpları ve kalpleri yorgun düşer. Namaz ise yavaş yavaş kılınır; kalp yorulmaz. 3- Namaz, günün beş ayrı vaktinde kılınır. Günün muhtelif saatlerinde namaz kılındığından insanı gün boyu devamlı dinç tutar, aktif ve aksiyoner yapar. Kaç jimnastikçi günde beş defa ayrı ayrı zamanlarda kültür fizik ve beden eğitimi hareketi yapar? Ve namaz, yolculukta bile terkedilmez; düzenli olarak her gün bu hareketler mutlaka yapılır, vücudun zindeliği sağlanır. Spor yapanlar, en çok günün belirli zamanında vücutlarını düzenli hareket ettirirler. Günün diğer zamanlarına sporu yayamadıkları için vücutlarında kalori toplanmasının, yağlanmanın önüne tam geçemezler. 4- Namaz, ömrümüzün sonuna kadar farzdır. Ömrünün sonuna kadar kaç jimnastikçi düzenli olarak hareketlerini sürdürür? 5- Namaz için abdest almak şarttır. Bazı durumlarda boy abdesti de gerekir veya en azından Cuma namazı için şiddetle tavsiye edilir. Halbuki jimnastik için böyle bir mecburiyet yoktur.

İnsan hayatında kanın yeri büyüktür; vücudun her tarafına dağılması hayatî önem arzeder. Kalp, kanı vücudun en ücrâ yerlerine kadar ulaştırmak üzere pompalar. Kalbin bu işi yapabilmesi için daimî olarak dinç olması gerekir. Bir de bu kan gönderme işinde kalbe yardımcı olunabilmesi için, şahsın birtakım hareketler yapması, bedenin dinç kalması için, o hücrelerin kan ile iyice sulanması veya kanlanması gerekmektedir. Nasıl, bir bahçıvanın sebzelerin iyice yetişmesi için bahçeyi her zaman sulaması gerekirse, dokulardaki kan dolaşımı, yani hücrelerin iyice kanla sulanması, daha doğrusu hücrelerin iyi kanlanması gerekmektedir.

Bunu bir misalle daha iyi açıklayabiliriz: Namaz kılıp secde etmeyen, bütün gün bir sopa gibi gezinen ya da masa başında koltuğunda oturan bir insanın kalbinden başına doğru pompalanan kan ile, namaz kılan ve günde başını 80 defa yere koyan bir kimsenin başına gelecek kan miktarı muhakkak ki aynı değildir. Günde, secdelerle başı 80 defa kanla pompalanan bir kimsenin saçlı derisi de 80 defa kanla yıkanıyor demektir. Beynin üzerindeki beyin zarları, yani meninksler de namaz kılan şahıslarda, kılmayanlara nazaran günde seksen defa daha fazla kanlanıyor demektir. Bu zarların üzerindeki dönüş deveranına ait sinuslardaki kan da namaz kılıp secde edenlerde 80 defa daha fazla olarak deverana iştirak ediyor demektir.

Hâfıza ve şahsiyet ile ilgili frontal lop, yani beynin ön lobu, namaz kılıp secde edenlerde namaz kılmayanlara nazaran 80 defa daha fazla kanlanıyor demektir. O yüzden hâfıza ve şahsiyet bozukluklarına namaz sayesinde secde edenlerde çok daha az miktarda rastlanır. Bu insanlar, bunamaya pek uğramazlar. Bir insanın beyni günde secdeler sayesinde 80 defa kanla yıkanırsa, o insan ne erken ve ne de geç bunamaya yakalanır. Bunun için secdeli/namazlı ihtiyarlarda hemen hiç bunama görülmemektedir. Çok yaşamadığı halde yataklara düşüp küçük ve büyük abdestlerini tutamayanlar ve çoğunlukla bunama özellikleri gösterenler, namaz kılmayan kimselerdir. İnsan ayakta iken beyne giden ve beyin için iyi bir besleyici olan glikoz miktarının % 25, rükû halinde % 40, secde halinde ise % 75 oranında olduğu bilinmektedir.

Diğer taraftan, insanın iradeli hareketlerini, yürüyüşünü temin eden merkezler, parietel lopdadır. Günde 80 defa secdeye gidildiği için, bu parietal loblar, 80 defa kanla iyice yıkanıyor demektir. Görme, işitme, duyma, koklama ve tatma merkezleri ociipital, yani arka lobda olduğu için namaz kılanlarda kılmayanlara nazaran günde 80 defa fazla kanla besleniyor demektir. Muvâzeneyi/dengeyi temin eden beyinciğin ve kafa çiftlerinin çıktığı beyin kökünün günde 80 defa kanlanması ve daha doğrusu beslenmesinin ne kadar kıymetli bir şey olduğunu anlamak için doktor olmak gerekmez. Buna şöyle bir misal de verebiliriz: Eczane raflarında senelerce duran bir ilacın tesir tarzı ile, aynı ilacı 80 defa çalkaladığımız zaman o ilacın yaptığı etki şekli aynı değildir. Hareket eden ve çalkalanan ilaç, mutlaka daha iyi karışır, homojen olur ve mutlaka daha iyi tesir eder.

Yine, secdeler sayesinde mü'minin gözleri, 80 defa yere eğildiklerinden daha kuvvetli kan deveranına sahip olur. Göz içi tansiyonunda artma olmaz ve ön kameradaki sıvının devamlı değişmesi temin edilmiş olur. Glokom ve buna benzer vahim göz hastalıklarına namaz kılıp secde edenlerde daha az görülmesi bu yüzdendir. Kulakların yine iyi kanlanması, frontal, etmoidal, sfenoidal ve maxiller sinüslerin ifrazatlarını daha kolay boşaltmaları hep bu günde 80 defa secde eden insanlarda daha iyi olmakta ve sinüzitlerin meydana gelmesine büyük ölçüde engel olmaktadır. " (7)

Rükû ve secdeler, bütün organları canlandıran kan dolaşımı için en iyi bir usûldür. Onun için namaz, sindirimi takviye edici ve iştah açıcıdır. Rükû, sırt ve mide kaslarını takviye eder, aynı zamanda midenin cidarı üzerinde meydana gelen yağları giderir. Secde ise, baldır ve uyluk kaslarını, bağırsak faaliyetleri ile mide cidarını takviye ettiği gibi, kanın, vücudun her tarafına ulaşmasını da temin eder. Yine secde, kasların za'fiyeti ile bezlerin hareketli olmasından meydana gelen mide ülseri gibi hastalıklardan korur. Namazda kol, bacak ve kafa hareket eder, bu hareketler ise, bütün kaslara, eklemlere ve kemiklere ulaşır. Namaz, vücudun üst tarafındaki kanı indirme etkisi gösterir. Bu sebepten, yüksek tansiyondan şikâyetçi hastalar, namazı tam olarak kılarlarsa açıkça faydasını göroürler. Secde ve namaz, sinir sistemine rahatlatıcı bir tesir yapar, kalp atışlarını takviye eder, dolaşım aksaklıklarını giderir, buhranı söndürür ve stresten uzaklaştırır. Morali ve siniri bozulanlar ve bu yüzden uykusuzluk çekenler için secdeye kapanıp namaz kılmak, yerinde bir tedavidir. (8) Ruha ve sinirlere rahatlık, huzur, sükûnet ve güven vermekte en önemli ilaç budur. "Biliniz ki kalpler ancak Allah'ı zikretmekle sükûnet bulur, mutmain olur." (13/Ra'd, 28)

 

Meleklerin Hz. Adem'e Yaptığı Secdenin Mâhiyeti

"Bir zamanlar Biz, meleklere 'Âdem'e secde edin' dedik. İblis hâriç hepsi secde ettiler. O, yüz çevirdi ve büyüklük tasladı, böylece kâfirlerden oldu." (2/Bakara, 34)

İslâm'a göre, insanların Allah'tan başkasının önünde her ne sebeple olursa olsun secde etmesi, saygı için alnını yere koyması asla câiz değildir. İslâm'da Allah'tan başkasına secde haram ve küfür olduğuna göre, meleklerin Hz. Âdem'e, secde ile emredilmesinde ayrı bir anlam olması gerekmektedir. Bu sebeple İslâm âlimleri, meleklerin Hz. Âdem'e ilâhî bir emir ile secde ettirilmesini, "tâbi olma" ve "biat" manasında anlamışlardır. Dolayısıyle meleklerin, Hz. Âdem'e secde etmeleri, ona olan bağlılığının, saygının bir nişânesi olarak görülmüştür. Bu derin saygı ve bağlılık, Hz. Âdem'in bizzat Allah tarafından "halife" olarak yaratılmasından, ilmi ile kazandığı yüksek mevkiden dolayı, meleklerin bu üstünlüğü kabullenmesi şeklinde değerlendirilmektedir. Secde ile Allah, tabiat olaylarının Allah'ın izniyle idarecisi olan melekleri, tabiattaki diğer kuvvetlerle birlikte, Hz. Âdem'e ve onun neslinin emrine tahsis etmiştir. Böylece Hz. Âdem için meleklerin yaptığı secde, bütün insanlığı kapsayacak bir mâhiyet kazanmıştır. (bkz. Elmalılı, s. 1/272).

Meleklerin Hz. Âdem'e secdesi konusunda çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları arasında yakın benzerlik bulunan bu görüşlerin başlıcaları şunlardır:

Secde, Allah için yapılmış olup, Hz. Âdem "kıble" ve "mihrâb" olarak kullanılmıştır. Bu, tıpkı mü'minlerin namaz kılarken Kâbe'yi karşılarına almaları gibidir. Namaz kılan, her ne kadar Kâbe'ye yönelse de onun secdesi Allah içindir. Melekler, Hz. Âdem'in şahsında, Allah'a ibadet etmişler, secdeyi Hz. Âdem için değil; Allah için yapmışlardır. Dolayısıyla bu secde Alllah'tan başkasına yapılmış bir secde değildir; tam tersine Allah'ın emrini yerine getirmedir. Çünkü Rabbimiz meleklere, "Secde edin" demiş, melekler de secdeye kapanmışlardır. Bu, meleklerin denenmesi açısından bir "emre boyun eğme"dir. Kur'an bunu hatırlatıp, insanların da Allah'ın bütün emirlerine böylece itaat etmeleri gerektiğini bildiriyor.

Bu secde, her ne kadar Hz. Âdem'e bir saygı olsa da, yalnızca Allah'a bir ibadettir. Meleklerin secdesi, Hz. Yakub'un oğullarının, Hz. Yusuf'a secde etmeleri şeklinde anlaşılmış, böylece secdeden, itaat etme, boyun eğme anlamı çıkarılmıştır. Çünkü Hz. Yusuf'a yapılan secde (12/Yusuf suresi, 100) Hz. Yusuf'un emrine girerek O'nun buyruklarının dışına çıkmamak ve önünde saygı ile eğilerek onu selâmlamak şeklinde anlaşılır. Bu yoruma göre "Âdem'e secde edin", "Âdem'e boyun eğip itaat edin" demektir. (Bkz. Tabatabaî, el-Mîzan, 1/175; F. Razi, T. Kebir, 2/336)

Secdenin lügat anlamı tevâzu göstermek, üstün bir varlığın önünde saygı göstermek ve saygıyla selâmlamak demektir. Secde Hz. Âdem'e yapılmıştır, ama aynen Hz. Yusuf'a kardeşlerinin secdesinde olduğu gibi, meleklerin halife Âdem'e tâzim, hürmet ve saygıyla selâmlamaları şeklindedir. Melekler, emr-i ilâhîye uyarak Hz. Âdem'e tâzim etmek suretiyle Allah'a ibadet etmişlerdir. Nasıl, insanların birbirleriyle selâmlaşmaları ve kendilerinden büyüklere değer verip saygı göstererek selâm vermeleri, zâhirde dostluk ve İslâmî edebe uymak; hakikatte Allah'a ibadet olduğu gibi, meleklerin de zâhirde Âdem'e saygıları, hakikatte Allah'a ibadettir.

Yine, cenaze namazında müslüman ölü, musalla taşına konur; önlerindeki ölüye karşı imam ve cemaat, secdesi olmayan, ama namaz adıyla isimlenen duada bulunur. Bu namaz/ibadet, nasıl ki ölüye değil; Allah'a yapılmaktadır, ama kıblede cenaze vardır ve ona karşı namaz kılınmaktadır. Aynen bu olay gibi kabul edilebilir Âdem için secde.

Bizzat Allah tarafından yaratılmış olmasından dolayı, Allah Hz. Âdem'in şerefini yüceltmek için meleklere secde etmelerini emretmiştir. Burada secde kelimesi sembolik ve mecâzî bir anlama sahiptir. Burada Allah'ın Hz. Âdem'e bir ikrâmı olduğu gibi, bazı özelliklerinden dolayı, onun meleklerden üstün olduğu da anlatılmak istenmiştir. Ayrıca bu secde, meleklerin insan için hizmete yatkın olduklarına işaret etmekte, dolayısıyla ibadet kasdı bulunmamaktadır. (bkz. Elmalılı, 1/272)

Mevdudi, bu konuda şu açıklamayı yapar: Bu, yeryüzünü ve tüm evrenin yeryüzüyle ilgili bölümüyle ilgili meleklerin, insana baş eğip itaat etmesinin sembolik bir ifadesiydi. İnsan, Allah'ın emriyle yeryüzüne halife tayin edildiği için, evrenin bu bölümünde görevli olan meleklere, Allah dilediği müddetçe, yetkileri kötüye de iyiye de kullansa insana yardımcı olmaları emredilmiştir. Bu, şu anlama gelir: "Doğru olsun, yanlış olsun, yapmak istediği her şeyde ona yardımcı olacaksınız.

Mesela namaz kılacağı veya başka iyi bir iş yapacağı zaman, kendi kapasiteniz dahilinde ona yardım etmelisiniz. Veya o hırsızlık yapmak ya da başka bir kötülük yapmak isterse, Biz onun yetkisini bu yolda kullanmasına (imtihan açısından, kendi tercihine bıraktığımız sürece) ona yardımcı olacaksınız. Fakat Biz o yetkiyi ondan aldığımızda, ona yardımcı olmayı bırakacaksınız." Bu, bir devlette üst seviyede yetkili birinin durumuna benzer. Kendi yetki sınırı içindeki tüm memurlar ona itaat ederler; fakat hükümet tarafından görevden alınınca, daha önceden itaat eden tüm memurlar artık ona itaat etmezler. Hatta hükümet emrederse onu yakalayıp hapse bile atarlar. Meleklerin de insanla aynı ilişki içinde olduğu görülüyor. Secdenin, itaat ve boyun eğmenin sembolik bir ifadesi olması muhtemeldir. Boyun eğdiklerini belirtmek için böyle bir hareketi fiziksel olarak yapmış olmaları da mümkündür. (9)

Bu secdenin bir başka sebebi de Hz. Âdem'in mükemmel, kusursuz ve bir hikmet üzere olan yaratılışını bir kutlama, bir tebrik olabilir (A. en-Neccâr, K. Enbiya, s. 14)

Bu secde, kuşkusuz Rabbimiz'in Hz. Âdem'e ve onun şahsın da insan unsuruna bir ikramıdır. Bu değerli ikramla beraber onun meleklerden daha üstün bir makamda olduğu ortaya çıkmış ve melekler tarafından kabul edilmiştir. Hz. Âdem'e isimlerin öğretilmesi bu üstünlüğü pekiştiren bir başka özelliktir. Bu secde, Allah'ın emirlerini yerine getirmek, O'nu tesbih ve takdis etmek, O'na ibadet etmek için yaratılan meleklerin, aynı zamanda insana hizmet edebilmek üzere var edildiklerini de akla getirebilir. (10)

 

Secde ve Tesbih

Mü’minler rükû’da iken ‘Sübhâne rabbiye’l azîm/Yüce olan Rabbimi tesbih ederim’, secdelerde ise sürekli ‘Sübhâne Rabbiye’l a’lâ/Ulu olan Rabbimi tesbih ederim’ derler. O yüzden rükû ve secde, tesbih edilme makamıdır. Tesbihin anlam ve önemini bilmeden secde yeterli şekilde anlaşılamaz. Allah, yeryüzünde halife yaratacağını meleklere bildirince, onlar: "Biz, hamdinle Sana tesbih ve takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun?' dediler." (2/Bakara, 30) Bu ayetten anlaşılmaktadır ki, yeryüzünün halifesi insanın en önemli görevlerinden biri Allah'ı tesbih etmektir. Melekler, yaratılış hikmeti tesbih/ibadet olan yeni bir varlık yaratılacağını anlayıp, bu görevi kendilerinin hakkıyla yaptıklarını belirtmişlerdi.

Secdede Yaptığımız Tesbihin Anlamı: ‘Tesbih’; Allah’ı O’na yakışmayan şeylerden tenzih etmek yani uzak tutmaktır. ‘Tesbih’ bir anlamda Allah’ı büyük tanıma, O’na noksan sıfatları yakıştırmama, ‘sübhânellah’ (sübhâne Rabbiye'l- a'lâ vb.) demek ve O’na ibadet etmektir. Bu bir çeşit Allah’ı zikirdir. Bazı âlimlere göre ‘tesbih’, zikrin türlerinden biridir. ‘Tesbih’; Allah’ı, kutsal yüceliğine lâyık olmayan kusur ve noksanlıklardan, insanların sahte ilâhlar hakkında düşündükleri eksik sıfatlardan gerek inanç, gerekse söz ve kalp ile tenzih etmektir, uzak tutmak ve aklamaktır.

Tesbih, bir nevi protestodur. İnandığımız Allah'a birileri iftira atıyor. O'na ait olan vasıfları başkasına vermeye kalkışıyor. O'nun isimlerini, sıfatlarını kendi sevdiklerine, bağlandıklarına yakıştırıyor ve onları ululayıp yüceltiyor. İşte biz, bu durumu red ve protesto için "sübhânallah" diyoruz. Bunu söylerken, şirki protesto ettiğimiz gibi, aynı zamanda da O'nu yüceltip övmüş oluyoruz.

Kur'an'da kullanıldığı şekilde tesbih, üç temel anlama gelir. 1- Aklama-uzaklaştırma; 2- Zikir/anma, dua, namaz; 3- Kâinattaki her şeyin O'nun düzenine uyduğu.

Allah Teâla (cc) yücedir, uludur, azimdir. Hiç bir şey O’nun benzeri ve dengi değildir. O en yüce sıfatlara sahiptir. Insanların aklına gelebilecek bütün eksik ve noksan sıfatlardan, kusurlardan uzaktır. Allah (cc) hakkında, insanlara ve diğer yaratıklara ait şeyler düşünülemez. O, bütün bunların dışındadır. Sübhânallah şiarı, şirki mahkûm etmek için söylenir. Kâfir insan ve cinlerden/şeytanlardan başka her şey, Allah'a kul oluyor, secde ve tesbih ediyorken, bu hayvandan aşağı yaratıklar, bu nizam ve uyumu bozuyorlar. İşte bu fesat/düzen dışılık sübhânallah şiarıyla reddediliyor.

İşte, Allah’ı mükemmel (en yüce) sıfatlarla düşünmek, O’nu noksan sıfatlardan tenzih etmek (uzak tutmak), tesbih’tir. Aynı kökten gelen ‘Sübhan’ Allah’ın bir ismidir. Yani, çok tenzih edilen, Allah’a inanmayanların O’nun hakkında düşündüklerinden ve söylediklerinden, her türlü kusurdan uzak olan demektir ‘Fe sübhanellah’ cümlesi, Allah’ın bütün eksikliklerden uzak, ama yüce sıfatların sahibi olduğunu ifade eder. Allah’ın zatının temizliğini ve kutsallığını da anlatır. (Bu cümle hem bir zikir, hem Allah’tan yardım isteme, hem de bazen bir şeye hayret edildiği zamanlarda kullanılan bir cümledir.)

‘Tesbih’ ibadetinde Allah’ın büyüklüğüne yönelik bir hayret ifadesi bulunmaktadır. Bunun yanında onda Allah’a ait yüceliğin itirafı ve O’nu noksan sıfatların uzağında görme inancı vardır. Talha b. Ubeydullah diyorki: Peygamberimiz'e ‘sübhanellah’ın tefsirinden sordum. Buyurdu ki: “O, Allah’ı O’nun dışındaki her şeyden tenzih etmedir (uzak tutmadır).” (Kurtubî, nak. Saffetü’t Tefâsir, 1/47 )

Allah’ı tesbih etmeyi ifade eden âyetler Kur’an’da bir hayli fazladır. Kur’an, Allah’ı zikretmeyi ve tesbih etmeyi beraber anıyor. Bu durum her iki ibadetin de ortak yanları olduğunu gösterir. “Ey iman edenler! Allah’ı çokça zikredin. Ve O’nu sabah akşam tesbih edin.” (33/Ahzâb, 41- 42; 3/Âl-i İmran, 41) Sabah ve akşam vakitleri zikir ve Allah’ı tesbih için en uygun zamanlardır. Ancak sabah-akşam ifadesi bütün günü kapsaması sebebiyle, âyet; Allah’ı her an zikredin, tesbih edin, bunu devamlı yapın anlamına da gelir. (Allahu a’lem) Aynı anlamı değişik ifadelerle bir kaç âyette daha görmekteyiz. “Şu halde onların söylediklerine karşı sabırlı ol. Güneşin doğuşundan önce ve batışından önce Rabbini hamd ile tesbih et. Gecenin bir bölümünde ve gündüzün uçlarında da tesbihte bulun ki hoşnut olabilesin.” (20/Tâhâ, 130. Ayrıca bkz. 40/Mü'min, 55; 50/Kaf, 39) Birçok âyette ise Hz. Peygamber'in şahsında bütün mü’minlerin Allah’ı hamd ile tesbih etmeleri emrediliyor. “Sen Rabbini hamd ile tesbih et ve secde edenlerden ol.” (15/Hıcr, 98. Ayrıca bkz. 25/Furkan, 58; 52/Tûr, 48; 56/Vâkıa, 74, 96; 87/’la, 1; 110/Nasr, 3).

Bütün Varlıklar Tesbih Ederler: Arşın etrafını çevirmiş melekler Allah’ı sürekli tesbih ederler. (39/Zümer, 75). Bir kısmı da Allah’ı tesbih eder ve bununla beraber yeryüzünde olanlar için istiğfar ederler. (42/Şûrâ, 5) Allah’ın yanında bulunanlar da Allah’ı tesbih ederler. (41/Fussilet, 38; 7/A’râf, 206) Kur’an’ın haber verdiğine göre yerde ve gökde olan bütün yaratıklar Allah’a tesbihte bulunurlar. Kur’an bunu bazen geçmiş zaman kipiyle ‘tesbih etti’ şeklinde, bazen de şimdiki zaman kipiyle ‘tesbih eder/ediyor’ şeklinde vermektedir. Bu, varlıkların geçmişte ve şimdi sürekli tesbih ile meşgul olduklarını gösteren bir gerçektir. (57/Hadîd, 1; 59/Haşr, 1, 24; 61/Saff, 1; 24/Nûr, 41; 62/Cuma, 1 vd.)

İnsan dışındaki canlı veya cansız varlıkların nasıl tesbih ettiklerini bilmiyoruz. Bu konuda bir çok açıklama yapılmıştır ama doğrusu onların tesbihlerinin nasıl olduğunu anlamak hem zor, hem de bunu anlama diye bir görevimiz yoktur. Bize düşen, bütün varlıkların ister istemez Allah’a teslim olup O’nu tesbih ettiklerini bilmek ve böyle bir gerçeğe şüphesiz inanmaktr. Bunu kabul ettikten sonra, onlar gibi bu yüce zikre katılmak, onlarla beraber Allah’a tesbihte bulunmaktır. Tıpkı Dâvud (a.s.) ile birlikte tesbih etsinler diye boyun eğdirilen dağlar gibi (21/Enbiyâ, 79; 38/Sâd, 18).

“Yedi gök, yer ve bunların içinde bulunanlar, O’nu tesbih ederler. O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiç bir şey yoktur, ama siz onların tesbihlerini anlayamazsınız. O halîm’dir, bağışlayandır.” (17/Isrâ, 44) Onların tesbihlerini anlayamacağımıza göre, bu konudaki gayret boş bir çabadır. Burada önemli olan, evrendeki bu imana katılmak, bu koro ile beraber, âlemlerin Rabbini, O’nun layık olduğu gibi anmaktır.

Namaz ve Tesbih Ibadeti: Mü’minler ‘tekbir’le namaza girdikten sonra, önce ‘Sübhaneke’ duasını okurlar. Namazın hemen başında Allah’ın bütün noksan sıfatlardan uzak olduğunu, müşriklerin nitelemelerinden yüce olduğunu dile getirirler. Bu imanla namaza başlarlar, namazı yalnızca bu tesbih ettikleri Allah (c.c.) için kıldıklarını ortaya koyarlar. Mü’minler rükû’da iken ‘Sübhâne rabbiye’l azîm/Yüce olan Rabbimi tesbih ederim’, secdelerde ise sürekli ‘Sübhâne Rabbiye’l a’lâ/Ulu olan Rabbimi tesbih ederim’ derler.

“Bir adam Peygamberimize gelerek, ‘Ey Allah’ın Rasulü, ben Kur’an’dan bir şey seçip alamıyorum. Bana yetecek bir şey öğretir misin?’ dedi. Peygamberimiz buyurdu ki: "Şöyle söyle: 'Sübhane’llahi ve’l hamdü li’llâhi ve lâ ilâhe illâ'llahu va’llahü ekber, ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh/Allah’ım seni tesbih ederim, hamd sana aittir. Senden başka ilâh yoktur. Allah en büyüktür, bütün güç ve kuvvet Allah’ındır.” (Ebû Dâvud, Salât 139, Hadis no: 832, 1/221; Nesâî, İftitah 32, 2/110). Peygamberimiz yine buyuruyor ki: “Iki kelime vardır; bunlar dilde hafif, terazide (mizanda) ağır, Rahman’ın yanında da sevimlidirler. (Bunlar:) Sübhânellahi ve bi hamdihî. Sübhâne’llahi’l azîm/Allah’ım seni hamdinle tesbih ederim. Yüce Allah’ım Seni tesbih ederim, sözleridir.” (Müslim, Zikir ve Dua 10, Hadis no: 2694, 4/2072; Buhârî, Deavât 65, 8/107; Eymân 19, 8/173; Tirmizî, Deavât 61, Hadis no: 3467, 5/512). Peygamberimiz daha birçok hadisinde, tesbih’te bulunmanın, tevhid kelimesini söylemenin ve istiğfarda bulunmanın önemine, bunların sevaplarının çok olacağına işaret buyuruyor.

Her bir rükünde ve rek’atında bol bol tesbih yapılarak kılınan namaza ‘Tesbih namazı’ denilir. Namazdan sonra otuz üç defa ‘sübhane’llah’, otuz üç defa ‘el-hamdü li’llâh’, otuz üç defa da ‘Allahü ekber’ demek, zenginlerin fakirlere sadaka verip yardım etmeleri gibi sevabı çok olan zikirlerdir. Bunlar ‘Sübhane’llah’ ile başladıkları için hepsine de ‘tesbih duası’ denmektedir. (Ebu Davud, Harac ve Imaret, Hadis no: 2987, 3/150; Ahmed bin Hanbel, nak. Ş. Isl. Ans. 6/193) Türkçe’de ‘tesbih’ diye bilinen, otuz üçlü veya doksan dokuzlu taneler, aslında ‘tesbih âleti’dir. Halk ‘tesbih’ deyince bu tesbih aracını kasdetmektedir. (11)

 

Secde ve Tekbir

Secdeye tekbir'le varılır; secde Allah'ın ekber'liğinin itirafı ve göstergesidir. Secdede okunan "Sübhâne Rabbiy'el a'lâ/Ulu olan Rabbimi tesbih ederim" ifadesi, Allah'ın "ekber"liğinin değişik bir açılım ve izahıdır.

Secde İçin Aldığımız Tekbir'in Anlamı: ‘Tekbir’ sözlükte, yüceltmek, büyük tanımak, ululamak demektir. “Ve de ki: ‘Hamd (övgü), çocuk edinmeyen, mülkte ortağı olmayan ve düşkünlükten dolayı yardımcıya da (ihtiyacı) bulunmayan Allah’a aittir.’ Ve O’nu tekbir edebildikçe tekbir et (büyük tanı)” (17/İsrâ, 111)

Şüphesiz âlemlerin Rabbi Allah (cc) her şeyden yücedir ve büyüktür. ‘Kibriya’ yani her türlü yücelik ve büyüklük O’nun Rabliğinin gereğidir. Mü’minler, iman ederek bu büyüklüğü tasdik ederler. Onlar Allah’ın büyüklüğü (kibriyâsı) karşısında istikbar edip büyüklük taslamazlar, kibir göstermezler. Mü’minler, Allah’ın kendilerine hidayet vermesinden dolayı Allah’ı ‘tekbir’ ederler, ‘Sen en büyüksün’ derler. Büyüklük (kibriyâ) kelimesi neyi ifade ediyorsa, büyüklükten ne kasdediliyorsa hepsinin Allah’a ait olduğunu ilân ederler. Işte ‘tekbir’, Allah’ın her şeyden üstün, ulu, azamet sahibi ve büyük olduğunu söylemenin adıdır.

Allah En Büyüktür: ‘Tekbir’ deyince elbette akla ‘tekbir cümlesi’ gelir. O da herkesin bildiği gibi ‘Allahü ekber’ cümlesidir ki, ‘Allah en büyüktür’ anlamına gelir. Bu söz sıradan bir cümle değildir. Farklı ilâhlara inanan kimseler, tapındıkları ilâhları büyük bilirler. Birtakım zorbaların, diktatörlerin, tağutların önünde secde edenler, ya da onlara itaat edenler; onları çok büyük, en büyük tanırlar. Kimileri kendilerine hükmeden güç odaklarını, iktidar seçkinlerini, devlet erkini en güçlü ve büyük zanneder. Rabbimiz mü’minlere ‘Allahü ekber’i öğreterek, bütün bu hatalı "büyük" anlayışından, "büyüklük" ve "büyüklenmek" yanlışlığından onları kurtarmıştır. En yüce olan; eşi ve benzeri olmayan, her şeyi yoktan var eden, sonsuz güç sahibi, her an diri ve canlı olan, ezelî ve ebedî olan Allah’tır.

‘Allahü ekber’ bir iman ifadesidir. Bir din seçiminin sözle dile getirilmesi, bir kulluk bildirimidir. Iman eden insan, bu cümleyi söyleyerek kimi büyük tanıdığını, kime ibadet edeceğini ilân eder. Mekke’de ilk inen âyetlerde şöyle bir ifadeyi görüyoruz: “Ey bürünüp örtünen; Kalk (ve) bundan böyle uyarıp-korkut; Rabbini ‘tekbir’ et (yücelt); Elbiseni de temizle…” (74/Müddessir, 1-4)

Islâm bu ilk mesajla, insanlara kimin ‘büyük’ tanınması gerektiğini haber veriyordu. Ya çıkarları olduğu için, ya korktukları için, ya da baba mirası olduğu için yalancı ilâhları 'ekber' tanıyan insanlara bundan güzel bir mesaj olamazdı. Bu ilân/duyuru karşısında, ‘büyüklüğü’ başka şeye veren insanların sarsılmaması mümkün değildi. ‘Allahü ekber’ yüce bir gerçeği haykırıyordu ve işitenleri ürpertiyordu.

 

İbadetlerde Tekbir

Bilindiği gibi müslümanların şiarı (özel sembolü) sayılan 'ezan'ın ilk sözleri ‘Allahü ekber’dir. Mü’minler, her ezan okuyuşta, bu gerçeği işiten kulaklara, hisseden yüreklere, bütün canlılara ve ufka kadar bütün yeryüzüne ulaştırırlar, haber verirler. Insanın dışındaki bütün yaratıklar Allah’ın büyüklüğünü zaten bilirler. Ancak hevâsını ve başka yalancı güçleri tanrı edinen bazı insan taslakları, bu gerçeğe yüreklerini kapatırlar. Okunan ezanlar bu kapalı yürekleri ölümsüz gerçeğe açma çağrısıdır, çabasıdır.

Mü’minler namaza da ‘tekbir’ ile, ‘Allahü ekber’ diyerek başlarlar. Böylece, insanın gönlüne girebilecek bütün sevgileri, bütün yücelikleri, bütün değerli sanılan şeyleri bir tarafa atar, hepsini elinin tersiyle arkaya fırlatır ve öylece, büyük olan, en büyük olan Rabbinin huzuruna kul olmanın bilinciyle ve teslimiyetiyle dururlar. ‘Allahü ekber’ sözü, kulun Allah’ı tasdik etmesinin, O’na teslim olmasının, O’na karşı kul olduğunun bilincine varmasının açıkça gösterilmesidir. Başkalarının inandığı bütün büyüklük (istikbar/kibriyâ) anlayışlarının reddedilmesidir.

Secdeye kapanırken ve namazın rükünlerinin her birinin arasında da ‘Allahü ekber’ denilir. Böylece bu muazzam gerçek sık sık vurgulanır. Bu vurgu mü’min tarafından öncelikli olarak kendi nefsine karşı yapılır ki, nefis elindeki imkânlarla büyüklük duygusuna kapılmasın. Sonra da başkalarına duyurulur. Bayramlarda ve hac zamanı söylenilen ‘teşrik tekbirleri’ de biraz daha uzun cümlelerle aynı şeyi ifade etmektedir.

Allah’ın dışında herhangi bir varlığa ‘en büyük’ diye hitap etmek şüphesiz Islâm'ın ölçüleriyle bağdaşmaz. Bu niteleme, ister sevgiden isterse korkudan kaynaklansın, farketmez. En büyük olma sıfatı, nitelik, nicelik, makam, güç ve kudret kaynağı olarak Allah’a aittir. Mecazen de olsa bir başkasına, ‘falanca kişi veya şey en büyük, başka büyük yok’ demek Islâm inancına terstir. Hiç bir makam, hiç bir güç, hiç bir sevgi ve korku Allah’a ait olanla benzer ölçüde veya yanyana düşünülemez. Bir şeyi Allah gibi görenler, ya da Allah’a ait bir sıfatı yaratılmışlara verenler, -iman iddialarına rağmen- şirke düşerler. (12)

Secde edip Allah'ın en büyük olduğunu kendine ve her şeye ilân eden kimsenin gözünde ve kalbinde başka bir büyük olamaz. Bazıları parayı, otomobili, kadını, dünyevî makamı/koltuğu, apartmanları, kendini, çocuklarını... büyük görür, giderek bunları veya bunlardan birini tutku halinde fanatik şekilde sever. Mü'minin gözünde ve gönlünde ise büyütülmeye, büyüklüğünü kabul etmeye değer tek varlık vardır; Allah. "İnsanlardan bazısı, Allah'tan başkasını Allah'a endâd (eşler ve benzerler) edinir de onları, Allah'ı sever gibi severler. İman edenler ise en çok Allah'ı severler (onların Allah'ı sevmesi her şeyden, her sevgiden daha fazladır)." (Bakara, 165)

Secde, meleklerin severek yaptıkları bir ibadet; secdeden kaçınmak, şeytanların lânetlenmesine sebep bir isyandır. Yükselip meleklerle beraber olmak isteyenler secde merdivenine tırmanmalı; secdeden kaçanlar, bunun "hubût", yani iniş, düşüş ve alçalma olduğunu bilmelidir. Secde, Rabb'e yaklaşmak; secdeden kaçınmak ise, sonunda lânet olan çıkmaz yola girmektir. Secdeden kaçanlar şeytanlaşıp en aşağılara alçalıp yuvarlanırken; mü'min, secde füzesiyle fezâları aşıp yükselir.

Ne mutlu sadece Allah’ın önünde eğilip secde eden ve bu davranışıyla insan ve cin şeytanlarını kahredenlere... Yazıklar olsun tâğutlar önünde basit çıkar için yaltaklanıp iki büklüm olanlara!

Selâm olsun secdelerini artıranlara; gündüz işlerini, gece uykularını Allah için bölüp secde izlerini alınlarına nurla nakşedenlere! Secde üssünden kalkan füzeyle göklerin en yükseğine, "mirac"a doğru kanatlananlara selâm olsun!..

 

Hüseyin K. Ece, İslâm'ın Temel Kavramları, s 582 vd.

Ekrem Doğanay, Namazın Sosyal Hayatımızdaki Yeri, s. 129

Abdullah Yıldız, Namaz, s. 124-125

A.g.e. s. 120-121

İhsan Eliaçık, İslâm ve Sosyal Değişim, Bengisu Y. s. 26

Ali Akpınar, Namaz Duaları ve Sureleri, Suffe Y. s. 67

Dr. Timuçin Altuğ'un makalesi, naklen: Psikolojik ve Sıhhî Açıdan İbadet, A. Aymaz, s. 1-5

A.g.e. s. 84-85

Mevdudi, Tefhimü'l-Kur'an, 1/64

Daha geniş bilgi için, Bakara 34 ayetinin tefsirine ve Hz. Âdem'le ilgili kitaplara bakılabilir.

Hüseyin K. Ece, a.g.e. s. 697 vd.

A.g.e. s. 693-694.

 

Secde Konusunda Ayet-i Kerimelerden Bazıları

Secde Nedir? Necm, 62.

Her Şey Allah'a Secde Eder: Ra’d, 15; Nahl, 49; Hacc, 18; Rahman, 6.

Secde Edenlerden Olmak: Hıcr, 98; Alak, 19.

Secdeden Kaçınmak: Furkan, 60.

Mü’minlerin Allah'a Secdesi: Secde, 15.

f- Kur’an’daki Secde Ayetleri: A'raf, 206; Ra'd, 15; Nahl, (49-)50; İsrâ, (107-)109; Meryem, 58; Hacc, 18;

Furkan, 60; Neml, 25; Secde, 15; Sâd, 24; Fussılet, (37-)38; Necm, 62; İnşikak, 21; Alak 19.

 

                                        Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar

Fi Zılâli'l-Kur'an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 117-118

Hak Dini Kur'an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 272-273

Tefhimu'l Kur'an, Mevdudi, İnsan Y. c. 1, s. 64

Kur'an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 123-124

Hadislerle Kur'an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 284-290

Hulâsatü'l-Beyan Fî Tefsîri'l-Kur'an, Mehmed Vehbi, Üçdal Neşriyat, c. 1, s. 97-98

Mefatihu'l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 2, s. 234-237

El-Mîzan Fî Tefsîri'l-Kur'an, Muhammed Hüseyin Tabatabai, Kevser Y. c. 1, s. 174-178

Furkan Tefsiri, M. Mahmut Hicazi, Vahdet Y. c. 1, s. 40-41

Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Şâmil Y. c. 5, s. 358-360

İslâm'ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 582-585; 693-695; 697-700

Psikolojik ve Sıhhî Açıdan İbadet, Abdullah Aymaz, Çağlayan A.Ş.

Psikoloji Açısından Hz. Peygamber'in İbadet Hayatı, Habil Şentürk, Bahar Y. s. 96-100

Hadislerle Peygamberimiz'in Namaz Kılma Şekli, Muh. Nâsıruddin el-Bânî, Aksâ Y. s. 103-116

Namaz, Abdullah Yıldız, Pınar Y. s. 118-126

Namaz Duaları ve Sureleri, Ali Akpınar, Suffe Y. s. 67

Kur'an'da İbadet Kavramı, İsmail Karagöz, Şûle Y. s. 36-40

Hz. Adem, Hüseyin K. Ece, Denge Y. s. 105-111

Hz. Adem (İlk İnsan) Mustafa Erdem, T. Diyanet Vakfı Y. s. 136-140

İslâm ve Sosyal Değişim, İhsan Eliaçık, Bengisu Y. s. 24, 33, 39, 47

İslâmî Terimler Sözlüğü, Hasan Akay, İşaret Y. s. 413-414

Osmanlıca Türkçe Ansiklopedik Büyük Lügat, Heyet, Türdav, c. 2, s. 1338

23. Bakara Suresi Yorumu, Haluk Nurbaki, Damla Y. s.